Yazar : 227 Musa Şimşekçakan - Kâfirlerin Bölücülüğü ile Âlemin Yaratılış Amacının Uyuşmazlığı
27 Temmuz 2017 Perşembe

Kâfirlerin Bölücülüğü ile Âlemin Yaratılış Amacının Uyuşmazlığı

Musa Şimşekçakan

05-02-2017 15:43

Kâfirlerin Bölücülüğü ile Âlemin Yaratılış Amacının Uyuşmazlığı

-bir ayete anlam vermek, bağlamdan onay almak demektir-

 

İnanmak bir ihtiyaçtır. İnsanın fıtratında bulunan inanma ihtiyacı, onu neyi nasıl yapacağı hususunda mutlaka bir otorite edinmeye zorlar. Hiç kimse kendisini bunun dışında tutamaz. Ya Allah’a teslim olur, ya kendi arzularına ya da başkalarının keyfine.

 

Âlemin bir yaratıcının elinde şekillendiğini ve inşa edilirken belli bir amaç gözetildiğini kabul etmeyenler, kendi arzularını otorite edindikleri için yeryüzünde fesada yol açarlar. Çünkü bu alanda birbiriyle çekişen/çatışan binlerce otorite bulunur. Kişisel ya da toplumsal menfaatlerin farklılığı, insanlık âleminde pek çok otorite oluşturduğu için onları takip eden halklar, bölünüp parçalara ayrılır. Bu şekilde herkes kendi yazdığı kitabı okur ve menfaati neyi gerektiriyorsa onu yapar. Savaşların sebebi, bu ayrılıkçı yaklaşımlardır.

 

Sad suresinin tamamının bağlamından bu yazıda bahsedilmeyecektir. Ancak 27. ayete kadar ilerlenerek ilgili ayetle ne kastedildiği üzerinde durulacaktır.

 

Ele aldığımız ayet ve onun hemen hemen bütün meallerde verilen karşılığı, şudur:

“Göğü, yeri ve ikisi arasındakileri biz boş yere yaratmadık. Bu, inkâr edenlerin zannıdır. Vay o inkâr edenlerin ateşteki hâline!” 1

 

Okuyucunun bu ayeti doğru anlaması için metnin sonuna kadar surenin bağlamını takip etmesi gerekir.

 

Bismillahirrahmânirrahîm

 

1. Sâd. Düşün uyarılarla dolu bu Kur’an’ı!

 

Ayet, Kur’an’ın uyarılarla dolu olduğunu belirtir. Bunların en önemlisi çok tanrı edinmenin yol açacağı sorunlarla ilgilidir. Ve birazdan buna değinilecektir.

 

2 - 3. Fakat (bu uyarılara rağmen) inkâr edenler bir büyüklenme ve ayrılık(çı bir tutum) içindedirler. Onlardan önce kaç nesli yok ettik. Kurtulmayacaklarını anladıklarında nasıl feryat ediyorlardı.

 

İlk ayette dile getirilen uyarı, kâfirlerin kibir ve ayrılık içinde bulunmalarıdır.

Ayette geçen ( شِقَاقٍ ) “şikak” fiili ayrılık anlamındadır. Bu ayrılık ileride “Ne yani! Bu uyarı, içimizden ona mı indirildi?” ayetiyle birlikte açıklığa kavuşur. Kâfirlerin kibri (büyüklenmesi), halkı küçümsemeye yol açmaktadır. Toplumu servet ve soy esasına göre parçalara bölen bu kimseler, hemcinslerine karşı bir tafra ve ayrılık içinde olmakla itham edilmektedirler.

 

4 - 5. İçlerinden kendilerini uyaran birinin gelmesine şaşırarak kâfirler, “O (sadece) yalancı bir büyücüdür. Bütün ilahları (yok sayıp) tek bir ilah olduğunu mu iddia ediyor? Doğrusu, işte bu şaşılacak bir şey.” dediler.

 

Kibir ve ayrılık (bölücü tavır), birden fazla ilah edinmeye yol açar.

Özellikle toplumu yöneten ve yönlendirenlerin sahip olduğu kibir, halkın içinden çıkan birinin kendilerini uyarmasına tahammül edemez. Zira insan ilişkileri ve olması gereken düzeyi açısından ortaya konan bu uyarılar, onların yaptığı haksızlıkları deşifre eder.

 

Her kabile, kendi edindiği putu dinler. Elbette her put da kendi kullarının menfaatini gözetir. Buna göre her kabilenin kendi putu bir otoritedir. Onlar bu putları korur, o putlar da kavmin ileri gelenlerini besler. Nitekim her put, bir semboldür ve mevcut durumu meşrulaştırmayı amaçlar. Servet ve iktidarı muhafaza eder. Menfaatler otoriteleri çoğaltır, çok ilah (otorite) yaklaşımı da toplumun bölünmesine yol açar.

 

Üstte toplumda ayrılık (şikak) çıkarmak olarak nitelenen kibirli tavır, burada çok tanrıcılıkla birleşir. Çok tanrı anlayışı da milleti bölen ve parçalayan bir işlev üstlenir.

 

Mekke’de kabileler arasında yapılan savaşlar, bu parçacı yaklaşımdan kaynaklanır. Menfaat çatışmalarının dışında hiç birinin yeterince haklı bir sebebi yoktur. Bu gün de öyledir. Allah tek olduğuna göre insanlar hangi milletten, ırktan veya sosyal konumdan gelirse gelsin birbirlerine karşı bir üstünlüklerinin olmaması gerekir. Fakat sanki varmış gibi hareket ederler. Ve kendi karınlarını doyurmak dışında başkalarıyla ilgilenmez, hatta sorun çıkarmaya yeltenirler.

 

6 - 8. İçlerinden ileri gelenler; “Yürüyün, tanrılarınıza bağlılıkta direnin, şüphesiz yapılması gereken şey budur. Biz bunu diğer dinlerde de işitmedik. (Dolayısıyla) bu, bir uydurmadan başka bir şey değildir. Ne yani! Bu uyarı, içimizden ona mı indirildi?” dediler. Hayır, onlar (aslında) benim uyarılarıma karşı bir şüphe içindeler. Ama hayır, onlar, henüz azabımı tatmış değiller.

 

Tanrılara bağlılıkta direnmeyi emredenlerin ileri gelen mevki sahipleri (mele) olması, mevcut statükoyu koruma endişelerini gündeme getirir. “Ne yani! Bu uyarı, içimizden ona mı indirildi?” yaklaşımı da onların sosyal anlamda bir imtiyaz ve sınıfsal fark gözettiklerine ve kendi imtiyazlarını korumayan bir otoriteye itaat etmeyeceklerine işaret eder.

 

9 - 10. Yoksa kudret ve lütuf sahibi Rabb’inin rahmet hazineleri onların yanında mı? Yahut göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunan her şeyin hâkimiyeti onlara mı ait? Öyle ise sebeplere sarılıp da göğe yükselsinler (de hâkimiyet kursunlar) bakalım.

 

Kibirleri yüzünden toplumda ayrılık çıkaran bölücü tavır, çok ilah anlayışından beslenir. Zaten nasıl yaşanacağını dikte eden otorite çokluğunun, kaosa yol açacağı bellidir. Servet ve iktidarlarıyla imtiyaz elde eden bu kişilere sorulan soru onların halk nezdinde sorumluluk üstlenmediklerini deşifre eder. Buna göre toplumda herkes Allah’ın rahmetinden üstüne düşen payı alamamakta, sosyal ve ekonomik açıdan zulüm oluşmaktadır. Kabile asabiyeti, soy ve servetleriyle hemcinsleri arasında haksız yere yükselen bu kişilerin yeryüzünde sahip oldukları mallar, bu zulmü her geçen gün arttırmaktadır.

 

Ayette “rahmet hazineleri onların yanında mı?” denildiğinde konuya, toplumda mevcut refahtan payına düşeni alamayan üçüncü şahıslar dâhil olur. Zira içinde bulunulan yapı, belli bir grup insan dışında hiç kimseye rahmet dağıtamamaktadır.2

 

Allah’ın rahmet hazineleri yanlarında olmadığına ve toplumu ıslah edecek önerilerde de bulunamadıklarına göre bu kişilerin vahyin rehberliğinden yüz çevirmeleri tam bir cehalet ve zulüm örneğidir. Bu anlamda ayet, İlah’ın neden tek olması gerektiğini izah eder. Çünkü tek bir otorite kendi, tebaası arasında fark gözetmez. İnsanlar arasında birbirlerine tahakküm doğuracak sebeplere sarılmaz. Bütün bunlar, tabiatta yer alan kanunlar gibi insanlar arasında cari olan ilişkilerin de tek bir otorite tarafından sınırlandırılması gerektiğini gösterir. Ki eşitlik ve adalet sağlanabilsin…

 

11. Onlar, bir araya gelmiş olsalar da (vahyi inkâr ederek parçalandıkları için) yenilmeye mahkûm derme çatma bir ordudur.

 

Buna göre;

Rabb’in rahmet hazineleri onların yanında olmadığı için,

Yani, huzur ve barışın herkesi kuşatması gerektiğine inanmadıklarından dolayı;

Putlar (semboller) aracılığı ile savundukları dünya görüşlerinin, insanlar arasında ayrımcılık doğurduğunu düşünmek istemezler.

Göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunan her şeyin hâkimiyeti kendilerininmiş gibi davranmalarına rağmen kimin neye ihtiyacı bulunduğunu bilmez ve önemsemezler.

Onlar, sebeplere sarılıp göğe yükselemeyeceklerine göre;

Adil ve eşit bir toplum oluşması için gereken ilkeleri koyamayacak, vahye alternatif bir duruş da sergileyemeyeceklerdir.

 

Onların zaafı, kendilerini güçlü zannettikleri alandadır. Kurgulanan her tanrı, kendi kullarına hizmet eder. Ama aynı zamanda onlardan beslenir. Bu tanrılar, kendilerini kurgulayan işbirlikçilerinin menfaatlerini arkalarında gizlerler. Böyle olunca diğer tanrılarla çatışır ve zamanla mutlaka zayıflar ve açığa çıkarlar.

 

Otoritenin çoğalması, toplumu parçalara ayırır ve bu parçaların bir araya gelmesi de onların makûs talihini değiştirmez. Nitekim birden fazla ilah edinmek toplumu zayıflatmakta, yenilmeye mahkûm kılmaktadır. Ancak onlar, put edinip farklı otoritelerin altında gölgelenmek suretiyle kendi sonlarını hazırladıklarının farkına da varamamaktadırlar.

 

Onlar, elçinin bütün tanrıları yok sayıp tek bir ilahın otoritesine bağlanma teklifini kabul edilemez bulurlar. Topyekûn halkı kuşatıp adaleti sağlayacak tek bir ölçü edinmeyi reddederler. Zira çok tanrıcılık (politeizm) işlerine gelmektedir. Çünkü her bir tanrı, kendi kabilesinin çıkarlarını gözetmekte ve ileri gelenlerinin mevcut konumunu muhafaza etmektedir. Bu parçacı tavırları yüzünden gerçek anlamda bir güç oluşturamadıklarının da farkına varamamaktadırlar.

 

Bu gün de aynı şey geçerlidir. Her milletin âdeta kendi tanrısı vardır ve diğerini düşünmez. Kimsenin aç ya da açıkta kalmasıyla ilgilenmez. İnsanlığı bütünüyle Allah’ın yarattığı eşit seviyede bireyler olarak görmez.  Bu nedenle sanıldığının aksine onlar da güçlü değildirler.

 

12 - 16. Daha önce Nuh, Ad ve kazıklar sahibi Firavun toplumu da (bu gerçeği) yalanlamıştı. Semud ve Lut kavmi ve Eyke halkı da (aynı şekilde hakikati yalanlamış ve inkârda) birleşmişti. Hepsi de elçileri yalanladılar ve bu nedenle cezamızı hak ettiler. Ve (hakikati inkâr eden) bu kişileri de bir an bile gecikmeyecek tek bir (bela) çığlığı beklemektedir.3 Onlar ise “Rabb’imiz! Bizim payımıza düşen cezayı hesap gününden önce ver.” derler.

 

Sure, daha önce yaşamış Nuh, Ad ve Firavun toplumunun da aynı sorunla karşılaştığını ve başlarının beladan kurtulmadığını dile getirir. Tarih, Allah’tan başka veya yanı sıra ilahlar edinenlerin saltanatlarının alt-üst olduğuna şahittir. Bir takım menfaatler etrafında birleşmeleri de onlara fayda sağlamamıştır. Çünkü hırsların sınırı ve çıkarların bitip tükenmesi yoktur.

 

Tarih, Allah’tan başka veya yanı sıra ilahlar edinenlerin saltanatlarının alt-üst olduğuna şahittir. Bir takım menfaatler etrafında birleşmeleri de onlara fayda sağlamamıştır.4

 

Buraya kadar anlatılanlar, biraz sonra örneklendirilerek daha da açık bir görüş oluşmasına imkân tanınacaktır. O hâlde bir özet yapmak gerekirse;

  • Kur’an uyardığı hâlde onu dinlemeyen kâfirler bir büyüklenme ve ayrılıkçı bir tavır içindedirler.

  • İçlerinden birinin uyarıcı olmasına karşı çıkmaları ve “Bu uyarı, içimizden ona mı indirildi?” yaklaşımları, bir yandan vahyin hayata müdahalesine karşı çıktıklarını, diğer yandan statü olarak elçinin seviyesini uygun bulmadıklarını gösterir. İşte kibrin ve ardından gelen ayrılıkçı/bölücü tavrın açılımı budur.

 

Uyarıların içlerinden biri tarafından yapılmasına şaşırmaları, onların inkârcı tavırlarını deşifre eder. Ama uyarıların beşeri karakteri bu tezi savunulamaz hâle getirir.5 Bunu bildiklerinden olsa gerek ikinci bir atak yaparak elçinin ileri gelenlerden biri olmamasını gündeme getirirler. Bu son taarruzları, onların servet ve sınıf farkı gözettiklerini gösterdiği gibi aynı zamanda elçinin şahsi beklentiler içinde bulunduğunu ima eder.

 

Elçiyi reddetmelerinin altında yatan asıl sebep, kendi sınıfsal statülerini koruma çabalarıdır. Zira bütün insanları eşit görerek herkesi kuşatan bir adalet sağlama çabası, onları bulundukları konumdan aşağı çekecektir.

 

  • İlahların tek olmasını da kabul etmezler. Yani, kendi bildiğini okuyan kabile taassubu içinde insanların belli ölçüler içinde hareket etmesini sağlayacak tek bir otoritenin var olabileceğini düşünemezler. Zira eğer bu doğruysa kendi menfaatlerinden vazgeçmeleri, bulundukları mevki ve gücü paylaşmaları gerekecektir.

  • Bu nedenle insanları ilahlarına, yani onlar vasıtasıyla sahip oldukları haram mirasa sahip çıkmaya çağırırlar.

 

Onların eleştirisi buraya kadardır. Bundan sonra onlara cevap verilir.

Bu şekilde davranmaları, rahmet ve bereketi önlemekte, çok tanrıcı tavırları, insanları parçalayıp zayıflatmakta ve sınıflara ayırmaktadır. Bölücü yakıştırmasını, hak etmelerinin sebebi budur. Bu yüzden kendileri de bir araya geldiklerinde bile yenilmeye mahkûm derme çatma bir ordu gibidirler.

 

Anlaşılan odur ki bu giriş kısmı –ki bütün sureye damgasını vuracaktır- bütünüyle çok tanrıcı tavrın yol açtığı sorunlarla ilgilidir. Ve insanlar tek bir otorite altıda toplanmadıkları sürece huzur bulamayacaklardır. Bundan sonra ele alınan konular bu ilke etrafında şekillenmektedir.

 

17 - 20. (Fakat) ne derlerse desinler sen sabret ve güçlü bir iradeye sahip kulumuz Davud’u hatırla. Çünkü o daima Allah’a yönelirdi. Sabah ve akşam bizi anarken dağları ve bölük bölük kuşları da ona eşlik ettirirdik. Onların her biri, Allah’ı(n yaratmadaki muhteşem sanatını) dile getirirlerdi. Biz de (buna karşılık) onun iktidarını güçlendirmiş, ona hikmet ve basiret üzere davranabilme yeteneği bahşetmiştik.

 

Surede buraya kadar anlatılanlar, çok ilah (otorite) edinmenin toplumda yol açtığı parçalanmaya dikkat çeker. Sosyal ve ekonomik dengeleri alt-üst eden bu yaklaşım, insanlar arasında zulme yol açmakta, adalet ve eşitlik gibi rahmet izlerini buharlaştırmaktadır. Şimdi birbiriyle davalı iki kişi üzerinden toplumu ifsat eden bir haksızlık örneği verilerek yöneticilerin içinde bulunduğu sorumluluk gündeme taşınacaktır.

 

21 - 26. Mabedin duvarına tırmanan davacıların haberi sana geldi mi? Hani Davud'un yanına girince, onlardan korkmuştu. Onlar “Korkma, biz sadece birbirine hakkı geçen iki davalıyız. Birimiz ötekimin hakkına tecavüz etti. Şimdi sen aramızda adaletle hükmet, aşırılıktan sakın ve bizi doğru yolun ortasına çıkar.” dediler. (İkisinden biri şöyle) dedi: “Bu benim kardeşimdir. Onun doksan dokuz koyunu var. Benim ise bir tane. Böyle iken, onu da bana ver dedi ve beni konuşmada alt etti.” (Davud) “Kardeşin senin koyununu kendi koyunlarının arasına katmayı istemekle sana zulmetmiş! Zaten yakınların çoğu birbirlerinin hakkına tecavüz eder.6 Ancak iman edip sâlih ameller işleyenler hariç ki böyleleri de bir hayli azdır.” dedi. (Bunun ardından) Davud, birden kendisini sınadığımızı fark edip hemen Rabb’inden bağışlanma diledi, rükû edip eğildi ve Allah’a yöneldi. Biz de onu bağışladık. Şüphesiz o katımızda bize yakın olanlardandır ve güzel bir gelecek onu beklemektedir. (Ona) “Ey Davud! Biz seni yeryüzünde (öncekilerin yerine) hükümdar yaptık. İnsanlar arasında adâletle hükmet; keyf(in)e uyma ki seni Allah yolundan saptırmasın. Zira Allah’ın yolundan sapanlar, hesap gününü unuttuklarından dolayı şiddetli bir azaba uğrayacaklardır.

 

Bu ayetler, Mekke’de mevki ve servet sahiplerinin, Davud zamanından beri aynı şeyi yaptıklarını dile getirir. Doksan dokuz koyunu olan bir koyunu olana da göz dikmektedir. Patronlar daha fazla kazanıp servetlerine servet katarken kendilerinin dışında kimsenin yükselmesine müsaade etmemektedirler. Yatırım yapacakları, istihdam oluşturacakları bahanesi, her daim hazırdır. Onların bu hırsı, toplumda sosyal ve ekonomik anlamda bir eşitlik oluşmasına imkân vermemektedir. Benzer bir durum, yer altı ve üstü kaynaklara gözünü diken ve bunları elde etmek için her yolu deneyip birbirini sömürmeye devam eden milletler arasında da geçerlidir.

Zenginlerle fakirlerin Allah’ı bir olduğuna göre, ortaya çıkan zulüm neyle izah edilebilir? Ama çok tanrıcılıkta bu mümkündür. Zira herkesi adil davranmaya mecbur bırakan tek bir otorite yoktur.

 

Davud’a gelen davacıların bağlam itibariyle kazandığı mana, İsrailiyat marifetiyle ortaya konan başka yorumlara ihtiyaç bırakmayacak kadar çok açıktır.

 

Davud, davacıların kendisine kolay ulaşamayacakları bir yerdedir. Ayrıca yaşadığı toplumda lider olduğu hâlde belki ibadet kastıyla bir kenara çekilmiş ve söz konusu davayla gün yüzüne çıkan haksızlıklara karşı da bigâne kalmıştır. Fakat dava sonunda bunu fark eder etmez, af dilemiş, boyun bükmüş ve Rabb’ine yönelmiştir. Burada Rabb’e yönelmek, toplumda bir daha böyle sorunların yaşanmasına müsaade etmemek, adaleti gözetmektir. Hemen sorun çözen bu tavrı yüzünden de övülmektedir.

 

Nihayet peygamberler birer insandır. Hata işlediklerini anladıklarında hemen bundan dönerler. Onlar, bile isteye günahta ısrar etmedikleri için dürüst ve güvenilirdirler. Üstelik ilahi vahyin ölçüsü, onlara tebliğlerine karşılık bir beklenti içinde bulunmamayı da sıkı sıkıya tembihlemektedir. Nitekim onların masumiyeti, doğuştan kendilerine verilen bir meziyet değil, sonradan vahyin rehberliği ve sarsılmaz karakterleri marifetiyle gelişen bir kazanım olarak görülmelidir.

~

Şimdi takip edilen bu seyirden sonra başından itibaren kendisine ulaşmaya çalıştığımız ayetle ilgili daha doğru bir mana yakalama imkânı oluşmuştur.

 

Şöyle ki:

Sad suresi, ilk ayetlerinde kâfirlerin sınıfsal ayrımlara yol açacak şekilde bir büyüklenmeyle toplumu ifsat eden bölücü/ayrılıkçı bir tutum içinde bulunduklarından bahseder.

Ayetler, birbiriyle davalı iki kişi üzerinden toplumu ifsat eden bir haksızlık örneği vererek yöneticilerin içinde bulunduğu sorumluluğu gündeme taşır.

 

Şirk koşarak toplumu parçalamanın temelinde arzuları otorite edinmek yatar. Aynı şekilde birbirinin hakkına tecavüz etmenin temelinde de bu karşı konulamayan hırslar vardır. Buna göre Allah’a şirk koşmaktan doğan zararı ödeyen, bizzat insanın kendisidir.

~

Şimdi esas üzerinde durduğumuz ve doğru anlamını yakalamaya çalıştığımız surenin 27. ayeti daha doğru anlaşılabilir. Ayetin meali, yukarıda da belirtildiği gibi genellikle şu şekilde verilir:

 

“Göğü, yeri ve ikisi arasındakileri biz boş yere yaratmadık. Bu, inkâr edenlerin zannıdır. Vay o inkâr edenlerin ateşteki hâline!”

 

Bu mealde ayetin literal anlamda manası doğrudur. Ancak bu şekilde okunduğunda mealden anlaşılan, mahlûkatın boş yere yaratılmadığıdır. Hatta bazı mealler açıkça kâinatın varlığının boş bir tesadüf eseri olmadığını dile getirirler. Nitekim bu manaya göre kâfirlerin zannı da âlemin tesadüfen yaratıldığıdır. Oysa konu, bu değildir.

 

Surenin bağlamı, şirkin toplumu bölüp parçalayarak insanları aşağılayan yönüdür. Burada mesele, doksan dokuz koyunu olanın, başkasının elinde bulunan bir koyuna da göz dikmesi sonucunda ortaya çıkan adaletsiz yaklaşımlardır. Mekke’de binlerce kırmızı tüylü devesi olan kişilerin yanında yerde bulduğu deri parçasını kemirmeye çalışan pek çok insan vardır. Hayat, bu manzarayı haklı çıkaracak nasıl bir ölçüye sahip olabilir? Birileri gerçekten açken insan bilinci, hangi haklı gerekçeyle sadece kendi çıkarları peşinde koşabilir?

~

Bütün bu açıklamalardan sonra ayetin meali, doğru anlaşılması açısından şu şekilde verilmelidir:

27. “Biz göğü, yeri ve ikisinin arasındakileri (böylesine haksızlıklara yol açmak için) batıl bir sebeple yaratmadık. Bu (insanları bölen böylesi batıl yaklaşımlar), kâfirlerin zannıdır ki vay hâline (böyle düşünüp davranan) ateşindeki o inkârcıların!”

 

Ayet, onların kibirli ve ayrılıkçı tavırlarıyla yaratılış gayesinin asla bir arada düşünülemeyeceğini bildirir. Gelir dağılımındaki bu haksızlığın Allah’ın iradesi ve yaratılış amacıyla asla birleştirilemeyeceğini vurgular. Buradaki batıl sebep, insanlar arasında zulüm doğuran kazanımları, Allah katında meşru gösterme çabasıdır. Ayet, burada âlemin yaratılma sebebini değil, tersinden olumsuz bir yapıda süregelen uygulamaların kâinatın yaratılış amacıyla uyuşmadığını vurgular. Böylece inancın kötü ellerde suistimal edilmesini önler.

 

Yaratılışta yer verilen bütün ölçüler, insana değer verildiğini gösterir. O hâlde dünyada zulme araç yapılan hiçbir uygulama, yaratılıştan kendisine bir delil ve destek bulamaz. Bu da Allah’ın zulme asla rıza göstermeyeceği anlamına gelir.

 

Dolayısıyla ayetin açılımı şu şekilde olmalıdır:

“Biz doksan dokuz koyunu olanın, bir koyunu sahiplenerek zenginle fakir arasında uçurum oluşmasını nasıl tasvip edebiliriz? Birbirinin hakkına tecavüz edenler, bizden asla onay alamazlar. O hâlde ilahi iradeyi gözeten yaklaşımlar, bu haksız tasarruflara göz yummamalı, yaratılış ölçüleriyle batıl şahsi çıkarımlarını bir araya getirenlerin sahtekârlıkları, hakikati inkâr etmekle bir tutulmalıdır.”

 

Anlaşıldığı gibi burada konu, âlemi var eden bir yaratıcının olması ya da kâinatın tesadüfen değil belli bir öngörü ve amaç çerçevesinde yaratılması değildir. Mesele, edindiği haksız kazançlar yoluyla toplumda ayrıcalık elde eden kişilerin bu işleyişi doğal karşılamalarıdır.

 

Ayet, mevcut durumun yaratılış amacıyla uyuşmadığı ve sadece bir zandan ibaret kaldığını vurgulayarak adaletin bulunmadığı yerde Allah’ın rızasının da söz konusu edilemeyeceğini dile getirir.

 

Şüphesiz her şeyin en doğrusunu Allah bilir.

 

 

Dipnotlar:

 

 

1) Sad suresi, 27. ayet; (Diyanet Vakfı Meali)

 

 

2) Bu gün kendileri refah içinde yüzenlerin kabul ettiği Tanrı’nın kendileri dışında başka insanları görüp gözetmediği açıktır. Çok tanrıcılığın sebep olduğu bu durum, otoritenin tek olmasının gereğini bir kez daha ortaya çıkarmaktadır. Kur’an bu sebeple olsa gerek insanları kendilerini otorite karşısında eşit kılacak ortak bir ilkeye [(كَلِمَةٍ سَوَاءٍ  ) 3/64] davet eder.

 

3) Bu ayetin manası, siyak-sibak ilgisi çerçevesinde dünyada karşılaşılacak bir bela çığlığı şeklinde verilmiştir. Zira geçmiş toplumların başına gelenler hatırlatıldıktan hemen sonra burada ayetin muhataplarına benzer bir cezayla karşılaşmamaları öğüt verilmektedir. Ahiretteki azap ise şu anda söz konusu değildir.

 

 

 

4) Bu konuda içinde bulundukları bağlam çerçevesinde şu ayetlere bakılmalıdır: En’am suresi, 153. ayet, Mü’minun suresi, 53. ayet, Kasas suresi, 4. ayet, Rum suresi, 32. ayet.

 

5) Elbette her suç cezayı gerektirir. Dolayısıyla uyarıların fizik ya da metafizik bir alandan gelmesi, sorumluluğu ortadan kaldırmaz. Sorun neyin suç kabul edileceğindedir? Bu konuda belirleyici olan toplumda cari olan genel kabullerdir. Buna göre kişiyi bir hemcinsinin hem de tanıdık/bildik birinin uyarmasından daha doğal bir şey olamaz.

 

6) M.Esed, haklı olarak ayet ile ilgili şu açıklamayı yapmaktadır: “’Huletâ’ (tekili halît) terimi, lafzen, ‘başkalarıyla veya bir başkasıyla içli dışlı olan [yani, yakın veya dost olan]’ demektir. Bu örnekte ise açıkça iki gizemli davacı arasındaki ‘kardeşliğe’ atıfta bulunmakta ve bu sebeple, en güzel karşılık olarak ‘yakınlar’ şeklinde çevrilmiş bulunmaktadır.” (M. Esed, Kur’an Mesajı, Sâd suresi, 24. ayet, dipnot; 23.)

 

 

 

 

 

 

 

 

YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Diğer Yazıları

ANKET - ARAŞTIRMA