Tercüme Haber: Türkiye ve Rusya: Kayda Değer Yakınlaşma

Follow @dusuncemektebi2
Türkiye’nin Rusya’dan S-400 füze sistemi satın alması, ABD-Türkiye ilişkileri tarihinde yaşanan en büyük krizin ortasında geldi. Satın alma sadece bu ilişkilerin daha da bozulmasına yol açmakla kalmadı, aynı zamanda krizin temel yapısal dinamiklerini de değiştirerek statüko durumuna geri dönmeyi imkânsız hale getirdi.
S-400 anlaşması iki yıl boyunca gündemde olmasına rağmen, silah sisteminin geçtiğimiz temmuz ayında teslim edilmesi Amerikalı politika yapıcıları için gerçekten sürpriz oldu; aslında öyle olmamalıydı. Son on beş yılda Ankara ve Washington arasında yakın ve hatta hararetli iş birliğinin olduğu anlar, hakikatlerin net bir şekilde görülmesini engellese de Soğuk Savaş’ın sona ermesinden bu yana ABD-Türkiye ilişkileri genel bir düşüş eğilimine girdi. Oysa bugün, Pimpirikli Amerikan politika yapıcıları, Türkiye'nin yaramaz bir çocuk gibi öfke nöbetini attıktan sonra, tekrar eski haline gelip ABD’nin politikalarını desteklemeye devam etmekten başka seçeneğin olmadığı fikrine sarıldılar. Washington’un Türkiye-ABD krizinin nedenlerini kavrayamaması, Amerikan dış politikası için potansiyel sonuçlarını görmelerini engelledi.
Mevcut kriz, Batı karşıtı Recep Tayyip Erdoğan'ın kaprislerinden kaynaklanmıyor. Aksine, S-400'lerin satın alınması; Türk dış politikasının uzun süredir istikrarlı duruşunun tezahürüdür. Washington için daha tedirgin edici olanıysa ABD'nin dünyadaki otoritesinde ve gücünde belirgin bir düşüşü yansıtıyor olmasıdır. 2003 yılında ABD, Orta Doğu’yu kendi lehine dönüştürecek bir projeye başladı. Bu projeyle hem daha liberal, müreffeh ve istikrarlı bir Ortadoğu yaratmayı beceremediler, hem de Amerika’nın Orta Doğu, Doğu Avrupa ve Avrasya politikalarının temel taşı olan Türkiye’yi de ABD’ye yabancılaştırdılar. S-400 krizinden büyük resmi bakarsak, Washington'un sadece Ankara ile olan ilişkisini değil, bütün bu Orta doğu politikalarını gözden geçirmesi gerektiğini görürüz.
Türkiye’nin Rusya’yla İlişkisi
ABD’nin, Türkiye’nin Rusya’dan silah almaya hazır olduğuna inanmamasının bir sebebi, Türkiye ve Rusya’nın kaderinin coğrafya, tarih ve kültürel bakımdan birbirlerinin düşmanı olması gerektiği varsayımıdır. ABD için iki ülkenin ortak, hatta müttefik olması imkansızdı. Osmanlı ve Rus imparatorlukları arasında uzun süre devam etmiş kanlı rekabet -birbiriyle 12 savaş yaptılar- her ikisinin de kültürel ve tarihi hatıraları üzerinde silinmez izler bırakmıştır. Ancak, önemli iş birlikleri de yapılmıştır. Rusya, Mehmet Ali Paşa’nın Anadolu’da ilerlemeye başladığı 1832-33’te İstanbul’u desteklemiştir. Padişahın ricasıyla Çar, Osmanlı başkentine yapılacak herhangi bir saldırıyı engellemek için İstanbul yakınlarına Rus askerlerini konuşlandırdı ve Osmanlı’nın muhafazasına yardımcı oldu. Çar daha sonra bu konuşlandırmayı neredeyse on yıl süren bir antlaşmalar ittifakına dönüştürdü. I. Dünya savaşının arifesinde Mart 1914’te Osmanlı-Rusya Dostluk Komitesi kuruldu ve Osmanlı, Mayıs 1914'te Ruslara ittifak yapmayı teklif etti. Yani Osmanlı, Rusya politikasını geçmişte yaşanan sıkıntılar üzerine bina etmemişti.
Rus-Türk iş birliğinin en önemli örneği, Rusların, Kurtuluş Savaşı’nda (1919–22) Türklere gerekli maddi ve askeri yardımı sağlamaları oldu. Mustafa Kemal, 1919 Mayıs'ında Kuva-yi Millîye’yi örgütlemeye başlamadan önce bile, olası bir ittifak için Bolşeviklerin temsilcileriyle görüştü. Kuva-yi Milliye’nin komutasını üstlendikten sonra, derhal Vladimir Lenin ve Bolşevik Rusya ile bir ittifaka gitti. Sovyet Rusya daha sonra Mustafa Kemal ve kuvvetlerine hem silah hem de nakdi yardım sağladı. Mustafa Kemal’in Lenin’e ulaşması jeopolitik bir ustalıktı hem makyevelist hem de zeki biri olduğunu gösteriyordu. Mustafa Kemal’in bu hareketi Türk Kurtuluş Mücadelesi için ne bir tartışmaya sebep oldu ne de ihanet olarak görüldü. Aslında, Mustafa Kemal’in rakipleri de Bolşeviklere kendi tekliflerini yapmakla meşguldüler.
Türkiye'nin Sovyet Rusya ile İngiltere, Fransa ve diğer emperyalist güçlere karşı ittifakı, Mustafa Kemal'in “milli egemenlik” ve “tam bağımsızlık” konusundaki ısrarını yansıtıyordu. Bunlar, bir imparatorluğun molozlarından kendi kendini ayakta tutacak ulus-devlet kurmaya kararlı olan milliyetçilerin temel ilkeleriydi. Sovyet Rusya'nın sağladığı altın ve silahlar, Türklerin Anadolu’da askeri üstünlük kazanmalarını sağladı. 1. Dünya Savaşı’nın galiplerinin Anadolu’yu; İngiltere, Fransa, İtalya, Yunanistan ve Ermenistan arasında paylaştırdığı; Güneydoğu’da Kürt devleti kurdurduğu, Türklere Anadolu'nun kuzeyindeki küçük bir alan bıraktığı Sevr anlaşmasını yırtıp atmalarına yardım etti.
Mustafa Kemal’in en büyük başarısı, Sevr Antlaşması’nı geçersiz kılan ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasını mümkün kılan askeri zaferleriydi. Türkiye Cumhuriyeti, Sovyetler desteklemeseydi muhtemelen var olamayacaktı. Mustafa Kemal, Bolşevizm’e bir sosyal örgütlenme biçimi olarak ilgi duymadı ve kurulmak istenen Türk Komünist Partisi'ne de izin vermedi. Ancak Sovyetlerin potansiyelini jeopolitik müttefiklik olarak kavradı. Sovyetlerin Para, silah ve mühimmat yardımı Kurtuluş Savaşı'nın başarıya ulaşması için kritikti. Sovyetlerin katkısı o kadar önemliydi ki, Mustafa Kemal 1928’de, Sovyetlerin Türkiye’ye atadığı ilk büyükelçi Sergei Aralov’un da İstanbul Taksim’deki Cumhuriyet anıtında bulunmasını emretti. Yeni Türkiye Cumhuriyeti ve Sovyetler Birliği, 1930'lar boyunca yakın ilişkiler kurdular.
Stalin’in II. Dünya Savaşı’nın sonunda Türkiye’den toprak ve boğazlar üzerindeki talepleri, Türkleri kararlı bir şekilde Batı’ya ve 1952’de katıldığı Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü’ne (NATO) itmiştir. Bu tarihten itibaren 50 yıl boyunca Türkiye’nin yönü batıya dönük olmuştur. Yine de soğuk savaşa rağmen ara ara Rus-Türk ilişkilerinde yakınlaşmalar olmuştur. Örneğin, 1970'lerin başında Türkiye ile Sovyetler Birliği arasındaki ilişkilerindeki yakınlaşma, 1974’te Türkiye’nin Kıbrıs harekâtını kolaylaştırmıştır. Buna karşılık Yunanistan, NATO’nun askeri kanadından çekilmiştir. NATO üyeleri Yunanistan ve Türkiye'nin karşı karşıya gelmesi şüphesiz Politbüro’yu oldukça heyecanlandırmıştır.
Soğuk Savaşın Bitmesi ve Türkiye’nin Tekrar İttibakı
Sovyetler Birliği'nin dağılması, temelde Türkiye'nin jeopolitik durumunu değiştirdi. Türkiye’nin güvenliğine yönelik en büyük tehdit ortadan kalktı ve yüzyıllar sonra ilk defa Türkiye ve Rusya ‘sınır komşusu’ sıfatını yitirdi, araya tampon ülkeler girdi. Dahası, Rusya Federasyonu, Sovyet selefinin yarısı kadar toprak büyüklüğüne ve daha düşük bir kapasiteye sahipti.
İronik olarak, başlangıçta; Soğuk Savaş'ın sona ermesinin ABD ile ilişkilerini sekteye uğratacağından endişelenen Türklerdi. Ankara, 1990’ların başında Washington’un artık Türkiye’yi terk edeceği ve NATO’nun güney kanadında bir korumaya ihtiyaç duymayacağına dair korku duyuyordu. Ancak, Türkler iki kutupluluğun sona ermesinin diplomatik manevra için daha fazla alan yarattığını yavaş yavaş görmeye başladılar. Kökleşmiş Kemalist eğilimler, yani tüm süper güçlere şüphe ile yaklaşma ve tam bağımsızlık vurgusu, Türk dış politikasında eksen kaymasına sebep olmaya başladı.
Bu eksen kaymasının en çarpıcı örneklerinden biri, Mart 2002’de, Türkiye Milli Güvenlik Kurulu genel sekreteri Orgeneral Tuncer Kılıç’ın, Türkiye'nin yönünü Batı’dan doğuya dönmesi; Rusya ve İran’la müttefik olması gerektiğini dile getirmesiyle geldi. Kılınç sadece kişisel fikrini beyan etmiyordu; Türk subayların önemli bir bölümü ve kendilerini Kemalizm’in muhafızı addedenler, Batı’ya olan güvensizliğini, Türkiye'nin Batı’ya aşırı bağımlı olduğunu ifade ediyor ve Türkiye’nin vizyonunun batının ötesine geçmesi gerektiğini savunuyorlardı.
Kemalist dünya görüşü günümüz Türkiye'sini “selefi Osmanlı’nın son döneminde yaptığı gibi” Emperyalist Güçlerin içten ve dıştan zayıflatmak ve nihayetinde bölmek niyetinde olduğu şeklinde sunmaktadır. Bu dünya görüşü, Türk vatandaşlarına yetmiş yıldan fazla bir süredir okullarda, askerde ve medya aracılığıyla telkin edilmektedir. Bu, yürürlüğe hiç girmeyen Sevr antlaşmasının yarattığı “Sevr Sendromunun” Türkiye hafızasına kazınmasından kaynaklanmaktadır.
Mustafa Kemal, büyük güçlerin Anadolu için tasarladığı planlarını engelledi ve Moskova’nın yardımıyla Türk egemenliğini korudu. Ankara’nın bugün Moskova eksenine kayması da aynı şekilde okunmalıdır. Aslında bu eksen kayması mantıksız veya anlaşılmaz değildir.
Amerikalı gözlemcilerin Mustafa Kemal ve Lenin’in görüşmelerine açıklık getirme babında öne sürdüğü “otoriterlerin kardeşliği” aklaması mevcut durumu tam olarak açıklamaktan uzaktır. Asıl sebep Amerikan politikaları ve onların Türkler üzerinde oluşturduğu hassasiyet ve çekincelerdir.
Rus-Türk ilişkilerinin geleceği, büyük olasılıkla ABD-Türkiye ilişkilerinin geleceğine bağlı olacaktır. Eğer ABD ve Türkiye müttefik kalırlarsa -arada sıkıntılar olsa bile- Ankara, Rusya’yla olan ilişkilerini halihazırdaki politikalarının ötesine götürmez. Türkiye’yi ABD’den uzaklaşmaya iten bağımsızlık ve tam egemenlik vurgusu, bilhassa Rusya’yla geçmiş ilişkiler düşünüldüğünde Türkiye’yi ihtiyatlı olmaya itecek ve Türkiye’nin tamamen Rus eksenine girmesini önleyecektir. Bununla birlikte, ABD-Türkiye dış politikaları çatışmaya devam ederse, Ankara Moskova ile ilişkisini derinleştirerek devam ettirebilir. Moskova, Washington ile NATO üyeleri arasındaki sürtüşmeyi genişletmeye ve bu durumdan elinden geldiğince yararlanmaya; bununla birlikte NATO’nun iç dinamiklerini bozmaya çalışacaktır.
Kayda Değer Yakınlaşma
Türk-Rus yakınlaşması, Soğuk Savaş’tan bu yana iki ülke arasındaki en ciddi kopuşun ardından meydana geldiği için dikkat çekiyor. Kasım 2015'te bir Türk F16’sı, bir Rus SU-24‘ünü Türkiye destekli muhaliflere karşı saldırı icra ederken, Türk hava sahasını ihlal etmesi üzerine düşürdü. 2015 başlarında, Moskova; IŞİD ve muhaliflerle mücadele eden Esad’ın, sallantıdaki rejimini desteklemek için Suriye’ye hava ve kara kuvvetlerini yerleştirmişti. Suriye İç Savaşı, sadece iki buçuk milyonun üzerinde mültecinin Türkiye’ye gitmesine sebep olduğu için değil daha da ötesi, Suriye’nin veya Türkiye’nin sınırları ve toprak bütünlüğü meselelerini tekrar gündeme getirdiği için Ankara'nın yoğun mesai yapmasına sebep oldu. Türkiye gibi, Suriye de I. Dünya Savaşı'ndan sonra devlet olduğu için sınırları tam oturmuş sayılmaz. Aslında baktığımızda Şam, 1939’da Fransa’nın Türkiye’ye devrettiği Hatay üzerindeki Türk egemenliğini hiçbir zaman tanımadı. Ankara için daha endişe verici olan ise, Kürdistan İşçi Partisi (PKK)’nın Suriye kolları olan SDG ve YPG’nin Suriye topraklarında varlıklarını sağlama alma çabalarıdır. PKK Türkiye Cumhuriyeti’nin bir numaralı güvenlik tehdididir; Türkiye’yle neredeyse kırk yıldır çatışıyor ve bugüne kadar 40.000 kişinin ölümüne sebep oldu. Ablukaya alınan Suriye hükümeti güçleri kuzeydoğu Suriye'den çekilince, SDG liderliğindeki Suriye Kürtleri, orada fiili özerk bir hükümet kurdular. Özerkliğin ve belki de Suriye'deki kırılganlıktan dolayı bağımsızlığın kazanılması, PKK-YPG’yi güçlendirecek ve o bölgeyi yönetme kapasitesi kazanmasına izin vererektir.
Ankara Suriye İç Savaşı’nda Esad’ı devirmeyi tercih etti. Başkan Barack Obama yüksek sesle Ağustos 2011'de Esad'ın koltuğu bırakması gerektiğini ilan ettiğinde, dünyanın geri kalanı gibi Ankara da bu gelişmeyi, Esad'ın devrilmesi konusunda bir Amerikan taahhüdü olarak yorumladı. Bunun üzerine Türkiye, ABD, Suudi Arabistan ve Katar ile iş birliği içinde Suriye’deki muhalif grupları Esad rejimini düşürme amacıyla desteklemeye başladı.
Fakat, Esad inatçı çıktı. Obama, 2012'de Şam kimyasal silahlar kullanınca “kırmızı çizgiyi” geçtiğini ilan etti fakat direkt müdahale konusunda isteksiz kaldı, ABD; muhaliflere yönelik yoğun eğit donat programının da geleceği olmadığını düşünüyordu. Amerika’nın bu konudaki acizliği Türklerin ABD’ye olan bağlılığını sarstı ve ABD’nin gücünden şüphe etmesine sebep oldu. IŞİD bu sırada Suriye içlerine iyice yayıldı; dallanıp budaklandı. 2015 yılında Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin Suriye'ye Rus hava kuvvetlerini yerleştirdi ve Rejimin kara ordusunu destekleyerek Suriye hükümetini koltukta tutmak için harekete geçti ve aynı yılın eylül ayında Rejim ve Rusya askeri operasyonlara başladı. Putin’in bu hamlesi Washington’un Rus yayılmacılığına karşı ne kadar hazırlıksız olduğunu gösterdi. İran ve Hizbullah’tan gelen kara kuvvetleri ve Rus hava desteği, çatışmaların seyrini Suriye hükümeti lehine çevirdi. Rus hava kuvvetleri, Türkiye destekli muhaliflere acımasızca saldırdı; sonrasında Türkiye ve Rusya kendilerini vekalet savaşının içinde buldular.
Bu vekalet savaşı bir Türk F-16’sının bir Rus SU-24’ünü önleyip, düşürdüğü zaman, gerçek bir savaşa dönüşebilirdi. Türkler şüphesiz cesurca fakat bir o kadar da düşüncesizce hareket ediyordu. Türkler, NATO üyesine yönelik bir silahlı çatışma çıkarma riskinin Rusları korkutacağını ve Rusların Suriye'deki operasyonlarını engelleyeceğini düşünüyorlardı, fakat evdeki hesap çarşıya uymadı. Putin, krizi askeri olarak tırmandırmaktan kaçındı ancak öfkeli ve sert bir şekilde, Türkiye'nin "teröristlerle suç ortaklığı yaparak” Rusları "arkadan bıçakladığını" ve bunun bedelini ödeyeceğini söyledi. Türkiye’nin Rusya’ya turizm ve tarım özellikle de enerji alanındaki ekonomik bağımlılığı zayıf ayağını oluşturuyordu. Rusya bunları göz önünde bulundurarak Türkiye’ye misilleme niteliğinde bir dizi ekonomik yaptırım uyguladı.
Türklerin gözü kara bir şekilde Rus jetini düşürmesi sonrası, Washington’un Ankara’ya karşı mesafeli tutumu, Türkiye’nin Rusya’ya karşı yalnız olduğunun sinyallerini veriyordu. Benzer şekilde, Obama yönetiminin Suriye’de anlamsız bir şekilde kendine güvensizliği- Esad’a yüksek perdeden atıp tutması, ancak silahlı muhalefete etkisiz ve örtülü desteği; mahcup ama bir o kadar da kesin bir şekilde direkt müdahaleyi reddetmesi- Türkiye’yi zor durumda bıraktı. Ankara’nın, çok farklı aidiyetleri olan cihatçılar da dahil olmak üzere muhaliflere destek stratejisi de, Washington’ınkinden daha başarılı olmamıştı. Ve Suriye’de Şoför koltuğunda Rusya’nın oturduğunu iyice anlayan Ankara, Rusya’yla daha yakın çalışma içerisine girmezse devamlı olarak ciddi tehlikelerle yüzleşeceğini anladı. Bir yıldan kısa bir süre sonra, keskin bir politik dönüş yapan Erdoğan, jeti vurduğu için resmen özür diledi ve hatta ölen Rus pilotun ailesine tazminat teklif etti. Türkiye, Suriye’nin geleceği için yapılan Astana müzakerelerine destek verdi ve katılmaya başladı. Putin’in kendi iradesini Erdoğan’a nasıl kabul ettirdiği oldukça kayda değerdir ve zorlayıcı diplomaside mükemmel bir vaka çalışması olarak ele alınabilir.
Erdoğan’ın, Putin’e meydan okuyan düşman pozisyonundan, ondan ricacı pozisyonuna; 180 derecelik dönüşü bazı sıkıntıları da beraberinde getirdi. Tam da Aralık 2016'da Astana Müzakerelerinin başlayacağı sıralarda, izindeki bir Türk polis memuru, Ankara'daki bir sanat sergisinde dehşetengiz bir şekilde Rusya'nın Türkiye büyükelçisini vurdu. Ancak provokasyon, Ankara ve Moskova’nın geçmiş sıkıntılarının bir kenara bırakma konusundaki kararlılığını sarsmadı.
Amerika ve Kürtler
Suriye’deki Amerikan başarısızlıkları ve çözümsüzlükleri, Türkiye’nin Rus tehdidine karşı savunmasız ve korumasız hissetmesine, Amerika’nın SDG-PKK-PYD ile yaptığı iş birliği Ankara’nın ihanete uğradığı sonucuna varmasına neden oldu. Ankara her an Rusya ‘yla anlaşmaya ihtiyaç duyabileceğine karar verdi. 2014’te Obama yönetiminin aldığı Suriye’de Kürt militanlarını eğitme ve donatma kararı, ABD Dış İşleri Güney Avrupa ve Doğu Akdeniz’den sorumlu bakan yardımcısının sözleriyle Türk-Amerikan ilişkilerine Saatli Bomba etkisi yapmıştı. Bir NATO müttefikinin en büyük düşmanını silahlandırmanın “stratejik çelişkisi” “şimdi acı verici bir şekilde ortaya çıkan ama zamanında da öngörülebilir olan” sonuçlar yarattı. Öngörülebilir sonuçlardan biri Türkiye'nin Amerika Birleşik Devletleri'nden uzaklaşıp, Rusya ile yakınlaşması idi.
Yaraya tuz basan durum, Amerikalı yetkililerinin SDG’nin PKK’nın Suriye kolu olduğunu bilmelerine rağmen bu grubun ismini değiştirmeye zorlayarak bu gerçeği gizlemeye çalışan çocukça oyunlarıydı. ABD Özel Harekât Komutanlığı Komutanı Orgeneral Raymond Thomas, ABD’li yetkililerin PKK’nın rolünü kamufle etmek adına, bu gruptan kendisine “yeni bir isim bulmasını” istediğini kabul etti. Bunun üzerine YPG-PKK, Suriye Demokratik Güçleri (SDG) adını aldı. İsim değişikliği kimseyi özellikle de Türkleri kandıramazdı. Sonra, ABD Savunma Bakanı Ashton Carter, 2016 yılında Senatonun önünde, YPG’nin PKK’yla olan bağını kabul etti. Ulusal İstihbarat Direktörü Daniel Coats, ABD İstihbarat Topluluğunun, 2018 Dünya Çapında Tehdit Değerlendirmesinde, YPG’nin PKK’nın Suriye kolu olduğunu açıkça belirtti.
Oldukça aşikâr olan bu kriz durumunun yanında, ABD’nin Kürt ayrılıkçı grup PKK ve iştirakleriyle iş birliği yapmaktan başka, Türk Ulusal Güvenliğini tehlikeye atan ve kamuoyunun tehdit algısını daha fazla tahrik edebileceği hiçbir şey yoktur. Çünkü bu durum Türklerin Sevr Sendromunu tetikler. Kemalistlerin Türkiye Cumhuriyeti'nin kurmaktaki temel amacı, Anadolu'nun farklı Müslüman topluluklarını, tek bir bütün olarak birleştirerek, devlete sadık bölünmez bir millet oluşturmaktı. Dış güçlerin, Türk milletini bölmek ve parçalamak için Kürt milliyetçiliğini kullanmaya niyetli olduğu fikri, Türkiye Cumhuriyeti'ni başından beri meşgul ediyordu. Bu düşünce Mustafa Kemal ve T.C. ‘nin diğer kurucularına bir kuruntu olarak değil tecrübeleri neticesinde aşılandı. Rus İmparatorluğu, I. Dünya Savaşı’ndan önce, Anadolu’daki Kürt ayaklanmalarını desteklemekteydi ve savaştan sonraki yıllarda; İngilizler, Kürtleri Mustafa Kemal’i ve Türkiye Cumhuriyeti’ni baltalamak için kullandılar. Sovyetler Birliği, Soğuk Savaş boyunca Kürt ayrılıkçıları destekledi, sonrasında Rusya da 1990’larda aynı şeyi yaptı. Aslında, Rusların Kürt ayrılıkçılara olan desteği yıllarca ABD-Türkiye ilişkilerini güçlendiren önemli bir faktördü. Türklerin büyük bir kısmı, Türkiye'deki intihar saldırılarından ve terör olaylarından PKK-YPG’yi sorumlu tutmaktalar bundan dolayı, Amerika, Kürt ayrılıkçılarla (PKK-YPG) iş birliğine başladığında, Türkiye’nin Amerika’dan uzaklaşması kaçınılmazdı.
ABD kuvvetlerinin Suriye'nin kuzeyinden çekilmesi ve YPG’ye verdiği desteğin sona ermesi Washington ve Ankara arasındaki büyük bir çatışma konusunu ortadan kaldırdı. Fakat, aceleci bir şekilde yapılan çekilmenin ve Washington’un Türkiye operasyonunun hemen ardından gelen ağır eleştirileri, ekonomik savaş ve yaptırım tehditleri yeni problemlere neden oldu. Başkan Donald Trump, Suriye'den çekilme niyetini defalarca beyan etmiş olmasına rağmen, kendi personeli inatla buna hazırlıklı olmayı reddetti. Bir analistin Nisan 2018’de uyardığı gibi, “Ulusal güvenlik personelinin Trump’ı dinlemesinin ve başkanın taleplerine göre -bu talepler Amerikan çıkarlarını korumak için planlanmış ve rahatsız edici olsa da- çekilme politikası planlamasının zamanı geldi. Tahmin edildiği gibi, bunun yapılmaması başarısızlığa yol açtı. ABD kuvvetleri bir sıkıntıyla karşılaşmadılar veya resmi olarak küçük düşürülmediler ama geri çekilmelerinde belirgin bir planlama eksikliği, Amerikan politikasındaki karmaşa ve düzensizliği ortaya çıkardı. Trump’ın: “Erdoğan bu tehlikeli ve yıkıcı yolda devam ederse, Türkiye’nin ekonomisini derhal yok etmeye tam olarak hazır olduğunu” müteakip açıklaması, Türkleri oldukça rahatsız ederken aynı zamanda Erdoğan’a ekonominin yanlış yönetildiği için değil de dış müdahaleler yüzünden kötü gittiği bahanesine sarılma imkânı verdi.
Amerika’nın Suriye’den çekilmesi kesinlikle YPG için bir hayal kırıklığıydı, ancak sürpriz de sayılmazdı. Sonrasında, tahmin edilebileceği gibi, YPG; Türk ordusunu kolayca caydırabilecek Rus destekli Suriye hükümetiyle anlaşmayı seçerek, Türk saldırısına karşı koymaya çalıştı. Suriye’de YPG’nin durumu ve Suriye içindeki Kürt özerkliği sorunu hala görüşülmeye devam ediyor. Şartların birden değişmesi, YPG için tam bir felaket olmasa da YPG’nin bağımsız devlet kurma hayallerini suya düşürdü. Türkiye’nin kuzey Suriye operasyonu, birincil hedefini büyük oranda yerine getirmiş olsa da operasyonun ABD’yle olan ilişkilere verdiği zarar, Rusya’nın Suriye’deki konumu ve Türkiye üzerine baskı kurabileceği diğer unsurlar göz önüne alındığında, Ankara’yı, Moskova’nın zorlamalarına karşı çaresiz bırakıyor.
Fethullah Gülen’e Amerikan Desteği
PKK ile çalışmaktan ziyade, ateşe körükle gidecek bir eylem düşünmek neredeyse imkânsız olsa da Amerika’nın “Guru” benzeri Türk dini şahsiyeti Fethullah Gülen’e olan ilgisi dikkate şayandır. Türkiye Cumhuriyeti’ni yıkmaya teşebbüsünün uzun süredir bilindiği ve takipçilerinin bürokrasiye, özellikle de silahlı Kuvvetlere ve polise sızmalarına yardım eden Gülen, 1999’da tutuklanmamak için Türkiye’den kaçtığından bu yana Amerika’da ikamet ediyor. 2008'de ABD Ulusal Güvenlik Bakanlığı, Gülen'in ikamet başvurusunu aldatıcı bulduğu için reddetti, fakat Amerikan diplomasisi ve istihbarat yetkililerinin Gülen adına yaptıkları itiraz, Gülen'e ABD'de ikamet izni çıkmasına sebep oldu. Gülen'in Amerika’daki takipçilerinin, birçok eyalette Amerikan vergi mükelleflerini sistematik olarak dolandırdığı, Muteber hükümet destekçileri ve muhalefetin de belirttiği gibi, Fethullah Gülen’in, Türkiye’de çok daha ciddi yasadışı işlerde parmağının olduğu ortaya çıktı. Gülen sadece Amerika’da ikamet etmekle kalmayıp, New York Times ve Washington Post gibi birinci sınıf Amerikan medya kuruluşlarına da erişimini sürdürmeye devam etti.
Temmuz 2016'daki başarısız darbe girişimi hakkında bilinmeyen çok şey var. Türk hükümeti, olanları daha sağlıklı açıklayabilirdi, hala da yapabilir. Ancak, hiç şüphe yok ki darbeciler, Erdoğan’ı ve hükümetini devirmek istiyorlardı. 300'den fazla insanın ölümüyle sonuçlanan başarısız darbe girişimi, önceki darbe ve darbe girişimlerinin şiddetinden oldukça fazlaydı. Gülen'in darbe girişiminde oynadığı kesin rol bilinmemekle birlikte, darbe ‘ye müdahil olmadığı tartışması mantıksızdır. Gülen’e uzun süre hizmet veren ve en yakın müritlerinden bazılarının darbede öncü operasyonel rol oynadıklarını gösteren yadsınamaz kanıtlar mevcuttur. Darbenin hedefi olan Türk hükümetine Amerika ve Avrupa’nın desteği oldukça yetersizdi. Eski İsveç Başbakanı Carl Bildt desteğin eksikliğinden yakındı ve darbeden sonra Erdoğan ile ilk görüşen ilk lider Putin olursa bunun “Avrupa için utanç verici” olacağı konusunda uyardı. Bu öngörü tam olarak Putin’in 9 Ağustos 2016’da St. Petersburg’da Erdoğan’ı kabul etmesiyle gerçekleşti; Putin, Rusya’nın ABD’den veya herhangi bir Batı Avrupa devletinden daha güvenilir olduğunun altını çizdi.
Gülen’e Rezidans tahsis etmek, yalnızca Erdoğan’ı değil, bütün Türk halkını derinden tahrik ediyor. Türkiye'de en çok küfredilen insanlarından biri Gülen’dir. Türkiye’de istisnasız tüm fikir grupları Gülen’in karşısında yer almaktadır. Gerçekten de Gülen’e ve ABD’nin Gülen’e desteğine yönelik eleştiriler, Erdoğan’ın takipçilerinden ziyade Seküler Türkler’ de daha geçmişe dayanıyor. PYD ile ilişkisinde olduğu gibi, Amerika’nın Gülen’e bağlılığı, Türkiye’nin her tarafında Amerikan düşmanlığını artırdı. Büyükelçi James Jeffrey Gülen’in Amerika’daki varlığını “utanç verici” olarak gördüğünü söyledi. Yukarıdaki gerçekler göz önüne alındığında, Türklerin yüzde 80’inden fazlasının ABD’yi tehdit olarak görmesi şaşırtıcı değil.
Sonuç
S-400 füzelerinin Türkiye'ye ilk sevkiyatı, darbe girişiminin üçüncü yıldönümünde 2019 temmuz ayında yapıldı. Zamanlama manidardı ve medyanın bunu başarı olarak lanse etmesi S400’lerin sembolik önemi daha da güçlendirdi. Erdoğan, S-400 alımını “tarihimizdeki en önemli anlaşmamız” diyerek abartılı bir dille duyurdu fakat yaptığı anlamsız değildi. Aslında, anlamı oldukça açıktı: Bazen huysuzluk yapsa da yıllardır Batının sarsılmaz müttefiki Türkiye Cumhuriyeti, şu an kendi güvenliği için Batı’dan uzaklaşmayı tercih ediyordu. S-400 alınması ve daha geniş bir perspektifle Rus eksenine kayış, riskli ve sert bir adım olmasına rağmen ne Erdoğan’a ne onun İslamcı ajandasına ne de Türk milliyetçiliğinin getirdiği farklı bir fikre bağlanabilirdi. Rusya’ya dönüş, Mustafa Kemal’in ortaya koyduğu dış politikanın temel ilkeleri ile uyumludur ve yukarıda da belirtildiği gibi, aslında Mustafa Kemal’in kişisel diplomasisinde da örneği görülmüştür.
Mustafa Kemal'in Batı’ya, özellikle de İngilizlerden gelen tehditlere karşı destek aramak için Rusya’ya dönmesi gibi, bugün de Ankara’nın ABD’den geldiğini algıladığı tehlikeler için yaptığı aynısıdır; Ankara ve Moskova’nın yakınlaşması, bir yandan da Washington'a tepki nitelediğindedir. Türkler, ABD-Türkiye ilişkilerine kendilerinin verdiği zarardan bahsetmiyor ve Amerika'dan algıladıkları tehlikeleri abartılıyorlar. Dahası, Erdoğan’ın Avrupa’ya olan kronikleşmiş garezi, Türkiye’yi daha da yalnızlaştırdı ve Rusya’ya karşı savunmasız bıraktı. Ancak, Amerikan politika yapıcılarının; on yıllardır Orta Doğu’da, Balkanlar’da, Karadeniz’de, Kafkaslarda ve Avrasya’da kilit ortak olan bir ülkenin temel güvenlik kaygılarını ve hassasiyetlerini dikkate alan politikalar oluşturma konusundaki yetersizlikleri veya isteksizlikleri, Türk-Rus ilişkilerinde mevcut dönemin açıklanmasında merkez olmalıdır. Washington ve Ankara'nın ilişkilerini yeniden kurma konusundaki ortak istekleri, Türk-Rus ilişkisinin geleceğinin kilit belirleyicisi olacaktır. Önümüzdeki yıllarda Türkiye, Rusya ve hatta ABD bile iç karışıklıklara karşı savunmasız olacak ve her biri kaçınılmaz olarak dış ilişkilerinde krizlerle karşılaşacaklar. Birçok şey değişebilir. Bu makale baskıya giderken ve ABD-Türkiye ilişkileri bozulmaya devam ediyor, fakat Türkiye-Rusya ilişkilerinin yörüngesinin olumlu yönde seyredeceğini söyleyebiliriz.
Yazar: Michael A. Reynolds
Çevirmen: Abdullah ÖZBAY
Henüz yorum yapılmamış.