Sosyal Medya

Makale

İnsan: Nisyan ve ünsiyet arasında

İnsanın temel özellikleri arasında sayılacak olan en önemli iki hasleti unutkanlık ve yakınlık kurma özelliğidir. Bu iki özelliğin artıları ve eksileri hep hayatında anlamlı bir yerde durmaktadır. İnsan, bu iki temel özelliği sayesinde olumlu veya olumsuz tepkiler oluşturmakta ve hayatının idamesini sağlarken yine bu iki temel özelliğe bina edebilmektedir.

İnsan unutkandır. Bu unutkanlığı onun anlam dünyasını etkileyen temel unsurlardan biridir. Böylece insan hem kendini unutur, hem de sahip olduğu değeri ve bu değeri oluşturan dini değerleri de unutabiliyor. Ahireti unuttuğu zaman insan, dünyada yapacağı şeyleri daha başıboş bir şekilde değerden bağımsız yapabilmeyi meşrulaştırıyor. Tabii ki insan hep bir değere mebnidir. Bu değer ister negatif boyutu içersin isterse pozitif… Ama insan bir değere bağlı kalmadan hareket kabiliyeti sağlayamaz. Hiçliğin oluşturduğu bir dünyada anlam kaybolacağı için insanda kaybolur. Modern dünya insanı kayıplar listesine yazdırmış bulunmaktadır. Hiçliğin bu kadar yoğun ve intiharın bu kadar çok olduğu başka bir tarih kesiti yoktur.

İnsanın unutkanlığı her zaman olumsuz değildir. Özellikle insana yapılan haksızlıklar, insanın yaşadığı acılar eğer unutkanlık olmasa insanı delirten cinsten olaylardır. İnsan bu unutkanlığı sayesinde acılarını ve yaşadığı olağanüstü durumları unutabiliyor. Böylece normalleşebilen bir insan olabiliyor.

İnsanın fıtri olarak unutkan oluşu ile belirlenen bazı şeyleri unutması ona rahmet olabilmektedir. Çünkü unutkan olana sorumluluk yüklenmemektedir. Unutup yediğiniz oruçtan mesul değilsiniz. Fark ettiğiniz anda oruca devam edersiniz. Söz verdiğinizde gerçekten o sözünüzü unutmuş iseniz size bir yükümlülük yüklenmez. Affa mazhar olursunuz vs. böylece insanın zaafı kendisine karşı kullanılmayarak kendisine merhamet eli uzatılmaktadır.

İnsanın varlığını sürdürmesi ve bazı olayları bilincinin dışına itmesi için onu unutması kaçınılmaz bir şeydir. O zaman insan, kendi zihnini boşaltır ve böylece kendini yeniden kurabilecek bir donanıma sahip olabilir. İnsanın bir başlangıç yapabilmesinin yegâne imkânıdır unutmak aynı zamanda… Tabii ki her unutmak öyle değildir veya unutmayı bir işlevsellik haline dönüştürmek ve sözünden caymanın imkânı kılmak, insanı olumsuz etkileyeceği gibi güvenirliliğini de yok ederek onu varlık mertebesinin aşağısına düşürür.

Unutmak, insanın toplumsal yaşamını da olumsuz etkileyebilir. Toplum, hatırlama üzerine kuruludur. Bir emirle yapılan değil bilakis, kendiliğinden sorumluluğu üstlenen insanların oluşturduğu toplum, kendisi ile barışık yaşayan bir toplum olur. Burada kendiliğinden sorumluluk üstlenmek kişinin hatırlayıcı olması hatırlatıcıya kulak kesilmesi ile oluşur. Kişisel unutkanlık kişiye zarar verir. Ama toplumsal bir olayı ve sorumluluğu unutmak ise topluma zarar verir. Mesele toplum olduğunda, şahsi ve tekil olaylar hariç ciddi bir sorumluluk yükler. Ve aynı zamanda bu unutkanlığın sebepleri arasında kişisel çıkara yorumlanacak olgular çoğunluktadır.

Hatırlamak, insan olmanın basamaklarını çıkmak anlamına gelir. Hatırlamak insanlaşmaktır. İnsan hatırladıkça insan olur ve insanlığa anlam yükleyebilir. Unutmak gayri iradi olduğunda merhametle davranmayı hak eder. Ama hatırlamak ise iradi olduğunda merhametle neticelenir. Hatırlamak, insanın kendi doğasını keşfe çıkmasıdır. İnsan, hatıralarında saklıdır. Bu hatıralar bize insandan esintiler taşır. En önemli hatıra ise insan ile Rabbi arasındaki ahdin insanlık tarihindeki iz düşümünde saklıdır. Hatta insanlık tarihi bu tarihsel olayla örülmüştür. Ve bütün değerler ve anlamlar buradan neşvünema bulurlar.

Sözleşme, toplumsal yapının temel taşıdır. Ama en önemli sözleşme; insan ile Rabbi arasındaki bağı ifadeye kavuşturan sözleşmedir. Ve böylece Rab, insana güvendi. Bu güven üzerinden şeytana söz verdi. Ve şeytan yeryüzünde belirli bir süre insana dair güveni zedelemeye çabalayacağını ilan etti. Bu yüzden insanlığın atası olan Âdem, konulduğu Cennetten ayağı kaydırıldı ve yeryüzüne şeytan ve ardılları ile düşmanlar olarak indirildiler. İnsanlığın hikâyesi de böylece başlamış oldu.

Yani insanın Rabbi ile yaptığı sözleşmeye sadık kalması, diğer yapacağı sözleşmelerin de sadakatinin ispatıdır. Bu yüzden eğer toplumsal barışı sağlayacak bir sözleşmeden bahis açılacaksa bu ancak ilk sözleşmeye atfen gerçekleştirilebilir. İnsanlık, bu sözleşme üzerinden kendi varlığını teminat alına almak için sözleşmeye sadık kalmalıdır. Ancak bu sadık kalmayı hatırlama üzerinden gerçekleştirebilir. Çünkü insan nisyan ile maluldür. Bu illet onu sadakatten uzaklaştırabilir. Bu yüzden hatırlamak ve hatırlatıcıya kulak kabartmak her zaman kişiyi sadakate yönelten bir eylemlilik halidir.

İnsana verilen nimetlerin haddi hesabı yoktur. Ama insan bunu kendinden menkul zanneder. Hâlbuki yerin, göğün ve arasındakilerin sahibi Allah’tır. O yüzden insanın sahip olduğu her nimet Allah’a aittir. Bu aidiyeti unutmak başıboş bırakılmak anlamına gelir ve bu durum insanı, kendinden menkul bir değere sahip olduğu zannına sahip kılarken onu kibirli kılar. Kibirli insan ise azmaya hazırdır. Hatırlamak insanı kibirden korur. Çünkü insan kirli ve iğrenç bir sudan yaratılmıştır. Yani insanın kibirleneceği ve övüneceği herhangi bir özelliği yoktur. Sahip olduğu her şeyin sahibi ise bellidir. Bu belirliliği ancak kişi hatırlarsa algılayabilir ve bu algı üzerinden anlamlandırdığı zaman insan olduğunu hatırlayıp algıladığında anlayabilir.

Hatırlamanın da tabii ki negatif boyutu vardır. Kendisine yapılan zulmü ve ihaneti unutmayan kişi delirir. Her olayı sürekli hatırlayan kişi kendinden geçer ve kendi içine gömülerek kendi yalnızlığının kurbanı olur. Bu temel gerçek bize insanın unutmasını bilmesi kadar hatırlamasını da öğrenmesi gerektiğini hatırlatır. Yani varlık, ecel ve nizam ile tanzim edilmiştir. Bu yüzden acele etmesini gerektiren bir durum yoktur. Acelenin bir istisnası vardır. O da iyiliktir. Herhangi bir iyiliği geciktirmek doğru değildir. Ama hayatın normal seyri içinde acele etmeyi gerektiren herhangi bir durum yoktur. Bir şeyi yerli yerinde yapmanın doğal şartı acele etmeden yol almaktır. “Acele eden ecele gider” sözünü derinden anlamaya çalışmalıyız. Tarihin tecrübe süzgecinden geçen bu deyimler bize hayatın üzerinde bulunduğu nirengi noktaları açıklamaktadır.

Unutma ve hatırlama aslında iki temel unsura dayalıdır. Bu iki temel unsur ise insanın hem takva üzere oluşuna hem de fücur üzere oluşuna dairdir. ‘biz insana takvayı ve fücuru ilham ettik’ derken Kuran’da Allah, bize bu temel gerçeği işaret ediyor: insan potansiyel olarak hem iyilik üzere olmaya hem de kötülük üzere olmaya meyyaldir.

Şimdi bu durumu doğru anlayalım; insan bir imtihan dünyasındadır. İmtihanın gereği olarak da ikili bir yapıya sahiptir. Bu ikili yapıya yönelik ikili bir etki söz konusudur. Denge sağlansın diye bir boyutta ilahi bilgi ve bu bilgiyi örnekleyen Peygamberler. Diğer tarafta ise ilahi bilgiye zıt ve peygamberlerin örneklediği şeyi tekzip eden şeytan… İnsan, bu iki boyutlu etkileşimi kendi iradesi üzerinden temellendirebilir. İşte bu iradeyi açığa çıkaracak ve onu etkin kılacak olan ise hatırlamadır. Ama insan özü itibarı ile iyilik üzeredir. Sadece bu dünyaya imtihan için gönderildiğinden dolayı bu iki boyutlu olmaya zemin oluşturulmuştur. Ama insan hatırlama üzerinden kendi iyilik tabiatını kavrar ve böylece şeytanın bütün ifsadını boşa çıkartabilir.

İnsanın azması, yoldan çıkması, birlikte kendi cinsine zulmetmesi, onlara kötülükte bulunması, onları boyunduruk altına alması, kendi otantik gerçekliğini unutması, hatırlamama çabasına iradi olarak yönelmesidir. Bu da insanın kalbinin katılaşması ve mühürlenmesini beraberinde getirir. Ama insan, genelde yaptığı hatalardan dersler çıkartır ve böylece yeni bir başlangıç için adım atmayı başarabilir. Allah, insana bu imkân için tövbe etmeyi mümkün kılmıştır. Böylece insan, hatasını anladığında ve iradi olarak ondan vazgeçtiğinde o hatası ona iyilik olarak döner. Ve daha iyi bir insan olmanın zemini olur.

İnsanın kötülüğe ve iyiliğe meyyal oluşu, onun hem kötülüğü hem de iyiliği karakter haline getirmesine imkân tanır. İyilikle veya kötülükle maruf kişiler bu özelliği kazandıklarından dolayı böyledir. Hâlbuki insan, genel itibarı ile hem iyiliğe hem de kötülüğe yönelebilecek istidadı taşıdığı için onun hangi yönelime sahip olacağını ise iradi olarak ortaya koyduğu tavırda netleştirir.

Bu da bize insanın ciddi bir etkileşim içinde olduğu gerçeğini bildirir. İnsan etkileşebilendir. Olumlu ya da olumsuz etkileşim bizzat insanın doğasının özelliğidir. Bu yüzden insan etkileşimden kaçınmamalıdır. Ve her hareketinde başka insanları etkileyebileceğini de unutmamalıdır. İlahi bilgi üzerinden insana bildirilen; insanın bir kötülük veya iyilik üzere iz bıraktığında bu iz takip edildiği sürece ona o izden oluşan etkileşimin hakkı verilecektir. Kim bir kötülüğe tanıklık edip onu tarihselleştirmişse o tarihselliğini koruduğu sürece ona da kötülük yazılacaktır. Kim ki bir iyiliğe tanıklık etmişse ve onu tarihselleştirmişse o iyiliğin tarihselliği korunduğu sürece de o kişiye iyilik yazılmaya devam edecektir. Bu hakikat insanın her davranışının nasıl bir öneme sahip olduğunu hatırlatan en büyük vaazdır.

İnsan bilinçlidir. Ve bilinçli tavırlar geliştirir. Davranış insan eli ile varlık kazanır. Ve varlık kazanan her davranış tarihsel bir kökene sahip olur. İnsanın bilinçli davranışları ya iyilik oluşturur veya kötülük oluşturur. Hem iyilik hem de kötülük bu dünya için mutlak değildir. Yani imtihan dünyası aynı zamanda geçici bir dünyadır. Bu geçici olmayı bilinçli bir tavra ve iradeye dönüştürdüğünde insan hareketlerine ve davranışlarına daha çok dikkat etmeyi hatırında tutar. Bu dünyanın geçici süsü, eğlencesi ve neşesini de unutmaya meyyal olur. Bu onu insan kılar. Hatırladıkça insan olur, insan oldukça iyiliği çoğaltmayı vazife edinir. Ve bunu kendi bireysel tercihi ile iradi olarak yapar. İşte bütün mesele bunu insan nasıl başaracaktır?

Şarkul Avsat

Henüz yorum yapılmamış.

* İşaretli tüm alanları doldurunuz.