Sosyal Medya

Makale

Allah Nasıl Tenzih Edilir

Secdede dile getirilen Subhâne Rabbiye’l-A’lâ sözü, hem tesbih hem tenzih hem de takdis belirtir. İfade aslen “Alâ (yüce) olan Rabbimi her türlü eksikliklerden tenzih ederek anarım.” demektir.

Allah’ı tenzih ederek anmak, kişinin zihnini O’nunla ilgili olabilecek her türlü eksikliklerden uzak tutması anlamına gelir. Zira O’nun hakkında kötü düşünmek kişiyi içinden çıkamayacağı bir bataklığa sürükler. Nihayet bu çukur, insanın elinde bulunan bütün yüksek değerleri yutar. Buna göre adalet, eşitlik, özgürlük gibi imanı koruyan sâikler olmadığında kişi insanlığını da kaybeder.

Bu hususta ilgili ayetler şunlardır:

“Allah’ı unutan ve bu yüzden Allah’ın da kendilerine kendilerini unutturduğu kimseler gibi olmayın…”  (Haşr suresi 19. ayet.)

“Yahudiler ‘Allah’ın eli bağlıdır (Allah cimridir)’ dediler. Kendi elleri bağlandı…” (Mâide suresi, 64. ayet.)

“Andolsun, senden önce de birçok peygamberle alay edildi de; içlerinden alay edenleri, o alaya aldıkları şey kuşatıverdi.” (Enbiya suresi, 41. ayet.)

“Ve Allah, ikiyüzlü erkek ve kadınları ve Allah’tan başkasına ilahlık yakıştıran erkek ve kadınları azaba uğratmayı dilemiştir. Bunların tümü; Allah hakkında, kötü, uygunsuz düşünceler taşırlar. 0 kötü zanları, kendi başlarına gelsin!” (Fetih suresi, 6. ayet.)

Unutursan kendine unutturulursun.

Cimri dersen cimri kılınırsın.

Alay edersen alay edilirsin.

Rabb’in için ne düşünürsen

Aynı şey, senin vasfın olsun.

Ve o kötü zanların, kendi başına gelsin!

“Ve Rabb’iniz hakkında taşıdığınız bu düşünce (kötü zan), sizi helake uğrattı, böylece kendinizi hüsrana uğrayanlar arasında buldunuz!” (Fussilet suresi, 23. ayet.)

İnsan; suiistimal ettiği Allah düşüncesi ile beraber çoğunlukla merhamete, güzelliğe, doğruluğa ve iyiliğe olan inancını da yitirir. Anlaşılan insan, Allah için ne düşünürse o başına gelmektedir. İnsanın, mükemmelliğe ait bütün yetkin sıfatları kendisinde toplayan “Tek İlah” tasavvurundaki kusurlu ve çarpık düşünceleri, kendisine ayna etkisi yapar. “İlk Sebep” e yapılan bunca olumsuz yaklaşımlar, tutarlı bir sonuca varmayı engeller. Üstelik bütün diğer sebepleri de anlamsız ve tutarsız kılar. İnsan, ondan çaldığı her vasıfla (rol), aslında kendi sonunu hazırlar. Zaten günahkâr bir benliğin çizdiği, ilah resminden, daha fazlası beklenemez. O’nun hakkında ileri geri konuşmak, kötü düşünmek ve insanın bilmediği şeyleri O’na izafe etmesi, muhatabına ağır bir bedel ödetir. O’nu iyi tanımayınca, ortada kalan “yücelik”, birilerinin boynuna gerdanlık gibi takılınca da bütün dengeler altüst olur. Kabul ya da reddedilen vasıflar, onun bunun eline geçmeye görsün, bir hükmetme yarışı başlayıp insan insanın kurdu olarak birbirine saldırmaya başlar. İnsanın kendi eliyle kendisini tehlikeye atması, bu olsa gerektir. Zira Allah, olup-bitene seyirci kalmaz. Müdahalesi, çoğu kez insanın hiç hesap edemediği taraftan gelir. Nitekim bu denli canlı bir ilişkiyi anlamak için bizzat hayatın da buna şahitlik etmesi gerekir. Ayrıca Allah, sadece kendisi için değil, inanan kullarına yapılan haksızlıklara da aynı şekilde karşılık vermektedir.

“…’Biz ancak onlarla (inananlarla) alay ediyoruz.’ derler. Allah da kendileriyle alay eder ve onları bırakır; taşkınları içinde bocalayıp dururlar.” (Bakara suresi, 14. 15. ayetler.)

İnsan; çoğu zaman taşıdığı olumsuz vasıfları, Rabb’ine atfederek, yaptığı ya da yapacağı haksızlıkların vicdani alt yapısını inşa eder. Bazen O’nu aşırı kutsayarak dünyadan koparır. Yüceler yücesi, eşsiz ve erişilmez bir İlah’ın, şu kahrolası dünyanın fuzuli ve pis işlerinden uzak durması gerektiğini düşünür. Kutsar ve kendisinden uzaklaştırır.[1] Böylece ulaşılamaz ölçüde yücelterek onun temsil ettiği düşüncelerin kendisini rahatsız etmesini önlemeye çalışır.[2]

İlah-insan ilişkisinin doğru belirlenmesi, özellikle insanın özgürlük alanının darlığı-genişliği açısından önem arz eder. Zira insanlaşan ilahların veya ilahlaşan insanların boy gösterdiği tarih sahnesinde biri diğeri adına yok sayılan ya da küçümsenen bir sürü kavram ve kargaşa üretilmiştir. İster ruhu alın maddeyi gereksiz görerek; ister maddeyi alın ruhu yok sayarak; ister cinsellik deyin hayatın belirleyici gücü; ister sermaye birikimini orijine koyun fark etmez. Bu arena, pek çok ilahlaşma hevesini ve heveslisini barındırdığından, galibi olamayacak kadar değişkendir. Ancak Kur’an, birini diğeri adına küçük görmeden ya da yok sayıp feda etmeden ve hayatın dengesini de bozmadan bir armoni içinde bütün kavramlara hakkını veren yönüyle erişilmezliğini korumaktadır. Her şeyin; ilah karşısında, ancak “yaratılmış” ve “yaratılmaya değer” olduğunu vurgulayarak…

İnsanı Rabb’i karşısında mahcup eden ve utanmasına yol açan davranışlar, onun dünyada cazip kılınan nimetlerin peşinden koşma hırsına gem vuramamasından kaynaklanır. Oysa basit ve aşağılık zevkleri uğrunda ele geçirdiği ya da kaybettiği şeyler yüzünden kişinin Rabb’i hakkında kötü düşünmesi kadar talihsiz bir durum olamaz.

Tenzihi bu anlamda üçe ayırmak meseleyi daha iyi kavramak açısından yerinde olur.

İlk olarak;

  • Rabb’im sen kendini bildiğin gibisin.

“Ben seni ne kadar övsem veya tenzih etsem de yine de bunun hakkını tam olarak veremeyebilirim. Sen kendini bildiğin ve bize bildirdiğin gibisin.”[3]

  • Sen kâfir ve müşriklerin söz ve davranışlarından sonsuza dek uzaksın.

“Sen, kâfir, müşrik ve fâsıkların söz ve davranışlarıyla seni niteledikleri her şeyden sonsuza kadar uzaksın. Onların düşündükleri, söyledikleri ve davrandıkları gibi değilsin.

Sen yokmuşsun gibi yaşayıp, sen hesap soramazmışsın gibi davranan,

Seninle bir kere dahi olsa konuşmaya tenezzül etmeyen,

Sana kulluk etmeyi büyüklüklerine yediremeyen insanların söz ve tavırları cahilliklerinden kaynaklanıyor. Sen, hiçbir söz ve nasihat dinlemeyen bu insanların zannettiği gibi değilsin.

Sahip olduklarının kendilerini her kötülükten koruyacağını düşünen,

İçinde bulundukları hâlleriyle başıboş bırakılacaklarını sanan,

Güvenliklerini, itibarlarını ve şereflerini senin çizdiğin çerçevenin dışında arayan,

Kimsenin kendilerini görmediğini ve onlara güç yetiremeyeceğini zanneden ve sana bir türlü büyüklüğü yakıştıramayanların aşırılıklarından uzaksın. Sen onların sandığı gibi değilsin.

Yalan söyleyen, haddini aşan ve senin hakkında bilip bilmeden cahilce konuşanlar senin onlara hiç hesap edemeyecekleri yerden yaklaşabileceğini anlamıyorlar. Mazlumu, fakiri dikkate almayıp zulmü, sömürüyü görmezlikten geliyorlar. Hatta azabın, peşlerine takılıp evlerinin eşiğine kadar yaklaştığını fark edemiyorlar. İndirdiğin kitabı ve ayetlerini dikkate almıyor ve önemsemiyorlar. Bunlar işledikleri günahları sadece senin bilmenin yeterli olacağının farkında değiller. Üstelik onlara verdiğin nice şeylere nankör kesilip bütün olup-biteni kaderle ilişkilendirerek adeta seni suçluyorlar. Onların söylediklerinden sonsuza kadar ötede ve aşkınsın. Sen onların bildiklerini sandıkları şey değilsin.

Peygamberler ve kitaplar göndermen, hikmeti önümüze sermen ve bizi özgür kılıp irade sahibi yapman onlar için bir şey ifade etmiyor. Doğru ile yanlışın arasını ayırmana ve kötülüğün galip gelmesini önlemene rağmen yine de seni arayıp bulamıyorlar. Asla mağlup olmayacağını bile bile senden başkasını koruyucu ediniyorlar. Verdiğin nimetlerle hadlerini aşıp seni unutuyorlar. Kimisi sana çocuk isnat ediyor, kimisi de senin sevgili şımarık çocuğun gibi davranıyor. Bazısı torpil bekleyerek şefaate güveniyor, bazısı hahamlarını papazlarını veya büyük saydığı zatları ilah edinip senin yerine koyuyorlar. Seni gereği gibi tanımıyorlar. Sen, onların ortak koştuklarından ve nitelemelerinden uzaksın.

Her hoşlarına gidenin doğru olduğuna dair bir zanları var. Hâlbuki zannın hakikatten bir şey ifade edemeyeceğini bilmiyorlar. Bazen cinlerle, bazen elçilerinle, bazen de meleklerle aranda bir soy bağı ve yakınlık kuruyorlar. Sevdikleri veya korktukları şeylere senin gücünden pay ayırıyorlar. Seni bırakıp yarattıklarına boyun eğiyorlar. Gayb’ı sadece senin bildiğini unutup taşlamaya devam ediyorlar. Seni ya da meleklerini görmek isteyerek hadlerini aşıyorlar.

Oysa mutlak güç sahibi, düzeltip ıslah eden, dilediğini yapabilen, mülkün gerçek sahibi, büyüklükte eşsiz olan, yaratıp düzene koyan, takdir edip yol gösteren, barış ve esenliğin kaynağı, güvenlik veren, gözetip koruyan, kendisinden başka hiçbir ilâh bulunmayan sensin. Senin yerine koydukları hangi güçler veya varlıklar bu işlerden birini yapabilir? Önce bizi yaratan, sonra geçinmemiz için gerekli vasıtaları sağlayan, ardından bizi ölüme götüren ve en sonunda tekrar hayata döndürecek olan da sensin. Bu yüzden kâfir, müşrik ve fâsıkların söz ve davranışlarıyla seninle ilgili olarak ortaya koydukları her türlü düşünce ve eylemden seni tenzih ederim.”

  • Sen benim günahlarımdan da uzaksın.

Rabb’im ben kendimi biliyorum;

Sen korkmayın, diyorsun. Ben bazen korkuyorum.

Sen çalışın, diyorsun. Ben ara sıra tembellik ediyorum.

Sen infak edin, diyorsun. Zaman zaman benim elim cebime gitmeyebiliyor.

Sen ahiret var, hesap var, diyorsun. Ben bazen sorumluluklarımdan kaçabiliyorum.

Sen her şeyi görüyorum, diyorsun. Bazen ben, sanki sen beni görmüyormuşsun gibi bir sürü yanlış iş de yapıyorum. Bu yaptıklarım benim kendi hatalarım. Beni affet. Sen benim hatalarımla, günahlarımla ve ihmallerimle nitelenecek bir ilah değilsin.”[4]

İşte Allah secde hâlinde tam bir teslimiyetle bu şekilde tenzih edilir. Suphanallah demek, âlemin Allah’ın yarattığı anlam ve amaç çerçevesinde bir düzen içerisinde kalmasını istemektir. Bu nedenle barış ve esenlik ancak bu tesbih/tenzih ve taşıdığı mananın hayata hâkim kılınmasıyla gerçekleşir.

Not: Bu yazı, “Sözün Gücü” adlı eserden yararlanılarak düzenlenmiştir.

 

[1] İnsan zihni, yanlış anlamlar yüklediğinden olsa gerek, kendisini sınırlayacağını düşündüğü bir yaratıcı fikrinden uzak durur. (Neml suresi, 25. ayet.) Oysa insanların en azından suçladıkları konularda, fâilin Allah olamayacağını anlamaları ve gerçekleri ortaya çıkaran gücün kaynağını bulabilmeleri gerekir. Hiç değilse gerçeklerin, su üstüne hangi sâikle çıktığına bakmalıdırlar. Güya özgür olmak için Allah’tan uzaklaşanlar, ilah edindikleri arzular sebebiyle nasıl aldatıldıklarını anlayamazlar. Böylece insanın Allah’a yakıştıramadığı büyüklük, kendisine sıfat olunca da diğerlerini aşağılamaya dönüşmektedir.

[2] Şehirden dağlara gönderilip bahçıvan rolüne sokulan ve sokaktan koparılarak mabetlere kapatılıp vicdanlara hapsedilen şifacı görüntüsüne bakılırsa insanın Rabb’ine yaptığı haksızlıkların sonu gelmeyecek gibi gözükmektedir. Nitekim Allah’ı dünyevî alanlara sokmayıp kapılar tutulur ve içeriye sadece bencil, çıkarcı, kıskanç ve zevk düşkünü benlik alınırsa, adaletin ve özgürlüğün yerini, zulüm ve mahrumiyetlerin alması kaçınılmaz olur.

[3] Allah’ı tanımanın en önemli yolu onu Kur’an’da kendisini tanıttığı gibi bilmektir. Bu anlamda kişi karşılaştığı her konuda onu anıp övecek bir vesile bulabilir. Nitekim övgü konularının çokluğu ve ayrıntısı, içinde bulunulan duruma göre farklılık arz edeceği için Rabb’ini öveceği durumların tespiti kişinin kendisine bırakılmıştır.

[4] Elbette kişi karşılaştığı konu veya olaylarla ilgili olarak Rabb’ini hangi konuda tenzih etmesi gerektiğini kendisi belirleyecektir.

Henüz yorum yapılmamış.

* İşaretli tüm alanları doldurunuz.