Sosyal Medya

Gökhan Özcan: Edip Cansever, çocukluğumuz ve gökyüzü

Dünya yavaş yavaş alıyor o kabiliyeti bizden. Büyüyor, büyüdükçe kendimize dair bir unutkanlık ediniyoruz. Dünya bulaşıyor her yanımıza. Ve bu bizi, ömrümüzün sonuna kadar bir daha hiç tamamlanamayacak biçimde eksik bırakıyor.



Bu zamanda içten içe derin kırılmalar yaşıyor hemen her insan. Böyle olduÄŸu için, hayatındaki o kırılmaları tetikleyen bir fay hattı gibi hatırlıyor daha çok çocukluÄŸunu. Oysa çocukluÄŸu uzak kaldığı vatanıdır insanın. Bilmeden, neresini nasıl acıttığını anlayamadan özleyip durduÄŸu ana yurdu...
 
“Küçük bir çocukken” dedi kederli gözlerle yanındakine bakarak, “her ÅŸey içime sığmayacak kadar büyüktü”
 
Kimilerinin zor bir çocukluk yaÅŸadığı doÄŸrudur. Bugün kiÅŸiliÄŸine bir kambur gibi binen yükleri acılarla yoÄŸrulan çocukluk yıllarında yüklenen nice insan var. Öyle de olsa, kim bütün bütün vazgeçebilir çocukluÄŸundan. GeçmiÅŸin içimizi yakan yaraları, kaçırılmış ve yaÅŸanamamış bir çocukluÄŸun kahrından baÅŸka nedir? Hatırlamak istemediÄŸimiz ÅŸeylerin, hafızamızın silinmesi en zor, kendini en çok unutturmayan kayıtları olduÄŸu gerçeÄŸini nasıl anlamalı, neye yormalıyız?
 
“...yakından gözlersek, bugünkü hazlarımızın nicesinin geçmiÅŸ hazlarımızın hatıraları olduÄŸunu görürüz! Sadece o anda hissettiklerimize indirgendiÄŸinde, hatırlamaların kattıklarından soyulduÄŸunda çoÄŸu duygumuzdan geriye ne kadar az ÅŸey kalırdı. Hatta belki de, belli bir yaÅŸtan sonra yeni ve taze sevinçlere sağır hale geliyoruz ve yetiÅŸkin insanın en tatlı zevkleri, belki de çocukluktaki duyumsayışların yeniden uyanışından, gittikçe uzaklaÅŸan bir geçmiÅŸin gitgide cılızlaÅŸan esintilerle taşıyıp getirdiÄŸi hafif bir meltemden ibaret kalıyor kim bilir?” diyor Henri Bergson, ‘Gülme’ kitabında.
 
ÇocukluÄŸuna özlem duyan insanları yadırgıyor bugün birçokları. BüyüyememiÅŸ, hayatıyla yüzleÅŸememiÅŸ olmakla itham ediyorlar böylelerini. Hayatın zorluklarına, insanı yoran, üzen, kıran fenalıklara gözlerini kapayan biri deÄŸilim ama yine de anlaması zor bir ÅŸey bu benim için. ÇocukluÄŸun sadece hayatımızın dönemlerinden biri olduÄŸunu düÅŸünürsek anlayamayız meseleyi diye düÅŸünüyorum. Çocukluk, insanın aslına, özüne, fıtratına en yakın olduÄŸu yer olduÄŸu için doÄŸallıkla özlüyoruz bana kalırsa çocukluÄŸumuzu. Ne kadar zor bir çocukluÄŸumuz olursa olsun, çocukluk burnumuzda tüten bir ÅŸey oluyor yine de. Çünkü bir daha hiç öyle hissetmiyoruz, dünya yavaÅŸ yavaÅŸ alıyor o kabiliyeti bizden. Büyüyor, büyüdükçe kendimize dair bir unutkanlık ediniyoruz. Dünya bulaşıyor her yanımıza. Ve bu bizi, ömrümüzün sonuna kadar bir daha hiç tamamlanamayacak biçimde eksik bırakıyor.
 
“Bilin ki, özellikle ta çocukluk döneminden, ana babanızın evinden aklınızda kalmış bir anıdan daha yüce, daha kuvvetli, daha saÄŸlıklı ve daha yararlı bir ÅŸey yoktur hayatta” diye yazmış Dostoyevski, Karamazov KardeÅŸler’de.
 
Ä°nsan gökyüzüne bakmayınca eksik kalıyor. Uzun uzun denize, o sonsuz maviliÄŸe dalıp gitmeyince eksik kalıyor. Åžarkıların ılık meltemini teninde hissetmeyince eksik kalıyor. Gönül, dengini indirip otağını kuracak bir muhabbet bulamayınca eksik kalıyor. Bazen her ÅŸeyi akaduran her ÅŸeyi bir yana bırakıp hatıralar arasında dolaÅŸmaya çıkmayan bir hayat eksik kalıyor. Ä°nsan ara sıra yeniden çocuk olamayınca eksik kalıyor.
 
“Gökyüzü gibi bir ÅŸey bu çocukluk/ Hiçbir yere gitmiyor” mısralarını mırıldandı kendi kendine beyaz saçlı adam, gökyüzüne baktı sonra uzun uzun ve içinden gülümsedi Edip Cansever’e.
 
YeniÅŸafak

Henüz yorum yapılmamış.

* İşaretli tüm alanları doldurunuz.