Yazar : 256 Abdulaziz Tantik - Meselenin Özü
17 Aralik 2017 Pazar

Meselenin Özü

Abdulaziz Tantik

10-11-2016 16:01

Meselenin Özü

Bugün sahip olunması gerekli olan şeyin meseleleri değerlendirmede hangi mikyasa sahip olacağımız olmalıdır. Meydana gelen olayları değerlendirirken farklı yöntemler üzerinden gerçekleştirildiği bilinen bir vakıadır. Zaten değerlendirme farklılıkları da bunu göstermektedir. Soru şu o zaman: nasıl bir yöntemle bu meselenin üstesinden gelebilir ve daha sağlıklı sonuçlar alabiliriz?

Soruya cevap vermeden iki temel noktanın açıklığa kavuşması elzemdir. Birincisi, ontolojik bakışın neliği ve bunun hayata yansıması üzerinden bir hikmetli bakışı elde etmek… İkincisi ise epistemenin çoğulcu bakışımızı nasıl biçimlendirdiği ve her yorumcunun kendi hakikatini inşa ederken başka hakikatleri devre dışı bıraktığı zemini doğru anlamak…

Varlık felsefesi elbette ki içinde bir totaliterliği ve zorunluluğu taşır. Ama aynı zamanda her şeyde benzer bir özelliğin varlığını vermesi de göz ardı edilmemesi gereken bir durumdur. Yani objektiviteyi sağlamanın yegane yolu varlığın birliği meselesini doğru anlamakla ilişkili tutumu anlama ve algılama çabasına sahip olabilmektir. Örneğin sevgi kavramı, bütün varlık katmanlarında bir şekilde kendini var kılıyor ve beka sorunu ile birlikte yaşamın sürekliliğini de garantiye alma çabalarını belirliyor. Bu kavram aynı zamanda toplumsal katmanlarda da hem bütünlüğü hem de farklılaşmayı da içinde taşıyor. Bu sevginin öznel yapısı ile nesnel yapısı arasındaki uyumla ilişkilendirilebilir. Ama temelde bir toplumsal barıştan veya insanların birlikte yaşama umudundan bahis açılacaksa bu öznel ve nesnel boyutu içinde taşıyan kavramların doğru bir zeminde kurulmasını sağlamak ve bunun kurgusal değil tabii bir şekilde yaşam alanına aktarılmasını tercih edebilmekte geçtiğini söylemek durumundayım.

Episteme ise varlığın kendi öznel yapısı üzerine kurulu farklılıkları izhar eder. Eğer bu farklılıkları negatif boyutu ile alırsak çatışmayı ve bölünmeyi zorunlu kılar. Ama eğer bu farklılıkları pozitif boyutu ile ele almaya çalışırsak o zaman her farklılığın kendi doğasına uygun olarak bir ilişki ve iletişim beceresi istediği belirlenir ve buna uygun bir yapı oluşturulduğunda bütünlük ve barış tesis edilebilir.

Toplumsal kaos ve parçalanmayı eksene alan politik tutumların varlığı kaçınılmaz olarak ortada duruyor. Ve bunların sürekli farklılıkları ortaya sürerek parçalanmayı derinleştirmeye ve çatışmayı körüklemeye çalıştıklarını ve bunun için sahip oldukları güçleri harekete geçirdiklerini biliyoruz. Buna karşı koyacak bir düşünce dünyamız ve sahip olduğumuz maddi gücümüz yeterli değil! Ama insan olarak büyük bir potansiyele sahip olduğumuz ve hakikate açık yapımız ile aslında en büyük gücün bizzat insan olduğu gerçeği unutulmuş veya unutturulmuş durumdadır. İşte belki işe hatırlamakla başlayabiliriz.

Geçmişte varlık felsefesinin zorunlulukçu bakışı içselleştirdiğini biliyoruz. Ama bu gün bu bakış ciddi bir eleştiriye tabi kılındı. Ama sonuç itibarı ile bilgi felsefesinin geldiği nokta ise mutlak bir görelilik ve bilinemezlik bataklığına dönüştü. Bu meseleden kurtulmanın bir yolunu bulmakla yükümlüyüz. Yoksa bu mutlak görelilik bir toplumsal bütünlüğü sağlamaktan çok onu bölüp parçalamakla yükümlü sayıyor kendisini…

Elbette ki hakikat bir tek kişi tarafından ihata edilemez… Sadece tek kişi değil birçok kişi de bir araya gelse yine hakikati bütünüyle ihata edebilecek zemini inşa edemez. Bu mutlak gerçeklik üzerinden hareketle meselelere yaklaşmayı denemeliyiz ve yukarıdaki soruyu da bu çerçeveye dikkat ederek yaklaşmalıyız.

Şu noktaya açıklık kazandırmalıyız: mutlak hakikatin bilinemezliği tekil hakikatin bilinemezliği ile ilişkili değildir. Bu noktanın iyi kavranması elzemdir. Mutlak hakikat; yani hakikati bütün veçheleri ile kavramak ve ona hükmetmenin mümkünsüzlüğüne dikkat çekmektir. Yoksa tekil hakikatleri bilebilme imkanı yoksa yaşamı sürdürme ve toplumsal yapıyı kurabilme ve taşıyabilme imkanlarını da bulamazdık. Kastı iyi anlamak lazım…

O zaman tekil hakikatlerin oluşturduğu katmanlardaki hakikatleri de bilme imkânına sahibiz. Yani bir meselenin kendisi hakkında o anda ve mekânda tebellür ettiği kadarı ile bilme imkânı bahşedilmiştir. Bizde belirli bir zeminde ve zamanda oluşan şeylerle bağ kurma ve onların neliği konusunda aynı kanaate sahip olabiliriz. Ki bunu da en iyi mahşeri vicdan ile örnekleyebiliriz.

Yani ele alabileceğimiz ve çok fazla öznellik taşıma cehdi göstermeyen temel ilkeler vardır. Ve biz bu ilkeler üzerinden mutabakat oluşturabilir ve toplumsal barışı bunun üzerine kurabileceğimiz gibi toplumsal yapının uzanımı olan bütün insanlığa dair hakikate dair şeyler söyleyebilir ve böylece her insanın ve insan topluluğunun o ilkeler etrafında kendi yorumunu da ekleyerek birbirini anlayacakları bir vasatı inşa edebiliriz. Bu çatışmanın varlığını ortadan kaldırmaz ama en asgariye indirebilir.

Mesela; her insanın ve insan topluluklarının bir inanca sahip olması ve bu inancını yaşamasını temel bir ilke olarak kabul eder ve bunun bütün farklılıkları da kuşatmasını kabul ederek, yani; bunu ontolojik bir zemin olarak kabul ederek herhangi bir güç ve irade ile ortadan kaldırmayı reddedebiliriz. Bize bunu sağlayacak şey bizzat kendimize karşı dürüstlüğümüz olabileceği gibi Müslümanlar açısından bu ilahi emirdir. Yani her insan veya insan toplulukları sadece Allah’a hesap verebilirler. İlişkilerin mahiyetini bu noktada devre dışı tutuyorum. Eğer bir irade ve güç varsa ve bir zulüm ya da haksızlık söz konusu ise bu dünyada hakkı verilmeli, zulmedenin cezası verilmelidir. Ama şunu da unutmamalıyız ki eğer bu dünya da cezası verilemezse bile bir şekilde kendini kurtarsa dahi ona cezasının bizzat Allah tarafından verileceğine iman ediyoruz zaten…

O zaman insan varlığının ve dahi bütün varlığın üzerine bina edildiği varlığın zeminini doğru bir şekilde araştırmalı ve bunu ortaya koyma çabasına ortak olmalıyız. Müslüman olarak tabii ki bu gerçeklik her şeyden önce bizzat Allah tarafından gönderilmiş vahiy ve nübüvvet üzerinden temellendirilmelidir. Ama şunu da unutmamalıyız ki en saf hali ile insan niyetini suiistimal etmedikçe bu doğrulara vakıf olur ve hakikati öğrenmeye hak kazanabilir.

Yaşamını dürüstçe ortaya koyarak bir başka yaşama karşı sorumluluğunu onun varlığına göstereceği sadakatle tamamlamalı ve dünya barışının teminatı olabilmelidir. Bu çok zor bir şey değil! Dünya eksiklikler dünyasıdır. İnsanın buna vereceği cevap ise kendini sınırlamasını öğrenmesidir. İşte kendi eksikliğini kendini ve arzusunu sınırlandırarak cevap verirse hakikate ulaşır. Bu hakikat yaşamın hakikatidir. Mutlak hakikat değil tabii ki…

Bu nokta üzerinden hareketle bütün insanlığa yeni bir değer ve anlamı öğretme imtiyazı kazanabilir ve öncelikli olarak kendimizi bu hakikate teslim ederek bu değeri ve anlamı bir varlığa dönüştürebilir ve insanlığın ortak mirasına ciddi bir katkı sunabiliriz. Modern ve post modern kültürün parçaladığı değer ve anlamı yeniden kazanabiliriz.

Bütün mesele kendimiz için istediğimizi bir başka insan kardeşimiz içinde istemeyi şiar edinebilmemizdir. İşe temelden başlayalım: sevgiyi düşünelim, sevmeyi öğrenelim, sevmenin bireysel, toplumsal yapıya kazandıracağı şeyi düşleyelim, sevginin oluşturacağı bir hayatı önce hayal dünyamızda hissedelim ve bunun düşünsel ve eyleme dönük boyutunu tartışalım…

Bakalım sonuç değişiyor mu değişmiyor mu? Bekleyelim ve görelim…

Mevla’m neylerse güzel eyler…

YORUMLAR
  • Arif Arcan   12-11-2016 12:56

    Ağabeyim, Hocam, yüreğine ve ilmine sağlık. İnsan'ın çaresizliği belletilmiş bir çaresizlik. Sevgi bu çaresiliği berhava eden bir olgu. Sevgi insan gücünü açığa çıkarma noktasında kör nefretten daha etkili. Selam ve dua ile...

  • Mustafa Öner   10-11-2016 22:25

    "Toplumsal kaos ve parçalanmayı eksene alan politik tutumların varlığı kaçınılmaz olarak ortada duruyor. Ve bunların sürekli farklılıkları ortaya sürerek parçalanmayı derinleştirmeye ve çatışmayı körüklemeye çalıştıklarını ve bunun için sahip oldukları güçleri harekete geçirdiklerini biliyoruz. Buna karşı koyacak bir düşünce dünyamız ve sahip olduğumuz maddi gücümüz yeterli değil! Ama insan olarak büyük bir potansiyele sahip olduğumuz ve hakikate açık yapımız ile aslında en büyük gücün bizzat insan olduğu gerçeği unutulmuş veya unutturulmuş durumdadır. İşte belki işe hatırlamakla başlayabiliriz." yazının güzel bir özeti bu paragraf. Kalemine bereket hocam!

Diğer Yazıları

ANKET - ARAŞTIRMA