Yazar : 274 Süleyman Seyfi Öğün - Tahran Zirvesi’nden sonra
19 Eylul 2018 Çarşamba

Tahran Zirvesi’nden sonra

Süleyman Seyfi Öğün

10-09-2018 08:40

Tahran Zirvesi’nden sonra

Son Tahran Zirvesi, Sûriye meselesini bir kördüğüm hâline getirdi. Ama yazım bu hususta değil. Daha çok Türkiye-İran-Rusya arasında sağlanmış olan mutabakatın, Rusya ve İran tarafından delinmesiyle alâkalı. Bölgesel olarak komşu, târihsel olarak da çok karmaşık bağlarla birbirine bağlı olan bu üç devlet, millet ve kültürün ilişkileri üzerine bâzı spekülasyonlarda bulunmak istiyorum..

Aşırılıklar çok defâlar zannedildiği gibi kendiliğinden tezâhür eden; bireylerin şahsiyetlerinden gelen veriler değildir. Aşırılıklar komplekslerin mahsûlüdür. Ezcümle; kompleksler aşırılıkları önceler ve insanları, bir uçtan bir uca savurarak yönetir. Şöyle de ifâde edebiliriz: Diyalektik’in beşerî dünyâdaki manzaralarını kompleksler fişekler.

Buradan hareketle kompleksizliğin müdafaasına girişecek değilim. Beşerin harcının komplekslerle karıldığına kâniyim. Bu da son derecede tabiî bir durum. Beşer eksikleriyle mâlûl. Eksiklik değil midir kompleksleri doğuran? Diger taraftan bu durumdan çok da şikâyetçi olduğum da iddia edilemez. Beşerî târihte ,eğer bu tâbir uygun düşüyorsa, yapılan “yüce” işlerin - meselâ sanatlar- ardında derinleşmiş komplekslerin bâzı kaabiliyetlerle buluşması ve ilhâma dönüşmesinin rol oynadığını söyleyebilirim.

Gâliba mesele, komplekslerimizi “yok etmek”ten çok, onları “yönetebilmek”tir. Belki de beşeriyetin manâlı ve mâkûl tasniflerinden birisi; kompleksleri tarafından yönetilenlerle, komplekslerini yönetebilenler olarak yapılabilir. İşte tam da kompleksler tarafından yönetilmenin tezâhürüdür aşırılıklar. Ara durumlar da dâhil bu savrulmaların her aşamasında bir başka duygu bizi esir alır. Meselâ çok sever; akabinde de çok nefret ederiz. Bizim memleketimizde bu tarz savrulmaların şuursuz misâlleri yaygındır. (Aşırılık da bâzen gerekebilir. Ama şuurlu aşırılık kelimenin her çağrışımıyla nedrettendir).

Dünyâ ile kurduğumuz bağlar da komplekslidir. Bu da tabiîdir ve soğukkanlılıkla teslim edilmelidir. Beşerî kültürel ilişkiler zâten böyle kurulur. Meselâ Batı hegemonyası tamâmen kompleksli bir şekillenmedir. Avrupa’nın kültürel bir zâtiyet olarak inşâsında Müslüman Türklerden yana duyulan bir korku kadar bir eksiklik ve eziklik duygusu da rol oynamıştır. Bunu elbette aştılar. “Aşmak” fiilinin pozitif kullanımının sorunlu olduğunu düşünürüm. Aşmak hep kurtulmakla eşlendirilir nedense. Hâlbuki aşmak fiili çok defâ bir aşırılığın, bir savrulmanın sanrısıdır. Avrupa bir zamanlar karşısında ezim ezim ezildiği Müslüman Türk kompleksini aşamadı; onu bir üstünlük duygusu üzerinden yeniden üretti sâdece. Çünkü diyalektik’in kâidesidir: Zıtlıklar sâdece bir zıtlaşmanın değil; daha mühimi olarak birliğin ifâdesidir. Yâni düşüklük kompleksi ile yücelik kompleksi arasındaki fark ihmâl edilebilirdir.

Biz Türklerin kompleks târihi gerçekten incelenmeye değerdir. Türklerin târihi Sümerlilerin târihi kadar eskiye gidiyor. Tuhaf olan Sümerliler bugün yok; ama Türkler mevcut. Bunun sırrı Türklerin kompleks târihini iyi okumaktan geçiyor. (Tabiî bu okumayı engelleyen yine komplekslerimiz oluyor). Şunu kaydetmek yerinde olur kanaatindeyim: Türklerin binlerce senelik galerilerden süzülen bek’a mücâdelesi komplekslerini yönetebilme başarılarından besleniyor. Meselâ imperium ölçeğini yakalayabilmek bunun imkânlarını arttırmaktır. Osmanlı İmparatorluğunu yöneten zihniyet aynı zamanda daha evvelki nesillerden gelen kompleksleri de yönetiyordu. İmparatorluktan olmak ise komplekslerimizi elbette yok etmedi, ama daha yönetilemez hâle getirdi. Bir zamanların kudretli bir imparatorluğu olmaktan , yarı-merkez dünyâda , yâni dünyânın PTT Ligasında yer almanın travması komplekslerimizi yönetilmesi hayli zor bir hâle getirdi. Abartılar ve aşırılıklar içinde bir dünyâ kurduk kendimize. Halâ da bu aşırılıklar içindeki savruluşumuzu sürdürüyoruz. Tahran Üçlüsü’nün aktörleri, Rusya, İran ve Türkiye ,birer imparatorluk bakiyesi. Ama imparatorluktan “devlet-ulus”a geçişte , başta coğrafî kayıplar olmak üzere en büyük kayba uğrayan Türkiye oldu. Ne Rusya ne de İran böyle bir coğrafya kaybına uğradı. Bu kaybetmişlik duygusu, Türkiye’nin komplekslerini keskinleştirdi. Belki de, ne Rusya ne de İran’da olmayan dinamizmimizi de buna borçluyuz. Toplumların dinamizm eksikliği, emin olunan şeylerle, yâni, maddî olsun mânevî olsun, sâbit sermâyeleriyle yaşamaya mahkûm ediyor onları. Bu da modern dünyâda en fazla bürokrasi ve ordu olabiliyor. Rusya ve İran’ın dayanıklılığı ve dayanıksızlığı buradan kaynaklanıyor. Türkiye’nin dinamizmi ise ona “risk” aldırıyor; neticelerinin belirsiz olduğu sahalarda at sürmek tecrübesi bu. Türkiye sâbit sermâyelerinin dışında-maddî ve mânevî- yeni bir sermâye arayışının her dâim canlı olduğu bir memleket.. Bu da kaçınılmaz olarak bir kırılganlık doğuruyor. Ama istikbâl penceresi de o nispette açık kalıyor. Rusya ve İran’ın “başarıları” istikbâle mâtuf ne bir şey söylüyor ne de bir şey vaad ediyor. Yâni ne İran ne de Rusya’nın “savaş pozisyonunu” devâm ettirmekten başka bir umudu yok. Ne Rusya’nın ne de İran’ın bir “Dünyâ Düzeni “arzu ve tasavvuru olduğunu düşünebiliriz. Her ikisi de târihsel komplekslerini bu savaş pozisyonunda bastırıyor. Bu pozisyonun sona ermesi en büyük korkuları. O zaman ne bürokrasileri ne de orduları işe yarayacak. O zaman sâdece hidrokarbona tekellenmiş olan zenginliklerini tüketim çılgınlığı emip yutacak. Esas o zaman toprak kaybedecekler..Bunu biliyorlar..Onun için katılaşıyorlar..Katılaşanın buharlaşacağını bilerek veya bilip de bilmezden gelerek…

Eğer komplekslerini yönetmeyi becerebilirse, sâbit ve gayrı sâbit sermâye birikimlerini doğru eşlendirebilirse; dinamizmini savrukluktan kurtarıp verimlilik ile temellendirebilirse, istikbâl Türkiye’nin…

YENİ SAFAK

YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Diğer Yazıları

ANKET - ARAŞTIRMA