Yazar : 494 Ömer Alperenoğlu - İlahi Vahiyde Mevcut Dilin ve Algının Anlamsal Açıdan Metne Yansıması
19 Eylul 2018 Çarşamba

İlahi Vahiyde Mevcut Dilin ve Algının Anlamsal Açıdan Metne Yansıması

Ömer Alperenoğlu

05-09-2018 10:15

İlahi Vahiyde Mevcut Dilin ve Algının Anlamsal Açıdan Metne Yansıması

İlahi vahiy, ilk muhatap toplumun mevcut diline, kültürüne ve sahip olduğu algıya herhangi bir müdahalede bulunmadan derdini ve meramını anlatmış, mesajını da bu şekilde iletmiştir.

Büyük âlimNişabûri, “bilgi ”ye üç şekilde ulaşılabileceğini şu şekilde izah eder: “İlme’l-Yakîn, ilimle bilmek veya bilgiyi ilimle elde etmek, yani habere dayalı bilgi. Ayne’l-Yakîn, bizzat kendi gözü ile görmek, gözü ile şahit olmak, görerek bilmek. Hakke’lYakîn ise tüm yönleri ile her boyutu ile bilmek, onu bizzat yaşamak veya yaşayarak bilmek.”

Şimdi gelin bunu birkaç örnekle açıklamaya çalışalım.

Ömründe hiç ateş görmemiş olan birine; ateşin nasıl bir şey olduğunun anlatılması ile elde etmiş olduğu bilgiye “İlme’l-Yakîn”, ateşi yakından bizzat gözü ile görmesi ile elde etmiş olduğu bilgiye “Ayne’l-Yakîn”, ateşi eline alıp sıcaklığını bizzat dokunarak, hissederek öğrenmesine, yani bu yolla elde etmiş olduğu bilgiye de “Hakke’l-Yakîn” denir.

Başka bir örnek ile izah edecek olursak; ömründe hiç deniz görmemiş birinin, deniz hakkında haberdar edilmesi ile onu bilmesine “İlme’l-Yakîn”, denizin bulunduğu yere giderek bizzat onu görmesine “Ayne’l-Yakîn”, denize bizzat girmesi ile elde ettiği bilgi veya tecrübeye de “Hakke’l-Yakîn” denir.

“İlme’l-Yakîn” ve “Ayne’l-Yakın” ifadelerinin Tekâsür (102/2-7) suresinde, “Hakke’l-Yakın” ifadesinin de Vâkıa (56/93-95) suresinde geçtiğini burada ayrıca ifade etmek isterim.

Nişabûri’nin bu tasnifinden mülhem, Kur’an’ın; o günkü toplumun sahip olduğu algıdan hareketle ve aynı zamanda o algının doğru veya yanlışlığına da bakmadan, sahip olduğu o algıyı kullanarak o günkü topluma nasıl hitap ettiğini ve ayrıca; yeni bir dil, kelime veya kavram icat etmeden, mevcutta var olan dilin tüm özelliklerini temel alarak nasıl bir ustalıkla kullandığını, dilimiz döndüğünce, kalemimiz yazabildiğince izaha çalışalım.

Vahyin ilk muhataplarının Arap olması nedeni ile Kur’an Arapça olarak inmiş ve insanlarla, kendi dil ve genel dünya algılarını kullanarak iletişim kurmuştur. Allah, insanlara beşer dilinin imkânları ile hitap etmiş olduğundan o günkü toplumun konuştuğu ve anlayabildiği dili kullanmıştır.

Kur’an; vahyin, Peygamberlerin ve kavimlerinin konuştukları dil ile gönderildiğini yani, Hz. Musa ve Tevrat için İbranice, Hz. İsa ve İncil için Aramice, Hz. Peygamber(s) için ise Arapça olduğunu ifade eder  (12/2, 16/103, 20/113, 26/193-199, 42/7, 44/58).

Bu nedenle ilahi hitabın veya kelamın kendine ait özel bir dili olmamış ancak, aslına sadık kalmak kaydı ile bazı kelime ve kavramların maddi anlamlarını, daha kuşatıcı olan manevi anlama taşımıştır. İşte o günkü sıradan insanın bile Kur’an’ı çok rahat anlamasının nedeni, O’nda, muhataplarının anlamayacağı hiçbir şeyin bulunmamasıdır, diyebiliriz.

Bunun yan ısıra; İlahi vahyin kolay ve doğru anlaşılması için yine o gün, toplum tarafından konuşulan dilin tüm özellikleri, hitap şekilleri, anlatım biçimleri yani yemin, mecaz, ihbar, tekrar, müjde, tehdit, teşbih, emsal, temsil, kıssa, muteşabih ve benzeri birçok unsur Kur’an tarafından kullanılmıştır.

Aynı şekilde kâinata, tarihi olaylara, ticari kavramlara, iklim ve tabiata dair tüm atıflar ve tasvirler yine o günkü insanın dili ve algısı, düşünce ve kanaatleri üzerinden yapılmıştır. Hatta toplumda doğru bilinen yanlışlar üzerinden bile insanlara hitap edilmiştir.

W.Montgomery WATT(Hz. Muhammed’in Mekke’si, Bilgi Y., s.12 ve 17) bunu şöyle izah eder:

“Kur’ân’ın bizzat kendisi, O’nun Arapça bir Kur’ân olduğunu söyler. Bu durum, sadece Kur’ân’ın Arap dili üzere olduğunu ima etmekle kalmaz; ilk muhatap toplumun dünya algılamalarını da ifade eder. Hatta onların dünya algılamalarındaki yanlış olan hususları bile ihtiva eder. Kur’ân, mesajını duyururken Mekkelilerin ve çöldeki bedevilerin algıladığı ve aşina olduğu şartlara işaret eden birçok ayeti ve ibareyi kullanır. Buradan hareketle şu sonuca ulaşılabilir: Amacın bu tür düşünceleri düzeltmek olmadığı yerlerde Allah, onlara bu yanlış düşünceler çerçevesinde hitap etmektedir… Bu yanlış düşünceler, Allah’ın, amacı bakımından düzeltilmeyi gerektirecek kadar hayati öneme haiz değildi. (Araplar) muhtemelen yeryüzünün düz olduğuna inanıyordu; hernekadar Beydavî gibi sonraki müslüman âlimler, dünyanın küresel ve düzlüğün yalnızca bir teşbih olduğunu biliyorlarsa da Kur’ân’da ilk muhatapların dünyayı düz olarak algılayabileceği şekilde, ‘yeryüzünün yayıldıkça yayıldığını’ ifade eden birtakım ayetler vardır.Eğer Kur’ân, -tesadüfen bile olsa- yeryüzünün güneşin etrafında dönüyor olduğunu söylemiş olsaydı, bu, o zamanki Araplar için inanılmaz bir şey olacaktı ve düşmanlarına Kur’an’ı reddetmek için ekstra bir gerekçe sunacaktı.Bunun yerine, oldukça açık ifadelerle Allah’ın yaydıkça yaydığı, düz bir yeryüzünden bahsedilir. Bunu ifade etmek için, birkaç farklı Arapça kelime kullanılmaktadır; ancak bunların hepsi, kuşkusuz yeryüzünün düz olduğuna dair özel bir vurgu taşımamasına rağmen, ilk işitenler tarafından yeryüzünün düz olduğu şeklindeki kendi inançlarına uygun olarak yorumlandı.”

Şimdi, amacı bakımından düzeltilmeyi gerektirecek herhangi bir şeyin söz konusu olmadığı başka bir duruma örnek verelim. Birçoğumuz tarafından bilindiği üzere; güneşin doğması veya batması söz konusu değildir, yani gerçekte güneş ne doğar ne de batar. Ancak, herhangi birine, “güneş ne zaman doğar veya batar” diye bir soru sormuş olsanız, sizi hiçbir şekilde yadırgamadan herhangi bir takvim yaprağına bakıp cevap verdiğine şahit olursunuz.

Bu örnekte olduğu gibi o gün de, aşina olunan durum üzerinden kurulan iletişim veya diyalog, bugün de “güneş ne zaman doğar veya batar” diye sorulan soruya, aşina olunan durum üzerinden cevap verilir.

Görüldüğü gibi burada da, amacı bakımından düzeltilmeyi gerektirecek herhangi bir şey söz konusu değildir. Güneşin doğması veya batması konusunda, gerek doğru bilgiye sahip olanlar için ve gerekse yeni öğrenenler için yadırganacak bir şey olmaz ve diyalog devam eder.

Şimdi de, herhangi gerçek bir şeyin gerçekliğini izah etmek için,o şeyin gerektiğinde gerçek dışı olarak verilmesi durumunu bir örnek ile anlatmaya çalışalım.

Yeraltı ve yerüstü tren vagonlarının kapısının üzerinde yer alan seyir güzergâhını düşünelim. Bu güzergâhlarda, duraklar nokta şeklinde ve eşit aralıklarla düz bir çizgi üzerinde gösterilir. Oysa gerçek durum bu değildir. Yani bu şematik çizim her yolcu için yeterli olmasına rağmen tam olarak gerçeği yansıtmaz. Örneğin bu şemalarda gösterildiği gibi duraklar eşit mesafede değildir, gerçek güzergâh üzerinde eğim aşağı ve eğim yukarı ve benzeri yönler ve farklı özellikler mevcuttur.  

Verilen bu şema, arazideki gerçeği yansıtmaz ama her seviyedeki yolcu için doğru bir yönlendirme olur. Çünkü burada esas amaç her seviyedeki yolcuyu doğru yere ulaştırmaktır. Hatta gidilen güzergâhı gerçek haliyle vermemek, her seviyedeki yolcuyu gerçek hedefine daha kolay ulaştırmış olduğundan daha faydalı olmuş olur. Bu nedenle herhangi biri çıkıp da, bizi kandırıyorsunuz demez, diyemez.

Son olarak, mecazın ve bazı kavramlar için kullanılan kelimelerin maddi anlamlarının genişletilerek, manevi anlama nasıl taşındığını ilgili ayetler üzerinden izah etmeye çalışalım.

610 yılı Hicaz sakinlerinin ekonomik yönelişlerini çöl şartlarının biçimlendirdiği çok aşikârdır. Geniş bir ağa sahip olan Arabistan’ın ticaret yolları, Yemen’den başlayarak Taif, Mekke, Medine, Hayber, Tebük, Mute ve Basra üzerinden Şam’a ulaşmaktaydı.

Ticaretin ve bu ticaret ağının gelişmesine; çölün tamamının yerleşime elverişli olmaması, tarım olanaklarının da kısıtlı olması önemli katkı sağlamıştır diyebiliriz.

Kur’an’ın nazil olduğu dönemdeki bölgenin sosyo-ekonomik yapısı ve dili, önceden de ifade ettiğimiz gibi Kur’an’ın dil yapısına da yansımıştır. Örneğin o dönemde de sıkça kullanılan bazı ticari kelime ve kavramların, Allah-insan ilişkisinin tanımlanmasında da kullanıldığına şahit oluruz.

‘Ticaret’, ‘borç’, ‘alma’, ‘satma’ ve benzeri kelimelerin tümü, daha çok ticari alanlara ait kelimelerdir. Ve tüm bunların, Kur’an’da sıkça kullanılması, mevcut dilin, algının ve kültürel olgunun anlamsal açıdan metne yansımış olduğunu gösterir. Aşağıda verilen bazı ayetler, burada söylemek istediğimizi çok güzel özetler. 

“Allah'ın kat kat fazlasıyla geriye ödeyeceği bir güzel borcu O'na verecek olan kimdir? Allah alır ve kat kat fazlasıyla verir…”(2/245). (2/16, 48, 123)

“Allah, kendi yolunda savaşan müminlerin canlarını mallarını cennet karşılığı satın almıştır. Bu O'nun, Tevrat'ta, İncil'de ve Kur'an'da bizzat güvence altına aldığı bir vaattir… O'nunla böyle bir alış veriş yaptığınız için sevinin.” (9/111)

“Eğer Allah'a güzel bir borç verirseniz, O bunu fazlasıyla size geri ödeyecek ve günahlarınızı bağışlayacaktır.”(64/17). (3/187; 5/12, 57/11, 18; 73/20)

Bu kelimeler Kur’an’da gerçek anlamı ile değil de mecaz anlamı ile yer alır. Ancak, Müminlerin “Allaha güzel bir borç vermelerini” isteyen ayetlere Yahudiler, Allah fakirdir biz zenginiz diyerek (3/181) literal bir anlam yüklemişlerdir.

Bu literal Yahudi anlayışı, Kur’an’ın bizzat kendisi reddeder ve mecazın yanı sıra; kelimelerin aslına sadık kalmak kaydıyla maddi anlamlarını genişleterek, daha kuşatıcı olan manevi anlama taşır.

Literal okumanın getirdiği felakete, Hud Suresi 78. ayette geçen diyaloğu örnek vermek mümkündür. Bu ayeti literal okursak; Hz. Lut’un kendi kızlarını, evine gelen erkeklere teklif ettiğini zannedebiliriz. Yahudiler daha da ileri giderek, Hz.Lut’un kendi kızıyla evlendiğini bile iddia edebilmişlerdir.

Hâlbuki bu ayet; bağlamından koparılmadan lafız, mana, maksat ile birlikte değerlendirildiğinde yani anlam merkezli okunduğunda; Hz. Lut’un, “İşte kızlarım!” ifadesinin; sapık homoseksüel birliktelikten vazgeçilmesi gerektiği, doğal ve meşru bir işe yani, kavmindeki kızlarla (veya kendi kızlarıyla) evlenmeye davet olduğu kolayca anlaşılmış olur.

İslam’ı yaşadığımız kadar Müslümanız. Müslümanı olmayan İslam veya İslam’ı olmayan Müslümanlara dönüşmemek için Kur’an’ın ilk muhataplarınca anlaşılmış halini anlama çabası içerisinde olmamız gerekir. Bu da ancak doğru bilgi(vahiy, siyer, sünnet) ve temiz bir akıl ile mümkündür.

Çünkü Allah, dinini ‘akıl’a emanet etmiştir.

Kur’an’ı doğru anlayabilmek için, O’nu kendi tarihinde okuyup günümüze aktarabilme diğer bir ifade ile aktüalize edebilme cesaretini göstermek durumundayız. Kur’an’ın ne dediğini anlamanın yanında ne demek istediğini de anlamak gerekir.

Çünkü “...O’ndan sorguya çekileceğiz.” (43/44)

YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Diğer Yazıları

ANKET - ARAŞTIRMA