Sosyal Medya

Makale

İnfak fiili bir şükürdür

İnfak lügatte sarf etmek harcamak malı elden çıkarmak anlamına gelir. Allah’ın rızık olarak verdiklerinden, yine Allah’ın belirlediği kimselerle paylaşmak eylemidir.

İnfak, Allah’a kulluğun ve imanı ispat etmenin bir yolu ve aynı zamanda insanın nefsini ve kazandığı malını- servetini arındırmanın bir gereğidir.

<<Allah yolunda infak edenlerin durumu yedi başak bitiren bir tane gibidir ki her başakta yüz tane vardır. Allah dilediğine kat kat fazlasını verir. Allah lütuf sahibidir her şeyi bilendir. >> (Bakara 2/261)

<<Ey iman edenler kazandıklarınızın iyilerinden ve size yerden çıkardığımız rızıkların temiz olanlarından infak edin. Göz yummaksızın alıcı olmayacağınız aşağılık şeyleri vermeye yeltenmeyin. Bilin ki gerçekten Allah ganidir, hamiddir. >> (Bakara 2/267)

<<Onlar ki gayba iman eder namazlarını ikame eder ve kendilerine verdiğimiz rızıktan infak ederler>> (Enfal 8/3)

Şunu önce belirtmek gerekir ki, yanlış algılanan kavramlardan biri zenginliktir. Zenginliğin kötü bir şey olduğu kanaati hâkimdir. Özellikle Tasavvuf çevresinin yaklaşımları zenginlik düşmanlığı diye adlandırılabilecek bir anlayışı ön plana çıkarmıştır.

<<Bir lokma bir hırka>> anlayışının takvanın ölçütü olarak ele almıştır. Oysaki İslam da zenginlik kötüdür diye bir ölçü-hüküm yoktur. Esas olan meşru yoldan kazanılmış zenginliktir ve bunun gereği olan infak ahlakıyla kulluğun pratik bir ispatını gerçekleştirmek, iman ile infakı eşitlemek, nefsin önündeki engelleri aşmak, mala köle olmamak, Allah yolunda harcamaktır, yardımlaşmanın içinde olmaktır. Eğer ki, kişi kazandığı malın kölesi olmuş ise, malını zulüm aracı olarak kullanıyorsa, haksız yere elde edilmiş bir servete sahipse, böylesi zenginlik kerih görülmüştür. Böylesi mülkiyet insanı fıtratından ve içinde yaşadığı toplumundan koparır ve yabancılaştırır. Ve o kişi artık benim malımdır demeye başlar. İstediğim gibi harcarım diyerek, imanla, ahlakla bağdaşmayan tutum ve davranış sergiler.

Dünyevileşen, sekülerleşen kapitalist bir ahlaka sahip olan Müslümanların çoğu ruhunu mal sevgisiyle donatmış ve neticede infak ve bunun doğurduğu bir sonuç olan yardımlaşma ve dayanışma paylaşma erdemini güzelliğini- eylemini terk etmişlerdir. Sefahat ve israfın modern çağ Müslümanlarının en büyük zaafı olduğu dünyaya olan hırslarının dinlerini ihmale kadar götürdüğünü görüyoruz. İçinde yaşadığımız, post-modern çağda, insan bakışlarını ilahi olandan, ebediliği burada- arama anlamında dünyaya çevirmiştir. Dünyevileşmenin hazzına kapılmış çağdaş insan hikmet ve irfandan kopmuş yozlaşma ve savrulmanın içinde ruhunu yitirmiştir.

Oysaki İslam’ın fıtri ve nefsani duygularını terbiye ettiği insan, Allah’ın belirlediği sınırlar içinde kazancını elde etmenin mücadelesini yaparak, elde ettiği rızıktan infak etmenin mutluluğunu yaşar. Sermayesini biriktirmez, mal yığma hırsına kapılmaz gönlü toktur. Değil mi ki, gönlü aç olanın gözü doymaz. Oysaki insan kalbini Allah ile doyurması gerekir. Kur’an’a göre müminler eşyayı bir araç olarak görür, gaye haline getirmemeleridir. Dünyevileştirmeyen, şımartmayan, israfa, lükse düşürmeyen Allah’ın yolunda mücadeleden uzaklaştırmayan zenginlik güzeldir. O zenginlikle infak edilir paylaşılır yardımlaşma olur.

Medine döneminde nazil olan birçok ayette infak, Allah yolunda cihadın temel unsuru olarak zikredilmiş infaktan kaçınanlar <<kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın>> diye ikaz edilmiş buna mukabil infak karşılık verilen mükâfat bire yedi yüz olarak belirtilmiştir. (Bakara 2/195-261) İnfak hem Allah’a iman ve itaatin göstergesi hem de ahlaki ve insani sorumluluğun gereğidir. Dahası bir insanlık vazifesidir diyebiliriz.

İnfak ahlakıyla hareket eden mümin yardımlaşma bilincini kuşanmış demektir. Elbet ki yardımlaşma denince ilk aklımıza gelen İslam tarihinde eşi benzeri görülmemiş bir örneklik sergileyen Ensar ve muhacirleri hatırlıyoruz. Muhteşem bir yardımlaşma ahlakı gösterdiler ki isar sahibi olmayı zirveye taşıdılar.

Modern çağın Müslümanları işte bu abideleşmiş yardımlaşma bilincini kuşanmaya ne çok ihtiyacı var. Çağımızda pek çok insan yoksulluk içerisinde yaşıyor. Bu mazlumlara, yoksullara savaş mağdurları olmuş, vatanını terk etmiş muhacirlere Ensar olma vaktidir.

Ayrıca İslam da yardımlaşmayı kolaylaştırıcı ve meşruiyetini sağlayıcı bir takım manevi etkenler vardır. Bunların başında <<fütüvvet ahlakı>> gelir.

Fütüvvet insanları dünya ve ahirette kendi nefsine tercih etmek demektir. Kur’an bunu şöyle açıklıyor. <<kendilerinin ihtiyaçları olsa bile yoksul kardeşlerini tercih edip onların ihtiyaçlarına koşarlar kim kendi nefsinin cimriliğinden korunursa kurtuluşa ermiştir.>> (Haşr -59/9)

Önderimiz Hz. peygamberde yardımlaşmayı imanla birlikte zikrederek irtibatlandırır. <<Sizden hiçbiriniz kendi nefsi için istediğini din kardeşi içinde istemediği müddetçe iman etmiş olmaz>> (Müslüm iman 17)

<<Kim kardeşinin ihtiyacını giderirse Allah’ta o kimsenin ihtiyacını giderir>> (Tirmizi Hudud 3)

İslam da bencilliği, egoizmi bertaraf eden, karşılıklı yardımlaşma ve dayanışma ruhunu teşvik eden anlayışın arka planında işte bu ilke vardır. İslam servet dağılımında, adaletsizliğin bütün sosyal hastalıkların temeli olduğu görüşüyle hareket etmiş ve servetin olabildiğince tüm toplum kesimleri arasında hakkaniyet ölçüleri içerisinde sarf edilmesine özen göstermiştir. Bu paylaşma ahlakını, bir iman hareketini ve işar ruhunu canlı tutmamız gerekir. Manevi fakirliği gidermenin bir yolu maddi alandaki sorunları çözmekten geçiyor desek yeridir. Beden ve ruh açlığını dengeli biçimde gidermek gerekiyor.
İnfak etmek, inanmak ve Allah’a güvenmektir. Mülk Allah’ındır. Mümine düşen bu mülkü, hayra-nimete dönüştürmektir. Bu yardımı iyiliği güzel yapmak, gizli yapmak, ahlaklı yapmak gerekir. Karşılığını Allah’tan beklemek gerekir. Verdiklerimizle övünmek, başa kalkmamak esastır. Yoksulluğun, açlığın çoğaldığı bir zamandayız. İslam’ın yardımlaşma çağrısını olabildiğine gündemleştirmeliyiz.

Yardım yaparken insani ve ahlaki ilkeleri unutmayalım. En başta yardım kuruluşları çok hassas olmak zorundadır. Başlangıçta iyi niyetlerle, ilkelerle, hedeflerle samimi duygularla yola çıkıp nüfuz ve alanları genişlediğinde başlangıçtaki niyetlerini, ilkelerini ve hedeflerini unutan farklı çizgilere koyan birçok hayır kurumları gördük. Maalesef görevlerini ifa ederken siyasallaştılar ve yolsuzluk-ihanet batağına battılar (FETÖ gibi) ya da kendi yandaşlarını kalkındırma telaşına düştüler. Bu neye yol açtı, insanların yardım kurumlarına güvenini sıfırladı ya da büyük oranda sarstı. İnsanlar yardım yapmaktan korkar hale geldiler. Bir elin verdiğini diğer el bilmeyecekti ama öyle bir seviyeye düşürüldü ki yardımlar reklam aracı oldular. Toplumun iyi niyet duygularını sömürdüler. İçindeki iyilik duyguları zedelendi.

Bu kurumlarında bir imtihandan geçtiklerini unutmamaları gerekir. Allah rızasını gözetmeleri gerekir önce iffetli ahlaklı edepli insani bir tutum içinde olmaları gerekir. Birey olarak dahi yardım ediyorsak bu ilkelere uymamız gerekir. Hayır yapılırken Allah rızasını talep etmek gerek. Başka beklentiler içine girmeden hiç kimseyi rencide etmeden, hiç kimsenin gururuyla oynamadan hiç kimse bir yardım uğruna kalabalıklar arasında ezilmeden. Yapılan yardımlarla, övünmek, ekranlarda yoksul insanları konuşturmak suretiyle halkın beğenisini almak gösteriş yapmaktan başka bir şey değil…

Yardımlaşmak ve infak etmek için illa Ramazan ayını veya bayramları, mübarek gün ve geceleri beklemek gerekmez. Bugün, deprem, sel gibi doğal afetler milyonları etkiliyor. Hastalıklar, savaşlar, işgaller, insanlığı bugün toplu katliamların içine sürüklüyor. Zalimlerin, mazlumları ezdiği coğrafyalar çok geniş yer tutuyor. Yoksulluk sınırı giderek yükseliyor. Bu zaman diliminde iyilik yapmayı ertelemeden güzel ahlakı kuşanarak gösterişsiz, reklamsız şekilde samimi-içten mütevazı bir şekilde yardımlarımızı yapmamız gerekir…

Henüz yorum yapılmamış.

* İşaretli tüm alanları doldurunuz.