Makale
İnsanın insana duyduğu nefretin anatomisi
İnsan türü ilk çığlığını daha doğar doğmaz atar.
Bu çığlık; hem cennetinden ayrılmış olmasının acısını hem de bizatihi varlığını izhara yöneliktir.
İnsan meşakkatlerle dolu dünya hayatında cennet fikri ile yaşamak zorundadır. Bu zorunluluk her bir insanı nihayetinde bir yol ayrımına getirip bırakır. İsyan ve teslimiyet; yol ayrımının tabelalarıdır.
İsyan; cennetten tardedilmiş insanın Yaratıcısına karşı duyduğu öfkesidir. Bu öfke o kadar büyür ki süreç içerisinde insan “tanrısal” bir iddia ile yeryüzünde bir cennet inşasına yönelir, Yaratıcısı ile olan bağını kopararak zalimlerden olur. Teslimiyet ise; Yaratıcısı ile olan bağı gizli ya da açık bir muhabbet ile devama yöneliktir. Teslim olan insan, bir fani ve bir aciz olduğunun bilincindedir. Verili hayatını, Verenin rızası doğrultusunda yaşamaya gayret ve cesaret gösterir. Nihayetinde Rabbine; sonsuzluğa kavuşur. Nitekim Soren Kierkegaard, imanı; “fani ve aciz insanın sonsuzluğa yönelebilme cesareti” olarak tarif eder.
İnsanın, insana karşı saldırganlığı fıtri bir durum değildir. İnsanın insana karşı duyduğu kurumsal nefretinin bir sonucudur. Her türden şiddet, insanın insana karşı olan nefretinin harekete geçirdiği bir cehalet çıktısıdır. Nefret olgusunda merkezde, insanın Yaratıcısı ile olan sorunlu ilişkisi bulunmaktadır. Bu sorunlu ilişkinin arka planını ise cennetten tardedilen insanın Yaratıcısına karşı duyduğu öfke oluşturur. Bu durumu Habil Kabil olayında apaçık görmek mümkündür:
Allah (c.c), Habil ve Kabil’den birer kurban istemiştir. Habil en semiz koyununu seçip getirmiştir. Kabil ise birkaç cılız buğday başağı ile tedirgin beklemektedir. Kabil’in tedirginliği, kabul ve ret noktasındaki sınavın sonucunu merakından değil. Kabil’in tedirginliği, buğdayı Allah’ın bir nimeti olarak görmemesindeki yanılma payının büyüklüğünü hissetmesidir. Yoksa sınavın sonucu başından bellidir.
Kabil buğdayı neden Allah’ın bir nimetin olarak görmek istememektedir?
Önce sert toprağı sürmüş, taşlarını ve otlarını ayıklamış, toprak tava gelince de buğday tohumunu ekmiş. Mevsimler boyu gözünü doğaya dikmiş, endişeleri günler geçirmiş. Ne fazla ne de az yağmur yağsın istemiş. Tam zamanında kar yağsın ve tam zamanında da güneş açsın dilemiş. Tarlasına daha çok güneş düşsün diye tarlasının etrafındaki bütün ağaçları kesmiş, köklerini tırnakları ile sökmüş atmış toprağın bağrından.
Bunca meşakkatten sonra buğday neden Allah’ın nimeti olsundu ki…
Hâlbuki cennete olabilselerdi bunca meşakkate katlanmak zorunda kalmayacaklardı.
Kabil, Yaratıcısına karşı duyduğu öfkeden ne toprağın, ne yağmurun ne güneşin sahibini aklına getirebilmiş ne de avuçlarına koyuverilmiş buğdayın esas kaynağını.
İlkel mülkiyet buğday ile başlayınca koyun da düşman ilan edilmiş tarlanın selameti için. Kabil’in Habil’i düşman ilan etmesi gibi…
Bereketli Mezopotamya’da buğdayı ve tarlasını talancılar sık sık ziyaret edince, toprak sahipleri bu talancıların bazıları ile tarihi bir anlaşma yapmışlar. Talancılar toprak sahiplerinin askerleri olmuşlar diğer talancılardan buğdayı ve tarlaları korumaları için. Bir müddet sonra verilen ücret yetmemiş talancılıktan dönen bu şerefli askerlere. Toprak sahipleri üstünde iktidar kurmuşlar, kral olmuşlar ve süreç içerisinde ise “Tanrı”.
Hristiyan ilahiyatındaki “ilk ve büyük günah” doktrini; Yaratıcıya karşı duyulan gizli öfkenin insana karşı nefret ile vücut bulma halidir. Âdemin yasak meyveye el uzatarak Cennetten çıkarılmış olması, insana karşı nefret duyulmasın ana sebebidir. Kilisenin temel görevi; tevbesi hiçbir surette kabul olunmayacak günahkâr insanı bu dünyada sürekli gözetim altında tutmaktır. Zira insan Kilisenin rehberliği olmadan bu dünya hayatında günahlarına günah katıp deccalın ordusunun neferi olacaktır. İnsan güvenilmezdir. Haddi zatında vaftiz edilmemiş ya da günaha batmış bulunan insan, insan bile değildir.
Hristiyanlığın ilk ve büyük günah doktrindeki Yaratıcıya karşı duyulan büyük öfke ve insana yönelik bitip tükenmeyen nefret; bir taraftan Meryem oğlu İsa’yı “tanrılaştırarak” insanlıktan çıkarmakta, saygıya değer bir figür haline getirmekte, insan ile Yaratıcı eşitlenmekte, diğer taraftan ise Yaratıcıyı, cennetten kovan otoriter bir “Baba” figürü ile insanlaştırarak çifte intikam sanrısı ile cehaletini ve acizliğini aşikâr eylemektedir.
Rönesans ve Aydınlanma yeni bir insan tarifi yaparak Kilisenin otoritesini ortadan kaldırdı. Ama Yaratıcıya karşı duyulan öfke ile cennetten çıkarılmanın ana nedeni olan ilk ve büyük günahın faili insana karşı duyulan nefret olduğu gibi kaldı. Rasyonalizm kavramsallaştırması ile ambalajlanan nefret kuramsal bir içerik kazandı. Her türlü kayıttan azade edilen insan şimdi her türlü zalimliği yapmaya hazırdır.
Allah’ın bütün bir emir ve yasaklarına sırtını dönen yeni insan tipolojisi Yaratıcıya karşı duyulan öfke ile insanın insana karşı duyduğu nefretin zirvesini oluşturdu. Ezel ve ebed kavramlarına düşman kesilen seküler zihin, insanı bir boş sayfa (Tabula Rasa) olarak gördü ve insanın insanı inşa ettiği bir aşamaya geçti. İnsan insanı inşa ederken nefretini gizleyebileceği yeni metafizik kodlamalar geliştirdi. Milliyetçilik merkezli ulus-devlet siyasal örgütlenme biçimi bu metafizik kodlamaların en önemlisidir.
Son üç yüzyıl, insanın insana yönelik duyduğu nefretin ulaşmış olduğu devasa boyutlarını bütün çıplaklığı ile gözler önüne sermiştir. Yasak meyveye el uzatarak cennetten çıkarılmanın faili olan insana duyulan nefret ile cennetten çıkaran Yaratıcıya karşı duyulan öfke yeryüzünde bir cennet kurabilme girişimleri ile açığa çıkmaktadır.
Bu cennette bütün bir insanlığa ve Yaratıcıya yer yok. Tanrılaşma iddiasını güdenlerin cenneti bu ve kefareti olmayan büyük günah sahibi insanlar ancak köle olmayı ya da ölmeyi hak etmektedirler.
Allah zalimlere karşı cihadı bu nedenle farz kılmıştır. Dünyayı ıslah iddiası ile fesada uğratanlara karşı cihad her daim devam edecektir. Allah yolunda olanlar ancak O’na teslim olabilme cesaretini gösteren cesur inanmışlardır.
Henüz yorum yapılmamış.