Sosyal Medya

Dünya

'ABD’deki Örgütler İdealimdeki Din-Devlet İlişkisini Yansıtıyor'

Deniz Baran gerçekleştirdiği röportajında, ABD’de uzun yıllar geçirmiş hem akademik (kendisi siyaset bilimi alanında akademisyen) hem sivil toplum düzleminde faaliyetlerin içerisinde yer almış Halil İbrahim Yenigün ile Amerika’da ki Müslüman gençliği, üniversiteleri ve sivil toplum hareketlerini derinlemesine bir şekilde ele alıyor.



Bismillah…  

Evvela şunu sorayım abi: Şu an ne yapmaktasın?

- Şu an Almanya, Berlin’de bulunan Forum Transregionale Studien'de postdoktora yapmaktayım.

Geçmişte uzun süre ABD’de kaldın. Bu dönemde kısaca bahseder misin?

- ABD'ye ilk defa 2001 yılında doktora çalışmalarım için gittim. Önce Teksas'ta, Texas Tech Üniversitesi'nde yüksek lisansımı bitirdim, sonra Virginia Üniversitesi'ne geçtim ve doktoramı orada tamamladım.

Malum, bizim bu röportajı yapma sebebimiz olan yazı dizisinin bağlamı Amerikalı Müslümanlar ile alakalı ve senin de ABD’de geçirdiğin yıllardaki tecrübe ve gözlemlerinden istifade edebileceğimiz sorularla devam etmek istiyorum.

Önce ABD’ye adım attıktan sonra oradaki Müslüman cemaate uyum sağlama sürecinden başlayalım…

- Ben biraz geçmişe dönüp anlatayım istersen. Benim gittiğim şehir, Teksas'ın batısında ufak bir kasabaydı ve bir arkadaşım vasıtasıyla orada Nazmul adında bir Bangladeşli beni karşılayacaktı. Yani ABD'ye attığım ilk adımda Amerikalı Müslüman cemaatinin içinde buldum kendimi. Havaalanına indiğim zaman sarıklı, şalvar kamızlı bir altkıta Müslümanı beni bekliyordu. Bu benim için çok güzel bir his olmuştu. Tabii ABD'de çok daha farklı bir yapı var diye düşünmüştüm ama sonradan görecektim ki şehirdeki tek kişi oydu. Arkadaşım, Tebliğ Cemaatindendi. Oradan ayrılana kadar da en iyi arkadaşım o olacaktı. Beni ilk defa Cuma'ya götüren, sonra okulun hemen yakınında The Small Mosque dediğimiz köhne evde vakit namazlarına birlikte devam ettiğimiz arkadaşım da oydu.

Oradaki ilk Cuma namazı da heyecan vericiydi benim için. Ümmetin ne olduğunu mücessem halde gördüğümü hissetmiştim. İmamımız zaten Muhammed Muhtar Şankıti idi. O zaman Türkiye'de bilinmezdi. Sonra Mısırlı bir ağabey ile tanıştık. O da beni hem arabasıyla alışverişlere hem camiye, özellikle ilk Ramazanımızda teravih için her gün büyük camiye götürürdü. Benim İslâm'ın tertemiz bir ruhla ve hissiyatla, başka hiçbir bağ olmaksızın tam bir ümmet olarak yaşadığım yer orasıydı. Hâlen de benim için yeri çok müstesnadır.

Siyahi bir komşum vardı, Akeel adında. O da bir ara hapse girdi çıktı ben oradayken. Beni Nazmul daha ilk geldiğim kış Atlanta'daki bir Tebliğ hurucuna götürdü. 10 gün orada cami cami gezip etkinlikler yaptık. Ondan sonra 2002 ve 2003 yazlarında da aynı şekilde içtimalara gittik.

2002-2003 dönemiyle de Muslim Student Association (MSA) tecrübem başladı. O yıl yönetime girdim. Bir yıl sonra arkadaşlar başkan olmamı istediler ve son dönemimde başkanlık yaptım. O da çok güzel bir tecrübe oldu benim için. Zaten ISNA ve CAIR gibi kurumların kökeninde hep MSA vardır. Çekirdek örgütlenme odur. Tabii bahsettiğim, göçmen Müslümanlar için. Yerli Müslüman diyebileceğimiz siyahilerin örgütlenmeleri çok daha gerilere uzanıyor.

MSA'de neler yaptınız?

- MSA'de uluslararası öğrenci ağırlığı vardı. Göçmen çocukları da vardı ve birlikte çok güzel faaliyetler yapıyorduk. Konuşmalar düzenledik. MSA'in, güney bölgesinde ISNA konferansına paralel bir konferansı vardı. Oraya katılım düzenledik. Jeffrey Lang gibi çok sevdiğim insanları dinleme şansım oldu. İslâm'da İsa paneli yaptık mesela. Students for Social Justice ile ortak bir şekilde Cenin belgeseli gösterimi yaptık. Sonra onlarla yine ortak bir şekilde Irak işgali arefesinde ortak panel düzenledik, orada konuşmacı oldum.

Ama en çok ses getiren faaliyetimiz Fast-a-Thon oldu. Yeni gelen öğrenciler için yardım timi hazırladık, onları havaalanından almaya, İslâmî hayata oryantasyona kadar birçok destekte bulunduk ve onları ilk geldikleri andan itibaren aramıza almaya çalıştık. Fast-a-Thon çok güzel bir sosyal adalet-dayanışma-İslâm'ı ve orucu anlatma şansıydı. Şöyle yapıyorduk: İlan ettik kasabalıya, Ramazan'da bir Cumartesi günü herkesten bir gün oruç tutmalarını istedik. Oruç tutacak her bir kişi için biz de oradaki "food bank"a belli bir miktar bağışta bulunacaktık. İftar için de bir okulun kafeteryasını ayarladık. Oraya farklı Müslüman ülkelerden gelen herkes yerli kıyafetini giyerek, kendi yöresel yemeğini pişirerek geldi. Katılanlar yemeklerini yediler. Biz İslam'dan, oruçtan, sosyal adaletten ve dayanışmadan bahseden bir sunum yaptık.

Amerikalı Müslümanlar denince birçoğumuzun akla ilk gelen şey, demin de zikrettiğin, geniş çaplı bir örgütlenmeye sahip olan CAIR, ISNA, ICNA gibi kurumlar. Bu kurumlara dair genel yorumların nelerdir?

- Ben genelde bu kurumları önemli çok önemli buluyorum. İdealimdeki din-devlet ilişkilerini yansıtıyor, dinin devlet vesayetinde olduğu Türkiye ve diğer hemen her Müslüman çoğunluklu ülkeye nazaran önemli bir model ortaya koyduklarını düşünüyorum. Hele ki diasporik örgütlenme dediğimiz, Almanya gibi ülkelerde görülen ve çok gayrı İslami bulduğum dışarıdan kontrol araçlı örgütlenmelere nazaran sahici İslami yapılanmalar olduğunu düşünüyorum.

Bu cevap çok ilgi çekici oldu…

- Benim oradaki son yıllarımda da ilk zamanlarda para ihtiyacı dolayısıyla Körfez zenginleri ile geliştirilen sağlıksız ilişkilerden büyük ölçüde kurtulmuş bir yapılanmaya doğru gidiyordu bu kurumlar. Zaten ABD'deki Müslümanlar ortalama olarak zengindir. Doktor ve mühendislerin ciddi yekûnu vardır. Ama başlangıç aşamalarında cami inşası ihtiyacı için bu zenginlere çok bel bağlandı. Onlar da Vahhabiliği yaymak için bunu fırsat olarak kullandılar ve bu yolla bir Selefiliğin yayılması söz konusu oldu. Ama Amerikalı Müslümanlar zamanla bunun dışarıdan bir nüfuz ve vesayet aracına dönüştüğünü fark ederek giderek bağımsızlığını sağlamaya çalıştılar.

Diğer bir husus ise tabii ki mezhep durumları... ISNA hâlen Sünni ağırlıklıdır. Ama bu noktada da güzel teşebbüsleri olmuştur. Özellikle Suud tesirindeki camilerle veya kişilerle yayılan Şii karşıtı mezhepçiliğe karşı birliği, beraberliği vurgulayıcı çalışmaları, taahhütnameleri olmuştur. Bu zaten 2. nesil Müslümanlar için sorun olmaktan çoktan çıkmak üzereydi. Yani sosyolojik değişim bu yoldaydı. En son durumu ise çok takip etmedim.

Diğer bir husus da siyah hareketi hususu. Göçmen Müslümanların müzmin bir sorunları var. Çok daha muhafazakârlar yerli siyahilere nazaran. ABD'ye gelip orada zenginlik bulunca geniş anlamıyla ABD liberalizmini çok içselleştirenler, idealize edenler olmuş. Orada siyahi Müslümanların başından beri köle olarak bulunduğu gerçeğini gözden kaçıran bir tarzları da olmuş zaman zaman. Göçmenlerin yerli Müslümanlarla en önemli entegrasyon çabaları, W.D. Muhammed’in (Elijah Muhammed'in oğlu) ISNA'ya katılması ve ISNA çizgisinde bir İslâm'ı benimseyip taraftarlarına benimsetmesi ile olmuştur sanıyorum.  Siraj Wahhaj, Zaid Shakir gibi isimler de çok önemli bu noktada. Ama bunun dışında göçmen Müslümanlarla kaynaşamayan çok Müslüman da var. Özellikle siyah mahallelerinde "ben Müslümanım" diyen ama camiye bir kez uğramayan, oradaki göçmen ortamında kendini yabancı hisseden çok Müslüman olduğunu söylemişti önde gelen bir siyah Müslüman tanıdığım. Kasabamızda belediye başkanlığına aday olmuş bir kardeşimizdi bu. Hem de siyah mahallelerinde oturuyordu. Benim komşum Akeel de mesela öyleydi. Hatta bir seferinde bir Tebliğ heyetini ona getirmiştim ve din konusunda daha bir samimi muhabbetimiz olmuştu. Onlar mesela anladığım kadarıyla dini cemaatlerin sayısı anketlerle çıkarılırken radar dışında kalıyor.

Yine de ISNA, siyah Müslümanların bir kesimini göçmen Müslümanlarla entegre ettiği için bu konuda belli bir başarıya sahip. Suud'dan bağımsızlaşma yolunda da ciddi mesafe aldı.

ABD’deki İslami topluluklarla akademik dünyanın kesiştiği noktalar nelerdir? Benim Türkiye’ye dair kişisel gözlemim şu: İslami faaliyetleri sürdüren hareket ve toplulukların teorik altyapısı genelde zayıf kalıyor, fazlaca pratik odaklı gidiyorlar. Mesela birçok platformun, derneğin vs. akademiyle yahut düşünce üreten başkaca odaklarla bağı çok zayıf gibi duruyor.

- ABD’de akademik dünya ile popüler İslam pek kesişmiyor. ⁠⁠⁠⁠Sözgelimi, ben ilk gittiğimde Harun Yahya'yı sıkı takip eden bir Amerikalı Müslüman cemaati buldum. Camilerde elbette Türkiye'deki imam ortalamasının çok üzerinde bir imam profili var ve onların din üzerine sohbetleri önemli oluyor. Düşünün mesela Muhammed Şankıti ile birlikte çok ders yapmışızdır. Her bir caminin bir tüzel kişilik olması, kendini farklı farklı modellerde yönetmesi, bazı durumlarda civarlardaki üniversitelerdeki Müslüman hocalardan destek alması güzel bir katkı oluyor. O gibi zeminlerde buluşmalar oluyor. ISNA gibi kurumlarda da iki zemin kesişiyor.

Fakat onun haricinde bu iki alan biraz farklı tellerden çalıyorlar. Bir husus daha var dikkatimi çeken: ABD'de biliyorsunuz Türkiye'nin aksine insanlar bilgiyi üniversitelerde edinir. “Üniversitede diploma alalım, sonra İLEM, Bilim ve Sanat Vakfı gibi yerlerde gidip seminerlerde bize çok şeyler katan bir şeyler öğrenelim” gibi bir durum yoktur. Müslüman öğrenciler de “Islamic Studies” bölümü olan üniversitelerde mutlaka İslam dersleri alıyor ve akademik İslâm'a hemen dalıyorlar şeklinde bir gözlemim oldu.

Bunun dışında camilerde “halaqa”lar oluyor. Yine çocuklar için “Sunday school” oluyor. Ben hem Lubbock'ta hem de Charlottesville'de Sunday school hocalığı yaptım. Lubbock'tayken çocuklara İngilizce dini bilgiler okuturdum, Charlotesville'de o sıra yeni gelmiş Ahıskalı mülteci çocuklarına Kur'an ve temel dini bilgileri Türkçe okuttum. Güzel tecrübelerdi benim için. Tabii camilerdeki iktidar yapıları çok değişken oluyor. Bazı camiler mezhepçiliğe kurban gitmiş oluyor. Özellikle Selefiler mescidleri ele geçirip Sufileri, Şiileri veya dört mezhep bağlısı diğer Müslümanları bastırabiliyorlar. Benim Lubbock'taki cami tecrübemde bu sorun hemen hiç yoktu. Bir doktor kodaman ekibi camiyi inşa etmişler ve yönetimi de oligopolize etmişlerdi ama onun dışında çok açık fikirlilerdi. Mesela çok muhterem bir hocamız vardı üniversitede, arada bayram namazlarını o kıldırırdı. Saddam'dan kaçmış bir Iraklı olduğunu bilirdim ama bilmediğim bir şey vardı ki onu da o ayrıldıktan sonra öğrendim: Şii imiş. Kimse de bunu sorun etmemişti ve bu çok güzeldi.

Gelgelelim Virginia'daki camide üniversitemizin İslami araştırmalar hocası olarak şehrin çok eski mukimi ABD Müslümanları arasında önde gelen bir isim olan Abdulaziz Sachedina Hocam da camiyi teslim alan Vahhabiliğin kurbanı oldu. 20 küsur yıldır arada Cuma namazlarını kıldırırken birkaç yıl önce gelen birkaç Vahhabi'nin Şii aleyhtarı söylemleri cemaati allak bullak etmeye yetmişti. Hoca tam Cuma kıldıracakken "Sen Şii’sin, arkanda namaz olmaz” diye çekiştirilince adam da çok üzülüyor, öfkeleniyor, bir daha da camiye gelmedi sanırım. Ben de o camide yönetim kurulu üyeliği yaptım ve bütün mesaimi neredeyse Şii-Sünni bölünmesi olmasın diye uğraşmaya adadım. Orada Türkiyeli Müslümanların özellikle önemli bir rolü vardı. Şii-Sünni ihtilafında o yıllar Türkiye keskin bir yerde olmadığı için iki taraftan da insanlar bize roller biçiyorlardı. Ama tabii ne kadar uğraştıysak da olmadı. Hatta öğrencileri de harekete geçirmeye çalışmıştım ama o da olmamıştı. MSA'deki gençler ise o sorunları çok güzel aşmışlardı. Başkan Şii de Sünni de olabiliyordu. Erkek-kadın ilişkilerinde çok daha denklik vardı. Camilerde biliyorsunuz kadınlara ayrılan yer de hep tartışılan, müzakere edilen, uğraşı verilen bir konudur.

Nereden geldik buraya, halk İslam'ı-akademik İslam… Evet ISNA gibi yerlerde kesişimler olur. Mesela Hamza Yusuf gibi profesyonel hatipler vardır, bir yıl öncesinden ciddi paralarla çağrılabilir bunlar, cemaatler bunları çağırmak için fonlar bulmaya çalışır. Bu cami, etrafında gelişen dini söylemle irtibattadır. Bir de akademik söylem vardır ki eğer cami ile üniversite arasında temas zayıfsa ayrışma daha çok olur.

Senin gözlemine hem katılıyorum hem katılmıyorum. Şöyle ki:

Aslında cemaat aktivizmini zaten cami etrafındaki kişiler götürüyor. O noktada  üniversitelerden de destek alıyorlar. ABD'ye esas ağırlığını veren  şey, kasaba yapısı. Buralarda etnik mezhebi vs. bölünmeler de daha az. Zaten Müslüman sayısı da az. Ama büyük şehirlerde her etnik, mezhebi grup ayrı telden çalabiliyor. Büyük şehirlerde önde gelen büyük camiler hariç dediğin durum çok var. Sürüyle etnik cami var, bunlar genelde diasporik cemaat olarak kendi içine kapanık yaşayıp gidiyorlar. Kültür merkezi hüviyetindeler. Daha çok Almanya'daki durum gibi.

CAIR ise biraz farklı. MAZLUMDER gibi hak arama ve ayrımcılık gibi konulara has bir yapı. Ama ISNA, MSA gibi yapılar kitle örgütleri mahiyetinde. IIIT ile MSA ve ISNA kökence aynı insanlara dayanıyor. IIIT bu noktada akademik İslam'ı biraz daha geniş kamuoyuyla buluşturuyor. Bir de Center for Islam and Democracy, AMS gibi daha çok lobi örgütlenmeleri diyeceğimiz yapılar var. Bunları tabii Türkiye, Körfez ülkeleri gibi ülkelerin nüfuz kazanmak için kurduğu yapılardan tamamen ayrı tutuyorum. Onlar yabancı hükümetlerin çıkarlarını kollayan yabancı örgütler hüviyetinde. Onları İslami faaliyet değil politika faaliyeti şeklinde değerlendiriyorum. Amerika'da cami ve MSA'e devam eden, oralardan yetişip üniversite okuduktan sonra bahsettiğin tarz Müslüman cemaati aktivizmine (siyasi aktivizm dahil) katılan bir kesim var. Oranlarını tahmin edemem ama benim aynı isimleri bu yerlerin hepsinde birden görmüşlüğüm de vardır. Mesela Louay Safi ile AMSS-IIIT çevresinde tanıştım, sonra görüştüğümüz ortamlar ISNA ortamları oldu. En son da Suriye devrimi başladığında  muhalefetin ABD'deki ayaklarından biri olarak görev aldı. Yani hem akademik İslam hem cemaat aktivizmi hem de siyasi aktivizm-lobicilik arasında dolaşan bir aktivist kesimden bahsedebiliyoruz.

Nation of Islam adının öne çıktığı bir siyahi Amerikan Müslüman hareketi de var, daha yerli denebilir... Bunlar mı sokaktaki Amerikalı Müslümanların gündemini belirlemede daha ağır basıyor yoksa ISNA, CAIR gibi demin zikrettiğimiz hareketler mi?

- Nation of Islam’ın kulvarı tamamen farklı. Ana gövde ile kaynaşmış değiller. Tabii ki daha yerliler.

Şu kısmı çok bilmiyorum: Müslüman protest sokak kültürü ne şekilde işliyor? İkinci nesil göçmen çocukları bunlara dahil olabiliyor mu? Az evvel dediğim gibi, ABD göçmenlerinin Avrupa göçmenlerinden farkı, başarı hikâyelerinin çoğunlukta olması. Çok sayıda yüksek eğitimli, varlıklı bir kesim var. Çok daha sonra gelen mülteci göçmenlerde ise Avrupa’ya daha çok benzeyen daha farklı bir profil oluştu. Mesela Somalililer bizim kasabada bile çok entegre olamamıştı. Halbuki Afganların çoğu çok seri bir dikey hareketlilik içerisindelerdi. En son uğradığımda da benim okuttuğum Ahıskalıların da çoğunun okullarını bitirip üniversiteye devam etmediğini üzülerek müşahede ettim. Buralarda siyahlarla, Hispaniklerle, diğer mülteci ve göçmenlerle ortak sınıfsal temellerde daha çok kaynaşma olabiliyor. Protest bir kültür elbette çıkabilir ama durum şu an tam olarak nedir bilmiyorum.

Ben tabii her zaman varlıklı, tuzu kuru, Amerikan rüyasını yaşamakta olan Amerikalı Müslümanların muhafazakârlaştırıcı tesirine karşı tedbirli olmayı savunurum. 2000 yılında Bush'a oy verme hikâyesi böyle bir şeydi. Filistin vaadi ve aile değerleri üzerinden Müslümanları içerme (co-opt etme) faaliyeti gibi bir durum oldu. Bu durum, oranın kaç yüz yıllık yerlisi siyah Müslümanların bütün tecrübelerine zıt bir şeydi ve onların konumunun gözetilmesi benim için çok daha önemli.

Peki, American Journal of Islamic Social Sciences (AJISS) deneyiminden yola çıkarsak Amerika’daki İslami perspektifli yayın dünyasını ne seviyede görüyorsun?

- ABD'deki İslami perspektifli yayın dünyasını da birkaç segmente ayırmak zorundayız diye düşünüyorum.  Evvelden de camiiler ve örgütlenmeler bağlamında temas ettiğimiz gibi, İslâm'ın akademik ve popüler yüzlerini ayırmak durumundayız. Mesela Harun Yahya'nın, Gülen grubunu kıskandıracak seviyede popüler literatüre girdiğini şaşkınlıkla gözlemiştim. Amana Publications diye yayınevleri var. Şimdi kitap piyasası, malum, çok daha farklı örgütlenmiştir ve okuyucu davranışı da Türkiye'deki gibi değildir ABD'de. İnsanlar “generalist” diye tabir ettiğimiz şekilde “genel kültürcü” değildir. Bir konuda uzmanlaşmak isterler ve o alanda  derinleşirler, okurlar. Her şeyden biraz bilen ama hiçbir şeyi iyi bilmeyen Türkiyeli genel kültürcü okuyucudan farklıdırlar bu bakımdan. Entelektüel bilgi, ortamlarda havamız olsun diye tüketilen bir şey değildir pek. Dolayısıyla akademik İslâmî literatürü zaten üniversite kitabevleri basar.

Bir de alt kıtada İngilizce basılan mebzul miktarda literatürü ABD'de de bulabiliyorsunuz. Kutub'un bizim dersimizde de okuduğumuz “Yoldaki İşaretler”i böyle adı duyulmadık bir yayından gelen bir nüshaydı mesela. Onlar iyi bir İslâmî yayın kaynağı oluyor ve büyük dağıtımcılar bunları hem kendi sitelerinden hem Amazon'dan okuyucuya ulaştırıyor.

Şimdi her şeyin başında Kuzey Amerika'nın yapısal karakteri her konuyu değerlendirirken aklımızda olmalı. Çok büyük bir coğrafyada çoğu ufak ufak kasabalarda ve şehirlerde ama her biri benzeri standartlarda yaşayan bir kitleden bahsediyoruz. Bizim gibi 2-3 şehre bütün ekonomik, kültürel faaliyetler toplanmış ve küçük şehirlerdekiler mahrumiyet bölgesinde yaşıyor gibi bir durum söz konusu değil. "Corporate America", ürünlerini zincirlerle her bir köşeye ulaştırıyor. Şimdi baktım en kalabalık 20 şehirde yaşayanlar toplam nüfusun ancak üçte birini teşkil ediyor. Çok fazla merkez var ABD'de, küçük kasabadakiler de ürünleri zincirler üzerinden temin ediyor. Kitap piyasasında da birkaç büyük zincir var; Borders, Barnes& Noble gibi. Buralara şimdiye kadar nadiren akademik İslamî literatürden bazı kitapların girebildiğini gördüm. Onun dışında Karen Armstrong, Reza Aslan gibilerin kitapları bolca giriyor. Bir de tabii ki “Kiterunner” gibi kurgu bestsellerlar Müslüman yazarlardan Amerikan okura ulaşabiliyor.

ISNA gibi mecralar aynı zamanda fuarlarıyla Müslüman alt-kültürünün yaşatıldığı yerler. Burada tekstil ürünleri dışında kitaplar da büyük bir yekûn teşkil ediyor. Tarık Ramazan gibi hem akademik hem popüler kesimde aynı anda bulunabilen isimleri dinleyebiliyor, aynı zamanda onların kitaplarını alabiliyorsunuz. Bunun dışında bizdeki gibi “Fatih'e gidip Ağaç'a, İnkılâb'a uğrayayım da kitap alayım” diyebileceğiniz bir yapı çok bulunmuyor. Bizde malum, kitabevleri, hareketlerin örgütlenmelerinde çok kilit bir fonksiyon üstlenmiştir.

Özgürlüğün nispeten çok daha fazla olduğu Kuzey Amerika'da kitabevi kitabevidir ve piyasa gereklerinde çok fonksiyonel değilse var olmaz bile. Nitekim ara ara internetten çok kitap sipariş ettiğim “islamicbookstore.com”u bir de yerinde göreyim diye onca uğraştıktan sonra bir depoyla karşılaşıp hayal kırıklığına uğramıştım. IIIT ve AJISS, bütün bu ortamda akademik İslamî literatürle popüler literatürü buluşturuyor. Aynı anda ikisinde de yer alabiliyor. Tıpkı Tarık Ramazan gibi… O açıdan önemli bir işlevde ama dediğim gibi çok ihtisaslaşmaya dayalı bir sosyal sistem var ABD'de. Ben ABD'ye gittiğimde bizde tartışılan (bilinen demiyorum, isimler ve kavramların bilinmeden boca edildiği) nice konunun orada hiç tartışılmadığını görünce çok şaşırmıştım. Her konuyu ihtisaslaşmış küçük çevreler tartışır. Camilerde genelde tartışılan konular mezhep konuları, bayram zamanları, zabiha (helal) et, din eğitimi, mezarlıklar gibi çok daha pratik konulardır. Bir de tabii ki "da'wa" (tebliğ) konusu, ayrımcılıklar konusu vs.

DEVAM EDECEK...

Henüz yorum yapılmamış.

* İşaretli tüm alanları doldurunuz.