Abdulaziz Tantik: İmanın Mahiyeti ve Derin Bağlanma: Bütünsel Bir Perspektif
İmanın Tanımı ve Ontolojik Temeli…
İman meselesi, insan varoluÅŸunun en temel noktasını oluÅŸturur. İslam düşünce geleneÄŸinde, özellikle İbn-i Teymiyye’nin ortaya koyduÄŸu iman tanımı, geçmiÅŸ ile geleceÄŸi birbirine baÄŸlayan, tarihsel süreklilik açısından son derece kıymetli bir perspektif sunmaktadır. Bu tanıma göre iman; dil ile ikrar, kalp ile tasdik ve erkânıyla amel etmektir. Bu üçlü yapı, imanın nasıl bütünsel bir baÄŸlama sahip olduÄŸunu gösterir. İman sadece kalbin bir iÅŸlevi deÄŸil; söylem düzeyinde aklın, eylem düzeyinde ise iradenin ortak bir çıktısıdır. Bu baÄŸlamda insanı gerçek anlamda “insan” kılan en temel özellik imandır. Olgusal düzlemde iman, bir “derin baÄŸlanma” halidir; mümin bu baÄŸ ile Rabbine, O’nun kitabına ve seçtiÄŸi Elçisine kopmaz bir ÅŸekilde tutunur.
Sözden Kalbe, Kalpten Eyleme…
İman, salt bir zihinsel kabullenme veya “inandım” deyip geçilecek basit bir mesele deÄŸildir. İmanın dille söylenmesi (ikrar), kiÅŸinin inandığı ÅŸeyi baÅŸkalarına ifade edebilme yeteneÄŸini temsil eder. Ancak söz, tek başına kalbi dikkate almazsa havada asılı kalır ve bu durum ‘nifaka’ (ikiyüzlülüğe) sebebiyet verebilir. Kalbi tasdik, dil ile söylenenin içselleÅŸtirilmesi ve insanın tüm benliÄŸine nüfuz etmesidir. İşte bu bütünlük saÄŸlandığında, iman kiÅŸinin hayatındaki temel ‘davaya’ dönüşür. EÄŸer bir insanın ahlaka dayalı, Allah’a yönelik bu derin bağı yoksa o kiÅŸi başıboÅŸ kalır ve dünya, para, makam veya şöhret gibi sahte davaların peÅŸinde savrulur. Derin bir bağı olmayan insan, adeta nerede patlayacağı belli olmayan bir “serseri mayın” gibidir; çünkü insan fıtratı gereÄŸi bir ÅŸeye baÄŸlanmadan hayatını sürdürme yeteneÄŸine sahip deÄŸildir.
Bir AÅŸk ve Teslimiyet Yolu Olarak İman…
Beklentisiz Bir Sevgi: AÅŸk Olarak İman… İmanı tanımlayan en güçlü kavramlardan biri de ‘aÅŸktır’. AÅŸk, beklentisizlik üzerinden bir varlığa mühürlenmektir. Bir aşığın sevdiÄŸini kazanmak için tüm hayatını adadığı gibi, iman da Allah ile insan arasındaki bu beklentisiz baÄŸlılığın mührüdür. KiÅŸi Rabbine âşık olduÄŸunda, O’nun emirleri zoraki görevler olmaktan çıkar ve “gönüllü olarak yapılması gerekenlere” dönüşür; nehyettikleri ise gönüllü bir sakınma hali alır. Bu seviyedeki bir iman, insanın deÄŸiÅŸmez davası haline gelir. Ancak bu olgunluÄŸa eriÅŸmek için üç temel unsurun bir arada bulunması ÅŸarttır: İstikamet (doÄŸru yönelim ve niyet), Sadakat (doÄŸrulayıcı eylemler) ve Samimiyet… Bu unsurlardan biri zedelendiÄŸinde iman zaafa uÄŸrar ve insanın “ayağının kayması” dediÄŸimiz ifsat süreci baÅŸlar.
İmanın Dinamik Yapısı ve İmtihan…
İmtihan, insanın yeryüzü serüveninin sebebi hikmetidir… Böylece insan, yeryüzü serüveninde neler yapıp yapmadığı konusunda hesaba çekilecektir. Adaletin tecellisi imtihanın varlığı ile müsellemdir.
İman, duraÄŸan bir olgu deÄŸil, elastiki ve dinamik bir yapıya sahiptir. Müminin attığı her adım, imanını ya güçlendirir ya da zaafa uÄŸratır. Bu noktada imanı canlı tutan en temel unsur, tefekkür ve tahayyül gücüyle her durumu bir ‘iman sınavı’ olarak algılamaktır. ÖrneÄŸin, büyük bir maddi imkânla karşılaşıldığında bunun helalliÄŸini sorgulamak ve bu nimeti Allah yolunda harcamak imanı artırırken, teyakkuz halinin elden bırakılması insanı saptırabilir. İmanı çoÄŸaltan ve güçlendiren ÅŸey “salih amel” üzere bir hayat sürmektir. EÄŸer kiÅŸi sadece temel görevlerle yetinip “sıradan bir müslüman” olarak kalırsa, imanı zamanla düşüşe geçebilir ve bu düşüş kiÅŸiyi fısk ve fücur gibi tehlikeli yollara sürükleyebilir. Yani ÅŸeytanın hile ve desiselerine yenik düşebilir. Nefsinin arzu ve tutkularının esiri olabilir…
Manevi Tekâmül ve Üstün Åžuur…
Şuur, kişinin attığı her adımı ilahi gözetim altında olduğunun idraki ile hareket etmeyi bir tercih yapması ile başlayan bir süreçtir. Her tecrübe ise şuuru daha da derinleştirerek ve damıtarak onu yeni merhalelere açık hale getirecektir. Şuur, imanın mücessem hale dönüşmesi ve karakteristik bir yapı arz etmesi için kaçınılmaz olandır. Şuur, üstün şuur haline gelebilmesi, yaşadığı deneyimlerin ileri adımlara kaynaklık teşkil edebilmesi ile sağlanabilecek bir zemine sahiptir.
İmanın Destekçileri ve Düşmanları…
İman yolculuÄŸunda insanın en büyük dayanakları ‘sabır ve tevekküldür’. Sabır, saptırıcı duygulara karşı direnç göstermek ve iyilikte süreklilik saÄŸlamaktır. Tevekkül ise sorumluluÄŸu yerine getirdikten sonra sonucu Allah’a bırakıp O’na teslim olmaktır. Öte yandan imanın en büyük düşmanı tekebbür (kibir) ve insanın kendi kendine yettiÄŸini sanmasıdır (müstaÄŸnilik). İman, özü itibariyle bir “güven” iliÅŸkisidir; her ÅŸeye gücü yeten Rab karşısında acziyetini bilmektir. EÄŸer insan Rabbine güvenip baÄŸlanmazsa, mutlaka kendi egosuna, bir lidere veya dünyevi bir güce baÄŸlanacaktır; ancak egoya baÄŸlanmak ÅŸeytanın en büyük ayartması ve saptırıcısıdır.
Tövbe Mekanizması ve Åžuur Hali…
İnsan doÄŸası gereÄŸi hata yapabilir; bu noktada Allah’ın insana verdiÄŸi deÄŸerin bir göstergesi olarak ‘tövbe mekanizması’ devreye girer. Tövbe, yapılan hatayı duygusal ve düşünsel olarak silen, kiÅŸiyi sanki hiç günah iÅŸlememiÅŸ gibi tertemiz bir konuma getiren olaÄŸanüstü bir onarıcıdır. Bu süreçte mümin için asıl hedef ‘takva’ ÅŸuuruna eriÅŸmektir. Takva, kiÅŸinin attığı her adımda Allah’ın kendisini gözetlediÄŸinin farkında olması halidir. Bu ÅŸuur; iradeyi, kalbi ve aklı dengede tutarak insanın nefsinin esiri olmasını engeller; aklı neye baÄŸlanması gerektiÄŸi konusunda yönlendirir.
Tövbe imkânı, insana bahÅŸedilen en büyük lütuftur. Ayrıca insana verilen kıymetin ne kadar derin olduÄŸunun da göstergesi… İnsanın sürekli yeniden baÅŸlayabilecek bir imkâna sahip olması, sürekli kendini yenilemesine ve daha da olgunlaÅŸarak ‘Silm’/Barış’ı eksen kılan bir idrake sahip olmasına sebep teÅŸkil eder. Böylece insan ayartıcıların (ÅŸeytan ve nefis) ÅŸerrinden kendini koruyacak, düştüğü yerde ise kalkacak bir imkâna sahip olabilir olmaktadır.
Sonuç: YaÅŸayan İman ve Mukarrebun ve Sabikun olma Hedefi…
İnsan yeryüzüne kaybolmak için deÄŸil, hidayeti bulmak için gönderilmiÅŸtir. Mümin için nihai hedef, sadece “kitabı sağından verilenler” arasında olmak deÄŸil, Allah’a en yakın olanlar (mukarrebun ve sabikun) sınıfına dâhil olmaktır. Bu makama ulaÅŸmak, davası için her ÅŸeyinden vazgeçebilecek bir “dava delisi” olmayı gerektirir. Nasıl ki Hz. Peygamber “yaÅŸayan bir Kur’an” ise, bir mümin de imanın ete kemiÄŸe bürünmüş hali olmalıdır. İman ÅŸuurla beslendiÄŸinde hayat, eylem ve düşünce anlam kazanır; kiÅŸi hem kendisi hem de baÅŸkaları için liyakatli bir öncü (sabikun) konumuna yükselerek ilahi rızaya mazhar olur.
İman, kulun Rabbi ile ilişkisinin mahiyetini belirleyen temel etmenlerden en önemlisidir. İman, salih amelin belirleyiciliğini yapar. İman olmayınca hiçbir şey olmayacaktır. Yani kişi kaybolmaya mahkûm kalacaktır. O yüzden iman, kişinin kendisini bulma arayışını nihayete erdiren temel bir saiktır.
Kişi, hep bir fazlasına sahip olma özelliğine sahiptir. İşte kişinin hedefi mukarrebun ve sabikun olduğunda hep bir fazlaya yönelik doğru bir tercihte bulunmayı içerecektir. Yol tükenmeyecektir, ancak, sürekli ilahi inayete mazhar olma fonksiyonunu taşıyacağı için hep bir aşk hali yaşamaya devam edeceği için kişi huzur ve sükûnu farklı bir düzeyde yaşamaya devam edecektir.
Abdulaziz TANTİK

Henüz yorum yapılmamış.