Sosyal Medya

Gezi - Tarih - Mimari

Kolomb’dan Wovoka’ya Kızılderililer

Amerika’nın keşfi, KOLOMB ve Kızılderililer hakkında çok şey söylendi ve yazıldı. Meldan Tanrısal’ın, bu konuya ışık tutacak, soru işaretlerimize cevap olacak, bir nebze o döneme ayna tutacak bir yazısını sizlere sunuyoruz.



Kızılderili gerçek Amerikalıydı. Neredeyse hepsi yok oldu ama unutulmayacaklar. Toprakları için nasıl savaştıklarının tarihi, zamanın silemeyeceği kanla yazıldı. Güneş onların Tanrısıydı, açık hava, kiliseleriydi. Doğa, onların bütün sayfalarını bildikleri tek kitaptı.
Charles M. Russell

Bir zamanlar, Amerika’nın ilk sahipleri Kızılderililerdi. Yukarıdaki alıntıda Kızılderililerin “yok olduğu miti” yinelense de, Kızılderililer tamamen yok olmamışlar, zorunlu olarak yaşam biçimlerini günün koşullarına uyarlayarak zor da olsa günümüze kadar gelmeyi başarmışlardır. Yok olmamak için savaş vermişler, toprakları ellerinden alınıp yeni bölgelere yerleştirilmişler, çocukları kimi zaman kaçırılıp yatılı okullarda “beyazlaştırılmışlar”, hastalıklarda, yoksullukla ve beyaz adamın zehri alkolle savaşmışlardır. Amerika Birleşik Devletleri’nin nüfusunun %2,5’ini oluşturan Kızılderililer akla geldiğinde büyük bir hata yapılmakta ve bütün Amerikan Yerlilerinin aynı olduğu kanısına varılmaktadır. Oysa geçmişte Kuzey Amerika’da 300’den fazla dilin konuşulduğu 2000 kabileden oluşan Kızılderililer, günümüzde 600 kabile kadar kalsalar da (Weaver, 10), birbirinden çok farklıdırlar. Laughing Boy (Gülen Çocuk) romanıyla Pulitzer ödülünü kazanan araştırmacı yazar Oliver La Farge, “Güneybatının insanları ile Güneydoğunun insanları, İngilizler Araplardan ne kadar farklıysa, birbirinden o kadar farklıydılar” (19) diyerek bu gerçeği vurgular. Yaşadıkları bölgelerin coğrafi koşulları Kızılderililerin yaşam biçimlerini şekillendirir ve farklı kılardı, ancak, yaşam felsefeleri, bazı inançları ve doğaya yaklaşımları benzerlik gösterirdi.


Kristof Kolomb’un 1492 yılında Yeni Dünya’yı keşfetmesi, bu kıtada yaşayan yerliler için sonun başlangıcı olmuştur. “Amerikan tarihi aynı zamanda Amerikan Yerlilerinin topraklarını kaybedişlerinin tarihidir” (Feest 18). Hâlen Birleşik Devletler topraklarının %2’si, pek de verimli olmayan topraklar, yerli kabilelere aittir. Oysa yerliler için toprak çok önemlidir ve şimdi üzerinde yaşayan insanlarla geçmişte onlara egemen olanlar arasında bir bağ oluşturmaktadır. Bu nedenle, toprak hakları konusu, günümüzde federal hükümet ve eyalet yönetimleri ile yerli çekişmelerinin odağını oluşturmaktadır(18). Tanınmış yazar Louise Erdrich’in Tracks (İzler) adlı romanında, bilge Kızılderili Nanapush toprak konusunda şöyle der: “Yaşamdan yaşama kalan yegâne şey topraktır. Para kav gibi yanar, su gibi akar gider. Hükümetin verdiği sözlere gelince, rüzgâr daha kalıcıdır” (32).


Asya’ya batıdan ulaşmaya çalışan Kolomb, Karayibler’de karaya çıktığında büyük bir yanılgıya düşerek Hindistan’a ulaştığını zanneder ve orada yaşayan yerlilere “Indians” (Hintli) adını verir. Kolomb sadece yer konusunda değil, yerlilerin homojen bir grup oluşturduğu düşüncesinde de yanılır, çünkü günümüzün çok kültürlü olarak tanımlanan birçok farklı etnik gruptan oluşan Amerika’sından bile çok farklı kabileler bu kıtada yaşamlarını sürdürmektedir.


Kızılderililerin gelenekleri sözlü olması nedeniyle, bu olaylardan pek çok nesil sonra yazıya dökülen Kızılderili ifadelerine göre, Kuzey Amerika Yerlileri, gördükleri ilk Avrupalı gemileri doğaüstü güçlere sahip ruhların yaşadığı, bazen beyaz bulutların (yelkenlerin) kapladığı, şimşek ve gökgürültüsü (toplar) gönderen, yüzen adalar veya kurbanlarla, yiyeceklerle, eğlenceyle karşılamaya hazırlandıkları güçlü ruhların yaşadığı, hareket eden evler olduklarına inanmışlardı. Bu hikâyeler, Kızılderililerin dinî kavramları, Avrupalılarla ilgili pek çok şeyi doğaüstü olarak yorumlamalarına açık olduğunu göstermektedir.


Avrupalıların kayıtları da pek çok kereler Kızılderililerin yeni gelenleri doğaüstü yaratıklar olarak yorumladıklarını doğrulamaktadır. Karayib adaları yerlileri, XV. yüzyılın sonlarına gelen İspanyolların tanrısal varlıklar olduklarına inanıyorlardı. İspanyollar bu durumdan yerlilerin üzerinde tahakküm kurmak için yararlanabileceklerinden emindiler. Kolomb da Bahama yerlilerinin, onun gökyüzünden geldiğine inandıkları kanısına varmıştı. Avrupalılar, Amerikan yerlilerinin onları doğaüstü güçleri olan varlıklar olduğuna inanmalarından yararlanmışlardır (Hurtado 55-57).


Kolomb’un gemileri Nina, Pinta ve Santa Maria kıyıya yanaştığında “Onları yüzerek selâmlayan Arawaklar mısır, tatlı patates ve manyok tarımında gelişmişlerdi. Yün eğirmeyi ve dokumayı biliyorlardı ama atları veya iş hayvanları yoktu. Demir eşyaları yoktu ama kulaklarına ince altın süsler takıyorlardı” (Zihn 12). Kolomb ve adamları altın kaynaklarına ulaştıklarından emindiler ve tutsak aldıkları yerlilere onları altının kaynağına götürmeleri için ısrar ediyorlardı.


Kolomb’un Yerliler (Arawak ve Tianolar) hakkındaki izlenimleri çok olumludur. İspanyol kralı ve kraliçesine yazdığı mektupta şöyle der: “Bu insanlar o kadar yumuşak başlı, barışsever ki, yeryüzünde bunlardan daha iyi bir ulus bulunmadığına Majestelerinizin önünde ant içebilirim. Komşularını kendileri kadar seviyorlar, konuşmaları son derece tatlı ve kibar, konuşurken hep gülümsüyorlar; gerçi çırılçıplak dolaşıyorlar ama davranışları terbiyeli ve övgüye değer” (Brown 19). Ancak, bu özellikler güçsüzlüğün kanıtı olarak yorumlandığı için, Kolomb bu insanların “çalıştırılması, ekin ekmesi, gerekli her işe koşulması ve bizim (Avruplalıların) gelenek ve göreneklerimizi benimsemesi” (19) gerektiği kanısına varır. Bu düşünce tarzı o zamandan günümüze dek egemen olmuştur.


Kolomb, Toino’lardan kendisini evlerine buyur eden ve kendisiyle dostluk kuran on kadarını, beyazların göreneklerine alıştırmak amacıyla kaçırdı ve İspanya’ya götürdü. İçlerinden biri İspanya’ya ulaştıktan kısa bir zaman sonra öldü ama bu süre içinde çoktan vaftiz edilmişti. İspanyollar ilk Kızılderilinin cennete gidişini mümkün kıldıkları için öyle sevinmişlerdi ki, bu haberi bütün Batı Hint Adalarına yaymakta hiç zaman kaybetmediler (19).


Dee Brown’un Bury My Heart At Wounded Knee (Kalbimi Vatanıma Gömün)  kitabında belirttiği gibi, Taino ve Arawak yerlileri Avrupalıların dinine fazla direnmedilerse de, yığınlarla altın ve değerli taş aramaya gelen “sakallı yabancılar” adalarını altüst edince direnç gösterdiler. Bunun sonucunda “İspanyollar köyleri yağmaladılar, yakıp yıktılar; yüzlerce kadını, erkeği, çocuğu kaçırdılar, gemilerine atıp köle olarak satılmak üzere Avrupa’ya götürdüler.....Kolomb’un 12 Ekim 1492’de San Salvador sahiline ayak basmasının üzerinden on yıl bile geçmeden bütün kabileler, yüzbinlerce insan yok edildi” (20).


Yakın zamana kadar Amerikan tarih kitaplarının çoğu, Kolomb’un 1492’de Amerikayı keşfiyle başlardı. Harward Üniversitesi tarihçilerinden Kolomb uzmanı olan Samuel Eliot Morison, birkaç çiltlik bir biyografi yazmıştır ve kendisi de denizci olduğu için kâşifin rotasını izleyerek Atlantik’i bir uçtan diğer uca geçmiştir. 1954’te yazdığı Christopher Colombus, Mariner (Denizci, Kristof Kolomb) adlı kitabında, Kolomb’un denizciliğini övmekle beraber, köleleştirme ve ölümlerden söz ederken, “Kolomb tarafından başlatılan ve kendisinden sonrakiler tarafından da sürdürülen acımasız politikalar tam bir soykırımla sonuçlandı,”   (Zinn 18) demekten geri kalmaz. 1992’de Amerika’nın keşfinin beşyüzüncü yılında Amerikan Yerlileri de kendi duygu ve düşüncelerini dile getirdiler. Amerika Birleşik Devletleri’nin New Mexico eyaletindeki Taos Pueblo’sunda bir afişte Kolomb, başına oklar saplanmış olarak tasvir ediliyordu:


Kolomb San Salvador’a ayak basalı üç yüz yıldan fazla bir süre geçmişti ve dost canlısı diye tanımladığı Taino yerlilerinden sağ kalan olmamıştı. Basit tarım kültürünün yerini kölelerin çalıştığı pamuk tarlaları almıştı. Kısa bir zaman sonra Avrupalılar burayı çorak topraklar hâline getirerek terk etmişlerdi.
Kolomb’dan sonra adalarda neler olduğuna ilişkin bilgi kaynağı genç bir rahip olarak Küba’nın fethine bizzat katılan Bartolomé de Las Casas’ın kitabı olmuştur. Kendi plantasyonunda bir süre yerli köle çalıştıran Las Casas, daha sonra İspanyol vahşetinin ateşli bir eleştiricisi oldu. Ellilerindeyken birkaç ciltlik History of the Indies (Hint Adalarının Tarihi) adlı kitabı yazmaya başlayan Las Casas, Kolomb’un günlüklerini aktarıyor ve çeşitli yönleriyle yerlileri anlatıyordu. Las Casas yerlilerin dinsiz olduğunu ve en azından tapınaklarının olmadığını belirtiyordu:


Sağlam tahtadan yapılmış, çatısı palmiye yapraklarıyla örtülmüş ve aynı anda altı yüz kişiyi alabilen çok büyük çan şeklinde komünal binalarda yaşıyorlar. Çeşitli renklerden kuş tüylerine, balık dişlerinden yapılmış boncuklara ve kulaklarıyla dudaklarına taktıkları yeşil ve beyaz taşlara değer veriyorlar; ama altın ve benzeri değerli taşları hiç önemsemiyorlar. Almak ve satmak da dahil olmak üzere ticaretten tümüyle uzaklar ve doğal koşullar içinde yaşamlarını sürdürüyorlar. Kendilerinin ve dostlarının sahip oldukları şeyler konusunda son derece cömertler... (Zinn 15).

Las Casas kitabında İspanyolların “her geçen gün nasıl daha kibirli hâle geldiğini” anlatır. Hatta “Eğer aceleleri varsa yerlilerin sırtına biniyorlardı” demektedir (16). İspanyolların canavarlığı sınır tanımıyordu. Anlattığı bir olayı da buna örnek verebiliriz: “İkisi de birer papağan taşıyan iki yerli çocuğa rastlayan iki Hıristiyan, papağanları aldılar ve sırf zevk olsun diye çocukların kafasını kestiler” (16). Las Casas ayrıca yerlilerin madende çalışma koşullarını aktarır. Madende çalışan yerliler sekiz-on ay ailelerinden uzak kalıyorlardı.

... o kadar bitkin ve acı içinde oluyorlardı ki üremeyi durdurdular. Yeni doğan bebekler de hemen ölüyorlardı, çünkü yeterince beslenemeyen ve çok fazla çalışan annelerinin onlara verecek sütleri olmuyordu. Ben Küba’da iken üç ayda yedi bin çocuk öldü. Acıdan çılgına dönen bazı anneler bebeklerini nehirde boğuyorlardı... Böylece erkekler madenlerde, kadınlar ağır çalışma içinde ve çocuklar da süt bulamadıkları için ölüyordu... bu kadar büyük, güçlü ve verimli topraklar kısa sürede boşaldı. İnsanlığa o kadar yabancı olan tüm bunları kendi gözlerimle gördüm ve şimdi bile yazarken ürperiyorum... (17)

Virginia ve Massachusetts’in İngiliz göçmenlerinin de Powhatanlara ve Pequotlar’a yaptıklarının İspanyollardan aşağı kalır yanı yoktu. Kızılderili avı New England’da popüler bir spor haline gelmişti. Pequot savaşlarında kanlı bir çatışma sonrası, John Mason şöyle diyordu: “Tanrı, geri bölgelerde düşmanlarımıza darbe indirmekten ve onların topraklarını bize miras olarak vermekten memnundu” (Stannard 182). Connecticut birliklerinin komutanı olan Mason, şafaktan önce Pequot köyüne saldırı düzenler ve İngilizler hareket eden her şeyi yok ederler. Saldırı esnasında köyde hiç savaşçı yoktur. Pequotlar’ın bazıları kaçar, bazıları saklanır, karşılık verenler askerleri kızdırır ve Mason “onları yakmalıyız” diye bağırarak bir meşale ile çadırları yakmaya girişir. Mason bu eylemi gerçekleştirirken Tanrı’nın bu katliamı onayladığını belirtir.


Gerçekten Kadiri Mutlak Tanrı, ruhlarına öyle dehşetle bir korku saldı ki bizden kaçarken, alevlerin arasına dalıyorlardı; çoğu böyle öldü... (ve) onları kızgın bir fırın gibi yaparak, kendisine inananların düşmanlarına aşağılamayla gülen Tanrı üzerlerindeydi. Son uykularını uyuyan yiğitler böyle darmadağın oldular... Tanrı, orayı cesetlerle doldurarak, kâfirlere karşı hükmünü verdi (185).

John Underhill askerleri haklı çıkarmak ve rahatlatmak için “Kutsal kitap bazen kadın ve çocukların ebeveynleriyle birlikte öldürülmesi gerektiğini bildirir” (186) diyordu. Plymouth Kolonisi’nin Valisi William Bradford ise, İngilizler’in manzaraya verdiği tepkiyi şöyle dile getirir.
Onları böyle ateşte kızarırken ve bu ateşi söndüren kan gölünde görmek korkunç bir manzaraydı, çürüyen cesetler ve bunlardan yayılan koku berbattı fakat zafer tatlı bir fedakârlık gibiydi; kendilerine olağanüstü yardımlarda bulunarak bu kadar gururlu ve kibirli bir düşmanı ellerine düşüren, bu kadar çabuk bir zafer bahşeden Tanrı’ya bunun için şükranlarını sundular (186).

Püritenlerin kutsal adamı Cotton Matter daha sonra Magnalia Chiristi Americana adlı eserinde bizzat saydığı ölen Pequotlar için, “Bir saatten uzun bir sürede, bu barbarların beş-altı yüz tanesi yük oldukları dünyadan kovuldular” der (186). XVIII. yüzyılın başlarında New England ve Kuzeydoğuda yaşayan yerlilerin sayısı çok azalmıştı, tecrit edilmişler ve zor koşullarda yaşıyorlardı. Mather, Yerlileri “kara renkli kâfirler” diye adlandırıyordu ve düşünceleri koloniciler arasında kabul görüyordu (191). İnananların kâfirleri yok etmeleri gerekiyordu.


Kolonicilerin; Avrupa’dan getirdikleri sıtma, kızamık, çiçek gibi hastalıklardan kendilerinin etkilenmemesini ve salgınlarda bu hastalıklara karşı bağışıklığı olmayan Kızılderililerin yok olmasını, kendi çabalarının Tanrı tarafından onaylandığının açık işareti olarak yorumluyorlardı. Massachusetts Körfezi Kolonisi’nin ilk valisi John Wintrop 1634’te yazdığı bir mektupta şöyle der: “Tanrı’nın hususi takdiriyle.....geçen yıl boyunca en az iki ya da üç yetişkin ve bir o kadar da çocuk öldü, sıtma veya başka hastalıklar çok nadir görülüyor.....yerlilere gelince, tamamına yakını çiçekten öldü, Tanrı topraklarımızı temizledi” (Stannard 179).


Custer Died For Your Sins (Custer Günahlarınız İçin Öldü) adlı kitabında, ünlü avukat, yazar, bilim adamı ve Vine Deloria Jr. beyazların, hastalıkları bilinçli olarak Kızılderilileri yok etme politikalarının parçası hâline getirdiklerini anlatır: “Eski günlerde onları yok etmek amacıyla kabilelere çiçek hastalığı mikrobu taşıyan battaniyeler verildi” (60). Oysa beyazların getirdiği hastalıklara bağışıklığı olmayan ve her şeyden habersiz olan Kızılderililer, hastalıklar konusunda şöyle düşünüyorlardı: “Eğer Yüce Ruh çiçek hastalığını bizi yok etmek için gönderdiyse, bunu beyaz adamın sahte vaatlerini dinlediğimiz için bizi cezalandırmak amacıyla yaptı. Çiçek, beyaz adamın hastalığı, şüphesiz işledikleri günahları cezalandırmak için beyazlara gönderildi” (219).


Bağımsızlık Savaşı sırasında Kızılderililerin büyük bir çoğunluğu İngilizlerin yanında savaştı. George Washington sınır boylarında Amerikalılarla savaşan Kızılderililerle başa çıkamayınca, onlarla uzlaşmayı politika hâline getirdi. Savaş Bakanı Henry Knox “Daha önceki sakinler olarak toprak Kızılderililerin hakkıdır” diyordu (Zinn 180). 1791’de yaptığı konuşmada Devlet Bakanı Thomas Jefferson ise, herhangi bir eyaletin sınırları içinde yaşayan Kızılderililere müdahale edilmemesini istiyor ve onların haklarına tecavüze yeltenen beyazların bulundukları bölgelerden hükümet tarafından uzaklaştırılacağını            belirtiyordu (180).


Jefferson’ın devlet başkanı olduğu 1800 yılında batıya göç eden beyazların sayısı yedi yüz bine ulaşmış ve hükümet üzerinde baskılar da artmıştı. Jefferson artık Kızılderililerin bazı bölgelerden uzaklaştırılmaları için hükümeti ikna etmeye çalışıyordu. Kızılderililerin küçük araziler üzerine yerleştirilerek çiftçilik yapmasını ve beyazlara borçlandırılarak beyazlarla ticaret yapmalarının teşvik edilmesi gerektiğini düşünüyordu. Borçlarını daha sonra topraklarını satarak ödeyebilirlerdi. Bunu gerçekleştirebilmek için Jefferson’a göre avcılıktan uzaklaştırılmaları zorunluydu ve bunun sonucu olarak tarıma, imalâta ve uygarlığa alışabileceklerdi (181). Bir Kızılderili’nin de dile getirdiği gibi, bu o kadar kolay bir şey değildi:

Beyazlar her zaman Kızılderilileri kendi hayat tarzlarını terk etmeye ve beyazlar gibi yaşamaya zorluyorlar, yani rençberlik yamalarını, sabahtan akşama kadar çalışmalarını istiyorlardı. Ne var ki, Kızılderililer hem bunu nasıp yapacaklarını bilmiyor, hem de zaten yapmak istemiyorlardı... Eğer Kızılderililer beyazları kendileri gibi yaşamaya zorlamış olsalardı, bu kez beyazlar karşı koyacaktı; birçok Kızılderilinin yaptığı da bundan başka bir şey değildir.
Sandee Sioux’lardan Wamditanka (Büyük Kartal) (Brown 50).

Kuzey Carolinada İngilizlere karşı savaşan az sayıdaki kabileden biri olan Chickasawların toprakları satışa çıkarıldı. Üstelik Chickasawlarla topraklarının güvencede olacağına dair bir anlaşma imzalanmıştı. Toprak ölçümünden sorumlu devlet görevlisi John Donelson, bölgeden seksen bin dönümden fazla toprağa el koydu. Damadı bizzat bu toprakla ilgili olarak yirmi iki yolculuk yapmıştı. Bu kişi, toprak spekülatörü, tüccar, köle tüccarı ve Kızılderililerin amansız düşmanı Andrew Jackson’dı (Zinn 182).
Jakcson, 1813-1814 Creek Savaşında yer almıştı. “Kızılderilileri öldürdüğümde onların kafa derilerini saklardım” diyerek övünen Jackson ve askerleri, 800 kadar Creek’i ablukaya almıştı, kadınlar ve çocuklar dahil olmak üzere hepsini öldürmüştü. Askerlerin cesetlerden uzun şeritler keserek dizgin yapmasına ve düşmanın ölü sayımı için burunlarının ucunun kesilmesine nezaret etmişti (Takaki 96).


1829 yılında Kızılderililerin “Keskin Bıçak” adını taktığı Andrew Jackson, Birleşik devletler başkanlığı görevine getirildi. Sınırda görevliyken Jackson ve askerleri, binlerce Chrokee’yi, Chickasaw’u, Choctaw’u, Creek ve Seminol’u kılıçtan geçirmişlerdi. Beyaz adamın yaptığı anlaşmalarla “sonsuza dek” onlara bırakılan güney topraklarını savunan yerliler direniyorlardı. Ancak, “Keskin Bıçak”, Kızılderililerin Mississippi nehrinin ötesine, batıya yerleştirilmesine taraftardı ve önerileri 28 Mayıs 1830’da yasa haline getirildi. Böylece bozulan anlaşmalara bir yenisi daha eklenecekti ama Jackson, Kızılderililerin beyazlarla birlikte barış içinde yaşayamayacakları, batıya yerleştirilmeleri gerektiği kanısındaydı ve böylece bu son vaadlerini tutabileceklerdi; kimse artık onlara dokunmayacaktı. Oysa yeni gelen beyaz yerleşimciler ile “kalıcı Kızılderili sınır” daha da batıya kaydırıldı (Brown 22-25).


“Kalıcı Kızılderili sınırı” kurulduktan sonraki yıllar, doğulu kabileler için zor yıllar oldu. Aşamalı olarak batıya kaydırılması planlanan büyük Cherokee ulusunun topraklarında altın bulunması sayesinde, doğulu kabilelerin göçü hızlandırıldı. “Gözyaşı Yolu” adı verilen bu yürüyüş, Choctaw kabilesinin 1831 kışında zorla Mississippinin batısına yolculukları ile başladı. Fransız asilzâde Alexis De Tocqueville, Choctawlar Memphis’e ulaştıklarında orada bulunuyordu ve gördüklerini şöyle kaleme aldı: “Yaralılar, hasta, yeni doğan bebekler ve ölmek üzere olan yaşlı adamlar...büyük nehri geçmek üzere gemiye binerken gördüm ve gördüklerim hiçbir zaman belleğimden silinmeyecek. Sessiz topluluktan ne bir hıçkırık, ne de bir şikâyet çıktı. Acıları çok eskiye dayanıyordu ve çaresiz olduklarını biliyorlardı”           (Norton 1:357).


Bu zoraki yürüyüşe başka kabileler de katıldı. Alabama’daki Creekler, ordu onları 1836 yılında zorlayana dek direndiler. Bir yıl sonra Chickasawlar onları takip etti. Cherokeeler zoraki sürgünle mahkeme yoluyla mücadele ettiler ve aralarında fikir ayrılıkları oluştu. Bazıları daha fazla direnmenin ümitsiz olduğunu ve zoraki sürgünün, varlıklarını sürdürebilmeleri için tek şansları olduğunu düşünerek kabul etti. ancak, 1838’de hareket zamanı geldiğinde Cherokeeler vazgeçtiler ve o zamanki Devlet Başkanı Martin Van Buren asker göndererek Kızılderilileri ablukaya aldı. Yirmi bin kadar Cherokee tahliye edildi, kamplarda tutuldu ve asker eşliğinde şimdiki Oklahoma’ya yürütüldü. Neredeyse dörtte biri bu zorlu yolculuk sırasında hastalık ve yorgunlukta öldüğü için bu zorunlu göç “Gözyaşı yolu” olarak anılmaya başlandı. Zoraki sürgün sona erdiğinde Kızılderililer büyük topraklar kaybetmişlerdi, doğuda ve güneyde sadece birkaç kabileden arta kalanlar vardı.


Martin Van Buren’in başkanlığı zamanında Mississippi’nin doğusunda yaşayan yetmiş bin kadar Kızılderili batıya göç ettirildi. 1832’de Kara Atmaca (Black Hawk) Savaşı’ndan sonra yenilip ele geçirilen Şef teslim konuşmasında şöyle diyordu:
Beyaz adamlar her yıl daha çok sayıda gelmeye devam ettiler. Kızılderilileri kandırarak topraklarına el koydular. Bizim savaşma nedenimizi biliyorsunuz. Bunu bütün beyaz adamlar biliyor. Beyaz adamlar bundan utanmalıdırlar. Kızılderililer kimseyi kandırmaz. Beyaz adamlar Kızılderililer hakkında kötü konuşuyor ve onlara kötü bakıyor; ama Kızılderililer yalan söylemez. Kızılderililer hırsızlık yapmaz.

Beyaz adam kadar kötü bir Kızılderili bizim halkımız arasında yaşayamaz; ölümle cezalandırılır ve kurtlara yem olur. Beyaz adamlar kötü okul yöneticiliği yapıyorlar. Kötü kitaplar taşıyorlar ve yanlış işler yapıyorlar. Zavallı Kızılderililerin yüzüne gülerek onları kandırıyorlar; el sıkışarak onların güvenini kazanıyorlar, kandırmak için onu sarhoş ediyorlar ve daha sonra kadınlarımıza sarkıntılık ediyorlar. Bizi kendi başımıza bırakmalarını ve bizden uzak durmalarını söyledik; ama bizi dinlemediler, bizi takip ettiler, bir yılan gibi aramıza sokuldular. Dokunarak bizi zehirlediler. Güvenlikte değildik. Tehlike içinde yaşadık. Onlara benzemeye başlamıştık; yalancı, üç kağıtçı, tembel adamlar olmaya başlamıştık; sadece konuşan ama iş yapmayan adamlara döndük.

Beyaz adamlar kafa derisi yüzmüyorlar ama daha beterini yapıyorlar; kalbi zehirliyorlar... Elveda halkım! Elveda Black Hawk! (Zinn 188).

Zoraki sürgünün bedeli Amerikan Yerlileri için çok ağır oldu. Batı onlar için yabancı bir ortamdı, topraklarıyla nesiller boyunca süren bağlarını yitirmişlerdi. Buradaki hayvan ve bitkilere aşina değillerdi. Topraktan geçimlerini sağlamayı bilmiyorlardı ve yaşamlarını sürdürebilmek için hükümetin yaptığı ödemelere bağımlı hale geldiler. Kendi aralarında çekişmeler yaşamaya başladıkları gibi, toprakları paylaşmak zorunda oldukları batılı kabilelerle de kaynakların yetersizliğinden sorunlar yaşamaya başladılar. Batıda da topraklarından vazgeçmek zorunda kaldılar. Kuzey ve güney olmak üzere ayrılan rezervasyon  topraklarından kuzeydeki, 1853 ve 1854 yıllarında beyazların yerleşimine açılmak üzere hükümet tarafından geri alındı.
Kızılderililere verilen ancak tutulamayan sözler çoktu. General Sherman’a Sioux bölgesindeki bütün rezervasyonları denetleyip burada yaşayan Kızılderililere savaş tutsağı olarak davranma yetkisi verildi. Rezervasyonda yaşayan Kızılderililer, ABD askerlerine saldırmadıkları için kendilerine tutsak muamelesi yapılmasına anlam veremiyorlardı (Brown, 268). Kızılderililer Powder Irmağı bölgesinde ve onlar için kutsal sayılan Kara Tepeler’deki bütün haklarını yitirdikten sonra bir reis, Büyük Baba’nın bir daha yerlerinden edilmeyeceklerine söz verişinden beri beş kez sürüldüklerini hatırlattı. “Bana kalırsa, Kızılderililer’e tekerlek takın” diyordu acı acı, “böylece istediğiniz zaman sürüp götürebilirsiniz onları” (269).


Kızılderililerin yerlerinin değiştirilmesinin altında pek çok neden yatıyordu. Beyazların pek çoğu toprak peşindeydi ve kabilelerin haklarına, kültürlerinden saygıları yoktu. Bazıları haksızlığın farkındaydı; fakat Kızılderililerin beyazların bu topraklara yerleşmesine izin vermelerinin kaçınılmaz olduğunu düşünüyordu. Kimisi, 1825-1829 yılları arasındaki Başkan John Wuincey Adams gibi, Kızılderili medeniyetini korumak için kabilelerin yerlerinin değiştirilmesi ve beyaz yerleşimcilerle aralarında tampon bölge oluşturulması gereğine inanıyordu. Jefferson gibileriyse medeni beyazlarla “vahşi yerlilerin” beraber olamayacağına inanıyorlardı. Misyonerlerin ve eğitimcilerin desteği ile Kızılderilileri “medenileştirmeyi” asimile etmeyi umuyorlardı (Norton 1:358-9).


1845 yılında “Kalıcı Kızılderili Sınırı”nın ihlalini haklı göstermek için Washington’daki siyasetçiler “Kader Bildirisi”ni icat ettiler. Buna göre “Avrupalılar ve torunları kader tarafından bütün Amerika’yı egemenlikleri altına almaya zorunlu kılınmışlardı. Beyazlar üstün ırk oldukları için, Kızılderililerden hem de onların topraklarından, madenlerden, sorumluydular” (Brown, 25).


Kızılderililerin beyaz adamla karşılaşması yerliler için yıkıcı oldu. Eski dünyadan gelen büyük kitleler karşısında çaresizdiler ve Amerikan politikaları sonucunda kaybeden hep yerliler oldu. Verimli topraklarından uzaklaştırılan Kızılderililer, yerleştirildikleri topraklarda değerli madenler veya petrol bulunması üzerine yine yerlerinden oldular. Bu konuda şanslı sayılabilecek yegâne Kızılderililer, belki de zaten çorak, verimsiz dağlık topraklarda güneybatıda yerleşik yaşam biçimi sürdüren Pueblo Kızılderilileri oldu. “Adobe” denilen kerpiç evlerde yaşayan bu Kızılderililere onları keşfeden İspanyol “fatihleri” (conquistador), köy anlamına gelen “Pueblo” ismini vermişlerdi. New Mexico eyaletinde on dokuz, Arizona’da bir tane olmak üzere farklı köylerden oluşan Puebloların nüfusu elli dört bin civarındadır, yüzyıllardır aynı yerde yaşamaktadırlar ve aynı isimle anılmaktadırlar.


Maalesef çok renkli kültürlerine, eski geleneksel yaşamlarını büyük ölçüde sürdürmeyi ve korumayı başarmış olmalarına rağmen, genelde fazla bilinmeyen Pueblo Kızılderililerinin aksine, yaşam biçimleri artık tarihe karışmış olan Westernlerden yaygın olarak tanınan Vahşi Batı denilince ilk akla gelen Ova Kızılderilileri, Kızılderililerin simgesi haline gelmiştir. Batının “vahşi” olarak nitelenmesinin nedeni orada yaşayan Kızılderililerdi; ancak Kızılderililer bu tanıma katılmıyorlardı.
Büyük geniş ovaların, güzel tepelerin, kıvrılarak akan ırmakların “vahşi” olduğunu düşünmüyorduk biz. Yalnızca beyaz adama göre doğa “vahşiydi” ve yalnızca ona göre toprak, vahşi hayvanlarla “vahşi” insanlar tarafından istila edilmişti. Bizim için doğa vahşi değildi. Toprak cömertti, etrafımız Yüce Gitem’in bize verdiği nimetlerle doluydu. Bizim için doğa, ancak doğudan kıllı adamlar gelip de gaddarca coşkuyla bize ve sevdiğimiz insanlara onca haksızlığı yaptığında “vahşi” oldu. Ormandaki bütün hayvanlar onun yayılmasından kaçmaya başladığında -işte ancak o zaman bizim için “Vahşi Batı” başladı.
Sioux Reis Luther Dinelen Ayı (McLucan 63)

Mississippi vadisinden batıya Rocky dağlarından, kuzeyde Kanada’ya güneyde Texas’taki Rio Grande nehrine kadar uzanan geniş ovalık bölge yeryüzündeki en geniş otlaklardan biridir ve çok değişkenlik gösterir. Kuzeyi daha çok yağış alır, güneyi çöl kadar kuraktır. Az yağış alan bu ovalık bölgede iklim koşulları çok serttir. Kışların dondurucu soğuğu, yazların ise yakıcı sıcağı bu bölgede yaşayan yerlilerin toprakla uğraşmasına uygun değildi. Ova Kızılderilileri yaşamlarını sürdürebilmek için bufalo sürülerine bağımlı göçebe bir yaşam sürmekteydiler.


1541 baharında güney ovaları inceleyen Don Francisco Vasquez de Coronado (güneybatı kâşifi) ve adamları bu bölgedeki yerlileri görünce hayretler içinde kaldılar çünkü bu yerliler, güneybatıda gördükleri Pueblo Kızılderilileri gibi mısır yetiştirmiyorlardı. Bunlar ok ve yaylarıyla “garip, kaba tüylü vahşi sığırları” öldürüp, bıçaklarıyla kesiyorlardı. Bu yerliler evlerde yaşamıyorlar, avlarının postundan yapılmış çadırlarda yaşıyorlardı. İspanyolların kayıtlarına göre, hayvanların derisini sadece korunmak için değil, giyecek, ayakkabı, ip ve yün yapmak için kullanıyorlardı. Bunlar hiçbir yerde sürekli yaşamıyorlardı, otlaklarda büyük sürülerin peşinden gidiyorlardı. Bir sürü köpek onlarla hareket ediyor, çadırlarının direklerini ve eşyalarını taşıyordu (Exers 255).


XIX. yüzyılda özgürlükleri için mücadeleleri Amerikan gazetelerinde başlıklarda yer alınca, Oturan Boğa, Kızıl Bulut veya Çılgın At gibi isimler ortaya çıktı ve dalgalanan tüy başlıkları ile bufalo avcıları, gururlu savaşçılar olarak “Kızılderililer” imgesi oluştu. Buffalo Bill’in Vahşi Batı gösterisi, XX. yüzyıldaki sayısız roman ve film bu imgeye olumsuz katkıda bulundu ve Kızılderililer stereotipini güçlendirdi, adeta Kızılderili yaşam biçiminin sona erdirilmesini haklı çıkardı. Kızılderilileri sevmeyenlere göre, bu “vahşi” insanlar topraktan iyi faydalanamıyorlardı, beyazların bu topraklara yerleşmesine, bir başka deyişle, medeniyet için büyük tehdit oluşturuyorlardı ve yok edilmeleri elzemdi. Yenilikçilere göre de Kızılderililer, beyaz Amerikalıların yaşam biçimini benimseyeler çiftçi olabilirlerdi ve barışçı bir yaşam sürdürebilirlerdi. Önyargılar ne olursa olsun, Kızılderililerin ata binmiş bufalo avcıları imgesi, Ova Kızılderilileri yaşamı ve tarihi ile ilgili birtakım gerçeklerin görülmesini engelliyordu.


Atın İspanyollar tarafından kuzey Amerika’ya XVII. yüzyılda getirilmesinden önce Ovalıların nüfusu çok azdı. 1720 tarihinden itibaren bu durum büyük bir değişime uğradı. Yerlilerin atla tanışması batıdan Comanche, kuzeyden Athabascan kabilelerinin, doğudan Sioux ve Algonkin kabilelerinin bölgeye gelerek, bufalo avcılığını yaşamlarının temeli haline getirmesine yol açtı. Yiyecekleri, yakacakları, barınakları için bufaloya bağımlı bir yaşam sürüyorlardı (Feest 187-189). Etiyle besleniyorlar, postunu giyecek ve korunak olarak kullanıyorlar, kemiklerinden alet ve silah yapıyorlardı. “Bizim insanlarımız bir bufalo öldürdüklerinde, hayvanın tümünden bir şekilde faydalanılırdı; hiçbir şey ziyan edilmezdi. Postları yataklarımızı örtmek için kullanılırdı; boynuzlarından bardak ve kaşık yapılırdı; eğer boynuzlarından da bir şey kalmışsa oyunlarda kullanılırdı” (Standing Begar, My People 30).


Kızılderililer, daha önceleri, daha tehlikeli yöntemlerle avlanan bufaloları korkutup kıstırıyor, uçları taşlı mızraklarla öldürülüyor veya koşarak sürülerin uçurumlarından yuvarlanmasını sağlıyorlardı. Bufalo avlayan Kızılderililer, bufalo sürülerini yürüyerek takip ediyorlardı ve göç ederken taşımacılıkta yakın dostları köpeklerden yararlanıyorlardı. At üstünde bufalo sürülerini avlamak çok daha az risk taşıyordu, bu yöntem daha hızlıydı ve daha az sayıda insan gerektiriyordu. Buna karşın at sayesinde daha kolay avlanır, daha kolay hareket edebilir hale geldiler, böylece yaşam kalitelerini yükselttiler.


İspanyol kâşiflerini ilk defa gören yerliler, atlarına gıpta etmekten çok bu dört ayaklı yaratıklardan korkmuşlardı. Başta at ve binicisinin tek bir canlı olduğunu sanan yerliler, İspanyolca konuşan bir adam atından inince şaşırmışlardı. Ömründe ilk defa bir at gören Cree savaşçı, bir beyaz tacire bunu anlatır; 1730 yılında atları bir kabileyle yaptıkları savaşta bir okun öldürdüğü atı daha sonra nasıl incelediklerini şöyle aktarır: “Pek çoğumuz gidip baktık ve hepimiz hayran kaldık. Boynuzlarını kaybeden bir geyiği hatırlattı, nasıl adlandıracağımızı bilemedik. Fakat, köyek gibi insanoğlunun kölesi olduğu ve eşyalarımızı taşıdığı için, Büyük Köpek adını verdik” (Ewers 256). Gerçekten de, Ova Kızılderilileri arasında atın, köpeğin daha büyük ve yararlı bir türü olduğuna inanılırdı. Siouxlar’ın Kuzey kolu Lakotalar arasında atlara özel yaratıklar oldukları için “kutsal köpekler” adı verildi. Karaayaklar ve diğer kabileler atlardan önceki devreyi hâlâ “köpek günleri” olarak anarlar (Ballantine 198).


Karaayak kabilesinden Pieganlı Kurt Dana (Wolf Calf) 1800’lerde atı tanıma çabalarını şöyle dile getirir: “İlk defa at sahibi olduklarında insanlar atın neyle beslendiğini bilmiyorlardı. Hayvana kurutulmuş et verirlerdi, eti yesin diye atın burnuna yağ sürerlerdi. Ondan sonra hayvanlar başka tarafa döner, başlarını yere eğer ve çimenleri yemeye başlardı...” (198).
Yerliler atlar gibi silahı da çabuk benimsediler ve silahlar yaşamlarının önemli bir parçası oldu. Ateşlendiğinde sesinden korkan Kızılderililer silahın içinde bir ruhun var olduğuna inanırlardı. Silah korkuları uzun sürmeyen yerliler savaşırken silah kullanmayı çabuk öğrendiler ama avlanırken oklarını kullanmayı tercih ediyorlardı (Ewers 294).


Karaayak, Lakota ve Dakota (Sioux), Crow, Cheyenne, Comanche, Pawnee, Kiowa gibi kabileler ortak özellikler paylaştıkları için Ova Kızılderilileri olarak tanımlanmışlardır. Ortak bir dilleri yoktu ama işaret diliyle anlaşıyorlardı. Ancak bufalo avlamaya dayanan yaşam biçimi fazla uzun sürmedi. Gelişmeye başladıktan yüzyıl sonra salgın hastalıklar ve savaşlar nedeniyle Kızılderili nüfusunda büyük düşüşler oldu, beyaz avcıların yaklaşık olarak 1885 yılında bufalo sürülerini yok etmesiyle bu yaşam tarzı yok oldu. Büyük bufalo sürülerinin yok edilmesi Ova Kızılderililerinin yaşamında dönüm noktası oldu. Oturan Boğa bu konudaki duygularını şöyle dile getirir: “Son bufalo düştüğünde soğuk bir rüzgar esti büyük çayırlıkta ... insanlarım için ölüm rüzgârı” (Feest 187). Beyazlar bilinçli bir şekilde bufaloları yok edip ziyan ediyorlardı.


Her yerde beyaz avcılara ve post tacirlerine rastlanmaktaydı. Hayvan leşlerinin tiksinti verici kokusu ovaların rüzgarına karışıyordu. Büyük hayvan sürüleri de tıpkı Kızılderililer gibi azalıyordu. (1872-1874 yılları arasında öldürülen 3.700.000 yaban sığırından yalnızca 150.000’i Kızılderililer tarafından vurulmuştu. Bu işe ilgi gösteren bazı Teksaslılar General Sheridan’a beyaz avcıların toptan kıyımını durduracak bir şey yapılıp yapılmayacağını sorduklarında şu cevabı aldılar: “Bırakınız yaban sığırları tükeninceye kadar öldürsünler, postunu yüzsünler, satsınlar; çünkü kalıcı barışı ve uygarlığın ilerlemesini sağlayacak tek yol budur”) (Brown 242).


Beyaz yerleşimcilerin bölgeye akını 1848’de başlamıştı, California’da altın bulunması, Oregon’un Birleşik Devletler’e katılması, 1860’ta kıtayı bir uçtan diğerine kat eden demiryolu yapımı ile bu yerleşim hızlandı. Bu yeni durum ile Kızılderili Bölgesi üzerindeki planlar değişti ve Kızılderililerin topraklarını satmaları, eski kültürel miraslarından vazgeçip beyaz çiftçilerin yaşam biçimlerini benimsemeleri için baskılar arttı. Bu baskıcı politikalardan kaçmaya çalışsalar da, seçenekleri yoktu. Toprakları meralara ayrılmış, çitlerle çevrelenmiş, demiryolu ile bölünmüştü. Böylece hayvanların ve avcıların hareket etmeleri engellenmişti. Sonuçta Kızılderililer rezervasyonlarda yaşamaya mahkum edildiler. Rezervasyonlardan kaçan grupları ise askerler sıkıştırıyordu.


General Sheridan’a teslim olan Comanche çetesini getiren Tosawi, “Tosawi; iyi Kızılderili” dediğinde aldığı cevap, “Gördüğüm tek iyi Kızılderili iyi bir Kızılderilidir” (Brown 159) olur. Daha sonra bu, “En iyi bir Kızılderili, ölü Kızılderilidir” (The only good Indian is a dead Indian) olarak Amerikan özdeyişi haline gelir. Kızılderilileri “vahşi” olarak niteleyen beyazlar bu nedenle öldürülmelerinde fayda görür. Sırf Kızılderililer’le savaşmak amacıyla kurulan Üçüncü Müfrezenin başındaki Albay Chivington, askerleri barışçı Kızılderililere saldırmak istemeyince çok öfkelenir. “Lanet olsun Kızılderililere yakınlık duyanlara!” diye haykırır. “Ben buraya Kızılderilileri öldürmeye geldim ve Tanrının göğü altında Kızılderilileri öldürmek için her türlü yola başvurmanın doğru ve şerefli bir iş olduğuna inanıyorum” (Brown 88).


1870’lerde sayısı elli milyon olarak hesaplanan bufaloların sayısı 1875’te bufaloları öldürmek için adeta birbirleriyle yarışa geçen profesyonel beyaz avcılar, bufaloları tamamen yok etmişti. Bir subay 1867 yılında Platte nehrine gelen avcılara şöyle diyordu: “Öldürebileceğiniz kadar bufalo öldürün. Öldüreceğiniz her bufalo ile bir Kızılderili yok olacaktır” (Walker 317). Böylece Kızılderililerin yaşam kaynakları da yok edildi.


Frank B. Linderman’ın kaleme aldığı Pretty-shield: Medicine Woman of the Crow (Güzel Kalkan: Crow’ların Şifa Veren Kadını), Crow kabilesindendir ve Ova Kızılderililerinin yaşam biçimini anlattığı otobiyografide bufaloların ölümünü şöyle anlatır:
Ahh, pek çok, yüzlerce, ölü bufaloyu güzel topraklarımızın her yerine dağılmış, beyaz adamlar tarafından öldürülmüş, derileri yüzülmüş ve çürümeye terk edilmiş olarak görmeye başlayınca kalbim paramparça oldu. Bunu ilk defa Judith havzasında gördüm. Orada bütün topraklar çürüyen et kokuyordu. Çiçekler bile bu kokuyu bastıramıyordu. Kalplerimiz taş gibiydi. Fakat kimse, o zaman bile, beyaz adamın bufaloların hepsini öldürebileceğine inanmıyordu. Başlangıçtan beri o kadar çok vardı ki! (250).

Yiyecek kaynaklarından yoksun bırakılan son Ova Kızılderilileri de, Kızılderili ilişkiler Bürolarına boyun eğmek ve hükümetin verdiği tuzlanmış et, un, şeker, atılmış dokuma kumaştan oluşan sadakayla geçinmek durumunda bırakılırlar. Çoğu zaman Kızılderili Büro temsilciliklerinin insafına kalan bu gururlu insanlar, hak ettikleri hiçbir şeyi alamazlar. Temsilcilik büroları tıka basa yiyecek doluyken bile aç kalırlar. Santee Siouxlarından önemli lider, Küçük Karga (Little Crow) tutulmayan vaatler karşısında Kızılderili Büro temsilcisine şöyle der: “Uzun zaman bekledik. Para bizim olduğu halde alamıyoruz. Hiç yiyeceğimiz kalmadı, oysa sizin buradaki dükkânlarınız ağzına kadar yiyecek dolu. Sizden bu dükkânlardaki yiyecekleri şimdiden alabilmemiz için bize kolaylık göstermenizi rica ediyoruz, yoksa açlıktan ölmemek için kendi bildiğimiz yoldan almasını biliriz. İnsanlar aç oldukları zaman kimseden medet ummaz, kendi işlerini kendileri görürler.”
Galbraith cevap vereceği yerde, tacirlere döndü ve ne yapmak niyetinde olduklarını sordu. Tacir Andrew Myrick olanca kötülüğüyle şu karşılığı verdi: “Madem o kadar açlar ya ot yesinler ya da kendi boklarını” (Brown 54).


At ve silahlarıyla bir zamanlar ovalarda egemen olan Ova Kızılderililerinin yaşamları sadece değişmekle kalmadığı gibi, artık tehdit altındaydı. Buna çok d irendikleri için Siouxlar’a “Bütün kabilelerin en savaşçısı” denilmiştir (Standing Bear, Land 41). Birçok kolu olan Sioux kabilesi, Ova Kızılderililerinin en kalabalık ve en güçlülerindendi. Philadelphialı ressam George Catlin, eserleriyle ölümsüzleştirdiği Ova Kızılderililerinden Siouxlar’ı, giyimlerine gösterdikleri itina ve asil tavırları nedeniyle “Ovaların aristokratları” (41) diye tanımlıyordu. Tüy armacılığını Siouxlar geliştirmişti. Saçlarına veya başlıklarına taktıkları kartal tüyleri, takanın başarılarını ifade ediyordu. Savaş sonrası zafer kutlamalarında düşman öldüren biri, kartal tüyünü dik olarak takıyordu. Düşman öldürürken yaralanan savaşçının tüyü ise kırmızıya boyanıyordu (57).


1860’larda doğan Luther Standing Bear (Dinelen Ayı), Siouxların Batı kolu Lakotalardandı ve Ova Kızılderililerinin yaşadığı zor yıllarda büyüdü. Topluma saygılı, yararlı, başarılı bir avcı ve savaşçı olması için geleneksel bir biçimde yetiştirilen Dinelen Ayı, Siouxların yaşamında kökten değişimler olurken daha bir çocuktu. Büyük Sioux Rezervasyonunun tartışmalı 1868 Laramie Kalesi Anlaşması (Fort Laramie Treaty) ile kurulması, doğduğu zamana denk gelir. Bu anlaşma ile Güney Dakotadaki Kutsal Kara Tepelere beyazların girmesi yasaklanmıştı. Ancak, Siouxlar’ın “Pahuska, Uzun Saç” adını verdikleri General George Custer ve 7. Süvari Birliğinin 1874’te Kara Tepeler’de altın bulması ile durum değişti. Beyazların akınına uğradı ve yine Kızılderililer topraklarını kaybetti. Çeşitli Sioux kabilelerinden Kızıl Bulut (Red Cloud), Benekli Kuyruk (Spotted Tail) gibi şefler onlar için kurulan temsilciliklerin yakınına taşındılar, Lakotalar eski yaşam biçimlerini sürdürmek için direndilerse de, General Custer’ın, 25 Haziran 1876’da, beyazların katliam olarak adlandırdıkları, Little Bighorn (Küçük Büyükboynuz) yenilgisi ve asker baskısıyla rezervasyon yaşamına boyun eğmek zorunda kaldılar. Luther, Dinelen Ayı’nın “hükümet hapishanesi” diye tanımladığı rezervasyondaki yaşam eski geleneklerinin yıpranmasına neden oldu, Kızılderililer’i yiyecek ve tüm gereksinimleri için hükümete bağımlı hale getirdi. Bu arada Kızılderili İlişkiler büroları’nda polislerin görevlendirilmesi buralarda görevli temsilcinin yerini sağlamlaştırdı. Sioux dini yaşamında çok önemli yeri olan, yılda bir yapılan Güneş Dansı’nın (Sun Dance) yasaklanması ve hükümetin desteklediği misyonerlerin faaliyetleri Kızılderililerin dini yaşamlarını olumsuz etkiledi. Sioux savaşçılarını tarımla uğraşan yerleşik yaşam sürmeye yönelten çabalar Sioux geleneklerine ve isteklerine ters düşüyordu. Nihayet, hükümet geliştirdiği eğitim programları ile Sioux ve diğer Kızılderililerin asimilasyonunu hızlandırdı (Sdanding Bear, My People ix-x).


Luther Standing bear, otobiyografik eseri My People the Sioux’da (Benim Halkım Siouxlar), geleneksel çocukluk hayatını ve daha sonraki büyük değişiklikleri anlatır. O zor günleri bizzat yaşamış bir kişi olması ve o devirde bunu yapabilecek Kızılderili yazarın yok denecek kadar az olması, kitabını daha da değerli kılmaktadır. 1928’de basılan ilk kitabından sonra, Standing Bear, My Indian Boyhood (Kızılderili Çocukluğum) (1931), Land of the Spotted Eagle (Benekli Kartal’ın Toprakları) (1933) ve Stories of the Sioux (Siouxların Hikayeleri) (1934) adlı kitapları yazmıştır. Bunlarda bir Kızılderilinin bakış açısını verdiği gibi, eleştirilerini de yapmaktadır. Düşük eğitimine rağmen, akıcı bir dille Luther Standing Bear’ın bunca kitabı yazabilmesi büyük başarıdır. Günümüzün Kızılderili yazarları Vine Deloria Jr. veya M. Scott Momaday’in edebi üslubuyla yazılmış olmasalar da, bu eserin Amerikan Kızılderililerinin edebiyatının gelişimine önemli katkıları olmuştur. İlk kitabını ellili yaşlarda yazdığı ve belleğine dayandığı için bazı hatalar olsa da kitapları öneminden bir şey kaybetmemektedir.


Standing Bear, beyazların “vahşi” olarak düşündükleri insanların gerçekte ne olduklarını, nasıl yaşadıklarını, örf ve adetlerini tanıtmayı amaçlamaktadır. Land of the Spotted Eagle’ın önsözünde, “Lakatolar şimdi üzgün, sessiz ve yerinde sayan, bütün bakıyı gören insanların kaderinin acısını çekiyorlar. Bugün gördüğünüz Lakotalar bir zamanlar var olan Lakotalar’ın, kusursuz bakmazsanız, paramparça olmuş bir karikatürüdür” der. (xv-xvi) Kitabının sonunda ise Kızılderililere “vahşi” denmesi konusunda şunları söylemekten          geri kalmaz:
Fakat bunca yıldır Kızılderiliye vahşi denmesi onu vahşi kılmamıştır; bütün erdemlerinin inkâr edilmesi onu erdemlerinden yoksun bırakmamıştır ve ondan alınmaya çalışılan her şey karşısında gösterdiği direnç, onu kurtaran güç olmuştur ki, bunlar geciken adalet yerini bulduğunda ve Kızılderili eski haline döndüğünde, ihtiyaç duyduğunda onu ayakta tutacak şeylerdir (251).

My People the Sioux adlı kitabında çocukluğunu, daha sonra bufaloların kaybolması ile “kötü kokulu benekli bufalo” diye tanımladığı sığır etine ve hükümetin verdiklerine muhtaç olmalarını anlatır. Ekmek yapmayı bilmedikleri için verilen unu atıp torbalarından gömlek yaptıklarını, verilen yeşil kahve çekirdeklerinin kavrulması gerektiğini daha sonra öğrendikleri fakat değirmenleri olmadığı için taneleri çekemediklerini; kahve acı olduğu için ilaç olduğunu sandıklarını ve annesinin daha faydalı olması için daha acı olsun diye kahveye biber koyduğunu anlatır.


Standing Bear’ın anlattıklarına göre o günlerde “Bir Sioux için beyaz adam öldürmek şerefli değil, utanç verici bir şey sayılırdı. Bir soluk benizliyi öldürmek cesurca bir davranış olarak görülmezdi. Bize beyaz adamın bizden çok daha zayıf olduğu öğretilirdi” (6). Vahşilik ve saldırganlık timsaline dönüştürülen Sioux ve diğer Ova Kızılderilileri için saygı ve itibar kazandıran en büyük cesaret örneği “Vuruş yapmak” (count coup) idi. Antropolog George Bird Grinnell bunu şöyle açıklar:
Çok iyi tanıdığım ova kabileleri arasında -bu hiç tanımadığım diğer kabileler için de geçerlidir- elinde tuttuğu bir şeyle veya bedeninin bir bölümüyle rakibine dokunarak düşmanla doğrudan kişisel temas sağlamak, gösterilebilecek en cesurca davranıştı... (Bilindiği şekliyle bu) yaşayan, yaralanmış bir adama              -dokunarak veya çarparak- darbe vurmak ve onu öldürmemek(ti) ve bu çok sık yapılıyordu... Belirli uzaklıktan yaralayabilecek bir silah taşımadan muharebeye girişmek, bir adamın cesaretinin delili kabul ediliyordu. Mızrak taşımak, ok ve yay taşımaktan; küçük bir balta veya savaş sopası taşımaksa mızrak taşımaktan daha itibarlıydı; en cesurcasıysa, yanına kırbaç veya -bazen darbe sopası olarak adlandırılan- uzun bir daldan başka bir şey almadan savaşa girmekti      (Stannard 181).

Luther Standing Bear cesaretini göstereceği için gönüllü olarak gittiği Pennsylvania’daki Carlisle okulunu uzun uzun anlatır. 1879 yılında açılan bu okul, Kızılderili devlet okullarına model oluşturdu. Bu okul, aslen orduda subay olan Richard Henry Pratt’in eseriydi. Pratt, devletin Kızılderilileri eğitmek için daha fazla çaba göstermesi gerektiğini düşünüyordu. Kızılderili kültürünün bütün izleri yok edilmeli, beyaz adamın kültürü onun yerini almalıydı. Bir başka deyişle, Kızılderililer beyazlaştırılmalıydı. Asker olmasına rağmen, okul müdürü olan Pratt, yirmi dört yıllık görevi süresince Kızılderililerin eğitimi konusunda etkin oldu.    Standing Bear’ın da anlattığı gibi, Pratt çocuklar tarafından sevilen, sayılan bir kişiydi. Doğuya tren yolculuğu, sıra sıra küçük evler, gürültücü beyaz kalabalıkların merakı onun için sıra dışı bir şeydi. Okul, yeni giyim tarzı,yeni yiyecekler, kurallar ve kısıtlamalar zor bir alışma sürecini gerektiriyordu. Güvenli aile ortamlarından ve kültürlerinden uzaklaştırılan Kızılderili çocuklar, eğitmenlerini onların dilini konuşamadıkları için iletişimin bile zor olduğu, tamamen yabancı beyazların dünyasında buluyorlardı kendilerini. Standing Bear uyum sağlamakta başarılı oldu.
Carlisle’da “uygarlaştırma” süreci giyeceklerle başlıyordu. Mokasen ve battaniye giyen Kızılderili çocuklar uygarlaştırılamazdı! Beyazların giysileri içinde Standing Bear kendini hiç rahat hissetmiyordu. Deri çizmeler ise acı çektiriyordu. Yalınayak dolaşmayı çok istiyorlardı ama üşütecekler diye uyarılıyorlardı.


Bu bizim için yeni bir uyarıydı. Çünkü annelerimiz hiçbir zaman bize soğuğa dikkat etmemizi söylememişlerdi ve çocukken makosenlerimizle karla dolu çadıra girdiğimi hatırlarım. Kayıtsızca ayaklarımdan çıkarır, karları temizler ve hiçbir hastalık düşüncesi olmadan ayaklarıma geçirirdim. Çünkü o zamanlar soğuk algınlıkları, nezle, bronşit ve la grippe nedir bilinmezdi. Fakat, bunları kısa zamanda öğrenecektik (Land 232).

Onu en çok rahatsız eden şey ise, kışın giymeleri için verdikleri kırmızı pazen iç çamaşırlarıydı. Rahatsızlığı onun için “işkenceye dönüşmüştü.” Dayanabildiği kadar dayanan Standing Bear, çamaşırlarını çıkarıp teftiş zamanına kadar saklarmış. Kızarlar diye de gizlice giyermiş. Saçları da kesilmişti çünkü saçları “gizemli bir şekilde bizim gelişmemize engel oluşturuyordu” (232). Saçlarının kesilmesine çocuklar çok içerlerler, hatta Standing Bear’ın gözleri yaşlarla dolar. “Şimdi saçımı kesildikten sonra, aklıma yeni bir şey geldi. Artık Kızılderili olmadığımı fakat beyaz adamın taklidi olduğumu hissettim. Ve biz hâlâ beyaz adamın taklidiyiz” (My People 141).


Okulda çocukların kendi dillerini konuşmaları yasaktı. İngilizce bilmeyen akrabaları ziyarete geldiğinde izin alarak kendi dillerini konuşurlardı. Babası geldiğinde Standing Bear izin almadan kendi dillerini konuşmaz. Ayrıca çocuklara İngilizce isimler verilirdi. Standing Bear, tahtadaki listeden isim seçmesini bu bağlamda anlatır.
Nihayet Standing Bear evine döner. Evlerine dönen öğrenciler kendilerini iki kültür arasında buluyorlardı; ama hiçbirine tamamen kabul edilmiyorlardı. Bazıları iş bulamayınca tüm eğitim deneyimlerini reddederek “battaniyeye geri dönüyorlardı” (returned to the blanket), yani kendi kültürlerine sarılıp beyazlarınkinden tamamen vazgeçiyorlardı. Bazılarıysa şehirlerde kalarak beyaz toplumun üyeleri haline geliyorlardı.


Standing Bear, zamanının çok ilerisindeydi. Amerikan hükümetinin Kızılderili politikasını açıkça eleştiriyordu. Kızılderililerin beyazlardan öğrenecekleri çok şey olduğuna inanmakla beraber, beyazların da Kızılderililerden öğrenecekleri çok şey olduğunu belirtiyordu. Carlisle gibi okullarda eğitmenlerin her iki dili de bilmeleri gerektiğine inanıyordu, oysa bazı öğretmenler Kızılderili çocuklardan korkuyorlardı ve ayrıca İngilizce bilmeyenleri eğitmek konusunda deneyimsizdiler. Rezervasyonlarda Kızılderililerin önemli görevlere getirilmeleri gerektiğini, her birinde Kızılderili doktorların, hemşirelerin, mimarların, dişçilerin, avukatların, eğitmenlerin gerektiğini savunuyordu. İki dilde eğitimi vurgulamak dışında, Kızılderili tarihinin ve kültürünün öğretilmesini, Kızılderili kültürünün korunması gerektiğini belirtiyordu. Hollywood filmlerinde bile rol alan Standing Bear, sinema entüstrisinin Kızılderililere karşı ayrımcılığını, ekranda Kızılderili ve yaşamını yanlış tanıtmasını eleştiriyordu. Bufalo Bill’in Vahşi Batı Gösterisi’ne katılan Standing Bear, İngiltere’ye gidiş maceralarını kitabında anlatıyordu.


1887’de çıkarılan, Kızılderililere toprak tahsis ederek onları çiftçi yapmayı amaçlayan Dawes Kararı ile toprak sahibi olan eğitimli Standing Bear’ın toprak hakkını kazanması ve Amerikan vatandaşı olabilmesi için kendi işlerini yürütebilir diye yeterlilik kararı verilmesi gerekiyordu. Otobiyografisinde bunları elde edebilmek için zorlu çabalarını anlatır ve Ghost Dance (Hayalet Dansı) ile Wounded Knee (Yaralı Diz)’deki anılarını aktarır. Kızılderili tarihinin bir Kızılderili’nin perspektifinden sunulması, Luther Standing Bear’ın kitaplarını Sioux-beyaz ilişkileri açısından değerli belgeler haline getirmektedir.
Söz edilmesi gereken diğer önemli Sioux, Ohiyesa veya bilinen beyaz adıyla, Charles Alexander Eastman’dır. 1858 yılında doğan Eastman, on beş yaşına kadar avcı ve savaşçı olarak yetiştirilir. On yılda dört ayrı okulda okuyan bu çocuk, çok iyi İngilizce öğrenir. 1887’de Dartmounth, 1890’da Boston Tıp Okulu’ndan mezun olur ve Pine Ridge (Çablı Bayır) Kızılderili Bürosu doktor olarak görev yapmaya başlar. Silah seslerini duyan Eastman, Yaları Diz katliamı sonrası kurtulabildiği kadar insanını kurtarır. 1902-1918 yılları arasında on bir kitap yazan Eastman, zamanının en ünlü yazarı olur. Kitaplarında Sioux mitolojisini, geleneklerini ve tarihini anlatarak Kızılderili kültürünü tanıtmayı, önyargıları yok etmeyi ve Kızılderililerin hak ettikleri saygıyı görebilmelerini sağlamayı amaçlamaktadır. Dilimize de çevrilen ilk kitabı Indian Boyhood (1902) (Kızılderili Çocukluğu), sözlü geleneklerine bağlı kalarak kaleme aldığı anılarıdır. Eserleri belge niteliği taşıyan Eastman da, Standing Bear gibi, o yıllarda insanlarının yaşamlarını etkileyen değişimi anlatmaktadır. Ancak, bu değişim Ova Kızılderilileri açısından olumlu olmamıştır.
Kuzey Amerika Yerlilerinin geçmişteki yaşantısı, yabanıl yaşam süren pagan toplumların yaşantılarına dair kusursuz bir örnektir. Onların fiziksel yapıları olağanüstü, zekâları son derece keskindi; ama artık Kızılderililer, geçmişte o özgür ve doğayla uyumlu yaşayan bireyler değiller. Özel yerleşme bölgelerinde varlıklarını sürdüren bugünün yerlileri, sadece birer tablo-geçmişin kurgusal birer kopyası (Charles A. Eastman 15).

Ova Kızılderilileri ölüm kalım savaşı verirken, Wokova adında bir Mesih son umutları oldu ve 1888’de Hayalet Dansı diye yeni bir din Kızılderililer arasında hızla yayılmaya başladı. Beyazların Jack Wilson adını verdiği Wovoka, insanlarına barış ve umut mesajları veriyordu. Kendine İsa diyecek kadar ileri giden Wovoka, atalarının geri döneceğini, eski yaşam biçimlerine kavuşacaklarını ve beyazların kaybolacağını söylüyordu.
Bu değişimi hızlandırmak için beş gün el ele tutuşarak dans etmelerini salık veriyordu (Bonvillain 81-83).
Wovoka’nın öğretileri barışçıl olsa da, giderek büyüyen Hayalet Dansı hareketi beyazları korkuttu. Üstelik 1890 sonlarındaki Sioux isyanı ile aynı zamana denk geliyordu.
Kasım ayı ortalarında, Hayalet Dansı öyle yaygınlaşmıştı ki, bütün öteki işler hemen hemen durmuştu. Hiçbir öğrenci okuluna gitmiyordu. Dükkânlar bomboştu. Küçük çiftliklerde hiçbir işe bakılmıyordu. Çamlı Bayır temsilcisi durumdan ürkerek Washington’a bir telgraf çekti: Kızılderililer kar altında çılgınca dans ediyor... Korunmaya muhtacız (Brown, 381).

Hayalet Dansı’nın trajik sonucu 29 Aralık 1890 tarihindeki Yaralı Diz katliamı oldu. Askerler Kızılderililerin silahlarını toplama emri almışlardı ve sadece birkaç tüfek buldular. Gerginlik artarken bir Kızılderili ile bir asker arasında çekişme sonucu patlayan silah ile askerler ateş açtı. 200 kişi, kadın, erkek ve çocuk katledildi. Kurşun geçirmez diye bilinen “hayalet gömlekleri” insanları koruyamamıştı. Kara Geyik (Black Elk) gördüklerini şöyle anlatıyordu:
İşte böylece her şey bitmişti... İhtiyarlık yaşamın şu yüksek tepesinden şimdilerde geriye dönüp baktığımda, kuru derenin eğri büğrü yamaçlarında etrafa dağılmış bir yığın kesilip biçilmiş çocuğu ve kadını genç gözlerimle görmüş olduğum zamanlardaki kadar net olarak hâlâ görebilmekteyim. Ve orada, kanlı çamurlar içinde daha başka bir şeylerin de ölmüş olduğunu ve şiddetli yağan karlar altında gömülü kaldığını görebilmekteyim ben şimdi. Bir milletin rüyası can vermiş bulunuyor orada. Güzel bir rüyaydı o (261).

Umutlarını bağladıkları Hayalet Dansı dini, eski yaşam biçimlerini geri getiremedi. Kızılderililer için yeni yaşam biçimine teslim olmak dışında bir seçenek kalmadı. Bu anlamda Yaralı Diz, Kızılderililerin sembolik sonu oldu. Böylece 1490’lardan 1890’lara kadar süren 400 yıllık soykırım Kolomb ile başladı, Yaralı Diz ile son buldu.
1968 yılında Minneapolis’te kurulan militan grup “Amerikan Kızılderililer Harekâtı” (American Indian Movement-AIM) en çok yankı uyandıran eylemlerini, Şubat 1973’te Çamlı Bayır Rezervasyonundaki Yaralı Diz’i işgal ederek gerçekleştirdiler. Bu, Kızılderililerin varlığını ve süregelen egemenliğini göstermek amacını taşıyan bir eylemdi, ancak az daha FBI ajanları, rezervasyon lideri ve işgalciler arasındaki karşılaşma tarihin tekrarına yol açacaktı            (Feest 434).

Bu işgal Kızılderililerin yok olmadığının göstergesiydi, üstelik 1890’dan bu yana sayıları artmıştı.
1990’da, Yaralı Diz’in 100. yılında katliamı anmak üzere bölgeye giden atlarına binmiş Kızılderililer, acı veren geçmişlerini geride bırakmışlardı. 1970’lerden günümüze Kızılderililer kaybettikleri toprakları geri almak, kalan topraklarını korumak için mahkemelerde mücadele etmişlerdir. Yüzlerce Kızılderili avukat hukuki yollarla insanlarının hakkını aramak için çaba sarf etmektedir. İstedikleri gibi ibadet hakkını, kutsal saydıkları yerleri, anlaşmalarla elde ettikleri haklarını kaybetmemek için uğraş vermişlerdir ve başarılı olmuşlardır.



Meldan Tanrısal
Doğu Batı Dergisi
(Bir Zamanlar AMERİKA)
Sayı 32, Temmuz 2005, sf. 11-33

KAYNAKÇA
 - Ballantine, Betty ve Ian Ballantine, ed. The Native Americans: An Illustrated History. Atlanta: Turner Publishin, Inc. 1993.
 - Bonvillain, Nancy, ed. Native American Religion. New York: Chelsea House Publishers, 1996
 - Brown, Dee. Kalbimi Vatanıma Gömün. Çev. Celal Üster. İstanbul: e Yayınları, 1973.
 - Deloria, Vine Jr. Custer, Died For Your Sins. New York: Avon Books, 1969.
 - Eastman, Charles E. Kızılderilinin Çocukluğu. Çev. Tuba Geyikler. Ankara: İmge Kitabevi 2002.
 - Erdich, Louse. Tracks. New York: Henry Hold and Co., 1988.
 - Ewers, John C. “Horsemen of the Plains” in The World of the American Indian, Washington D.C.: National Geographic Society, 1989.
 - Feest, Christian, ed. The Cultires of Native North Americans, Cologne: Könemann Verlagsgesellschaft mbH, 2000.
 - Hittman, Michael. Wovoka and The Ghost Dance. Lincoln: University of Nebraska Press, 1997.
 - Hurtado, Albert L. ve Peter Iverson ed. Major Problems in American Indian History. Lexington. Healt and Co. 1994.
 - LaFarge, Oliver. A Pictorial History of the American Indian. New York: Crown Publisher, Inc., 1956.
 - McLuhan, T.C. Yeryüzüne Dokun. Çev. Ece Soydam, Ankara: İmge Kitabevi, 1994.
 - Neihardt, John G. ed. Black Elk Speaks: Being the Life Story of A Wholly Man of the Oglala Sioux. Çev. Ünsal Özünlü. İmge Kitabevi, 1998.
 - Norton, Mary Beth, et Al., ed. A People and a Nation: A History of the United States. 2 cilt, Boston: Houghton Mifflin Co., 1994.
 - Pretty-Shield. Pretty-Shield: Medicine Woman of the Crows. Lincoln: University of Nebraska Press, 1974.
 - Standing Bear, Luther. My People the Sioux. Lincoln: University of Nebraska Press, 1975.
 - Standing Bear, Luther. Land of the Spotted Eagle. Lincoln: Universty of Nebraska Press, 1978.
 - Stannard, David E. Amerika’nın Soykırım Tarihi. Çev. Şaban Bıyıklı. İstanbul: Gelenek Yayıncılık, 2004.
 - Takaki, Ronald. Iron Cages: Oxford University Press, 1979.
 - Utley, Robetr M. The Last Days of the Sioux Nation, London: Yale University Press, 1963.
 - Utter, Jack. American Indians. Lake Ann: National Woodlands Publishing Co., 1993.
 - Walker, Bryce ve Jill Maynard, ed. Through Innian Eyes. New York: Readers’s Digest Association, Inc. 1995.
 - Weaver, Jace, ed. Defending Mother Earth: Native American Perspectives Environmental Justice, New York Orbis Books, 1996.
 - Zinn, Howard, Öteki Amerika. Çev. Seyfi Öngider, İstanbul: Aykırı Yayıncılık, 2000

Hazırlayan: Fatma Ocak

Henüz yorum yapılmamış.

* İşaretli tüm alanları doldurunuz.

window.dataLayer = window.dataLayer || []; function gtag(){dataLayer.push(arguments);} gtag('js', new Date()); gtag('config', 'UA-57160306-1');
window.dataLayer = window.dataLayer || []; function gtag(){dataLayer.push(arguments);} gtag('js', new Date()); gtag('config', 'UA-57160306-1');