Yazar : 494 Ömer Alperenoğlu - Müslümanlar, Devlet ve Yönetim veya “Müslümanların Devleti” (2)
20 Agustos 2018 Pazartesi

Müslümanlar, Devlet ve Yönetim veya “Müslümanların Devleti” (2)

Ömer Alperenoğlu

08-08-2018 14:35

 Müslümanlar, Devlet ve Yönetim veya “Müslümanların Devleti” (2)

“Müslümanlar”, “Devlet” ve “Yönetim” denilince, istisnasız tüm kesimlerin aklına gelen ilk şey kuşkusuz “laiklik” olmaktadır. Laiklik, müslümanlar için en rahat veya en kolay tartışılabilinen bir konu olması gerekirken en zor ve en kavgalı bir konu haline gelmiş veya getirilmiştir. 

Temelde laiklik, ortaya çıktığı erken dönemler için kilise-devlet ilişkisini, bugün itibari ile de din ve devlet ilişkisini düzenler. Kilisenin devletten ayrılmasına neden olan zihniyetin dışında kalan müslümanların, devletten ayıracağı bir kilisesi olmadığından veya en azından ontolojik olarak “kilise zihniyeti” taşımadıklarından; kendileri laikliğe ihtiyaç hissetmedikleri gibi, kendi dışındakilere de böyle bir ihtiyacı hissettirmezler. 

Ancak dünya üzerinde, müslümanlardan veya Ehl-i Kitap mensuplarından olsun; kutsal metinleri, lafzi/literal şekilde ve zamanı dondurarak okuyanların etkinliği var olduğu sürece de, devletlerin laik karakterlerinin korunması kaçınılmazdır ve gereklidir. 

Bilindiği gibi, laik veya seküler anlayış, hukuki norm veya yasal bir düzenlemede dini bir hükmü veya değeri değil, beşeri aklı ve tecrübeyi esas alır. Müslüman anlayış ise beşeri aklı ve tecrübeyi dışlamaz, hatta insanların sahip olduğu bu akıl ve tecrübeyi kullanmayı öğütler. 

Seküler anlayış -kendi açısından doğru olsa da- vahyi dışlar. Bu anlamda müslüman anlayış, kaynak veya referans imkânları açısından seküler anlayışa göre daha zengin ve kısıtsız, fikir ve inanç özgürlüğü konusunda da daha özgürlükçüdür. 

Peki, müslümanların tarihinde -burada sadece son Resul (s)’ün uygulamasından bahsedilecektir- böyle bir yönetim veya uygulamaya şahit olunmuş mudur? Şimdi bu soruya cevap bulmaya çalışalım. 

Bilindiği gibi Hz. Peygamber (s), Mekke’deki 12-13 yıllık mücadelesinin ardından yanındaki küçük bir grupla beraber Medine’ye hicret etmiş ve burada yerleşik farklı kabile, farklı etnik ve dini gruplardan müteşekkil siyasal bir yapı oluşturmuş ve bu oluşumun başı olarak da siyasi bir şahsiyet kazanmıştır. 

Tarihte bu siyasi oluşumun yazılı/kanuni düzenlemesi “Medine Sözleşmesi” olarak bilinir. Bugün adına “Toplumsal Sözleşme” de diyebileceğimiz, farklı etnik ve dini toplulukların birlikte barış içinde yaşamalarını mümkün kılan ve ortak değerleri haline gelen “devlet” in bazı özelliklerini, Mısırlı tarihçi Dr. A. İbrahim eş-Şerif (Hukuki ve Sosyolojik Tahlillerle İlk İslam Devleti. Alternatif Düşünce Yayınları, 2006, s. 88-110)’ten dinleyelim: 

“Hz. Resul (s)’ün Medine’de oluşturduğu devletin karakterinin; genel olarak ilahi hüküm ve emirlere dayandığını, bu emir ve hükümlerin uygulamasında, sosyal devlet anlayışının ve istişareyi esas alan bir yapıda olduğunu görürüz. Bu devlet insanlık tarihinde nev-i şahsına münhasır tek devlettir. Çünkü bu devlet, temel de dini esaslar üzere kurulmuş olmasına rağmen, laik devletlerde de bulunan iki ilke burada da mevcuttur. Bunlardan ilki din ve inanç özgürlüğü olup (2/217, 2/256, 3/20, 10/99, 16/125, 39/18), Medine’deki Devlet, bu ilkeyi benimsemenin ötesinde gereğini de yerine getirmeyi taahhüt etmiştir. İkici ilke ise; vatan ve devlet kavramına getirdiği tariftir. Buna göre; insanlık değerini öne çıkaran, hoşgörülü, soy, renk, dil ve inanç farklılığına bakılmaksızın, vatandaşlık bağlamında devletin bütün fertlerinin eşit hak ve ödevlere sahip olma ilkesidir.” şeklinde ifade ettikten sonra sözü, ünlü siyer âlimi İbn-i İshak’a bırakır: 

Hz. Resul (s), Muhacirler, Ensarlar ve Yahudiler arasında yazılı bir anlaşma yaptı. Yahudileri kendi dinlerinde özgür bırakmış ve mallarında diledikleri gibi tasarruf hakkı vermiştir. Ayrıca hak ve yükümlülükler getiren düzenlemeler yapmıştır. Yahudilerinde içinde olduğu bu anlaşmada taraflar “tek bir ümmet” olarak ifade edildi. Zulme karşı birlikte mücadele, herhangi bir tarafa saldırı ve savaş açanlara karşı Müslümanlar ve Yahudiler birlikte hareket edecek. (…) hiçbir Yahudi’ye asla zulüm edilmeyecek, aleyhlerinde yardımlaşmaya gidilmeyecektir (…).  

Özellikle de devlet başkanı, siyasetçi, komutan ve lider olarak Hz. Peygamber (s)’i daha yakından tanımak isteyenlere; Dr. A. İbrahim eş-Şerif’in yukarıda adını vermiş olduğum kitabını okumalarını tavsiye ederim. Bu kitapta; “Medine Sözleşmesi” ve bu sözleşme üzerinden yapılan analizleri dikkatle okuduğumuzda, günümüzden daha ileri denilebilecek normlarla karşılaşırız. 

Bu sözleşme; karşılıklı dayanışmayı ve yardımlaşmayı, insanların ağır yük altından kurtarılmasını, zayıfların, akrabalıkların, dostlukların, komşuluk hak ve hukukunun korunmasını, her türlü ırkçılık, ayrımcılık, kan davası ve eski düşmanlıklardan uzak durulmasını sağlamış, sorumluluğun şahsiliğini ve kim olursa olsun mazlumların yanında durma prensibini benimsemiştir. 

Kanunlara riayetin esas olması, anlaşmazlıkların kişiler eliyle değil devletin eliyle çözülmesi, savaş ve barış gibi konuların devlete ait işler olduğu vurgulanarak, fertlerin asayişin korunmasında görevleri olduğu, her türlü zulme engel olmaya çalışan devlete yarımcı olunması, suç ve suçlunun himaye edilemeyeceği hususu sözleşmede yerini almıştır. 

Devle

ti oluşturan unsurlar sadece müslümanlardan değil, müslüman olmayan unsurları da kapsıyordu. Coğrafi olarak Medine’den oluşan bölgede, kimsenin kimseye zulüm yapmadığı bir barış havzasının oluşmasına özellikle dikkat edildi. 

Farklı dini, etnik mensubiyete sahip insanların oluşturduğu bu topluluk, “Ümmet” olarak adlandırıldı ve herkesi kucaklayan bir üst kimlik oluşturuldu. Bu birliğe katılmak isteyen hiç kimseye herhangi bir engel çıkarılmadan farklı milletlerden insanlar, bu devletin veya toplumsal sözleşmenin içinde kendine yer bulabildi. 

Farklı dini mensubiyete ait olan guruplar, kendi inanç, adet ve ticaretlerinde özgür bırakıldı. Kimsenin meşru üretim ve harcama biçimlerine müdahale edilmedi, eski hak ve anlaşmalardan doğan haklarına dokunulmadı.

İç ve dış güvenliğin tesisinde ortak hareket edilmesi sağlanarak, sonradan da bu devlete/sözleşmeye dâhil olmak isteyenlere de kapı kapatılmadı. Eskiden olduğu gibi imtiyazlı bir sınıf veya devletin asli unsuru, devlete sonradan katılan ikinci dereceden vatandaş gibi ayrımcı unsurlara yer verilmedi. 

Temel ve öncelikli hedef her zaman barış ve özgürlüğün tesisi olmuş, kabile ve topluluklar eski konumlarını ve kendi tüzel kişiliklerini koruyarak “Ümmet”e katılmıştır. 

Yeni oluşumda eski kabile reislerin yerine başka kişiler getirilmeden kendi konumlarını korumaya devam ettiler. İntikam ve kendi aralarında var olan öç alma haklarından vazgeçtiler, çünkü ümmetin öncelikli gayesi iç savaşın çıkmasını engellemekti. 

Ümmetin başkanı olarak Hz. Resul (s)’ün siyasi görevi, devletin sınırlarını korumak ve güvenliği sağlamak olduğundan, devletin tek başına bağımsız olduğu ve vatandaş olmak isteyenlerin de Medine’ye yerleşmesi hükmü benimsendi. 

Dışarıdan gelecek her türlü tehdit ve saldırıya karşı koymak için tüm unsurların birlikte hareket edilmesi hususu düzenlemede yerini aldı.  

Devletin iç işlerini düzene sokmak, çevredeki köy ve kasabaları korumak için seriye denilen küçük askeri birlikler kuruldu. Savaş maksadı taşımayan bu birlikler, iç güvenliğin sağlanması, sınır muhafızlığı, istihbarat ve keşif ve devriye faaliyetleri ile görevlendirildi. 

Bu küçük askeri birlikler, özellikle düşmanlara ait ticaret kervanlarının, yeni devletin topraklarından geçmesine engel oluyor, bağımsız devletin koymuş olduğu kanunlar çerçevesinde bunu yaparak, işi anlaşma ve ittifaka zorluyordu. Böylelikle, Kureyş’in düşmanca siyaset gütmemesini, Mekke’de kalan diğer müslüman ve müttefiklerinin özgürlüklerine dokunulmamasını sağlamış oluyordu. 

Yeni devletin temelini barış oluşturuyor olmakla birlikte, yapılan savaşlar, hiçbir zaman saldırı değil savunma amaçlı olmuştu. İslam, her zaman barış ortamında kazanmış, barış ortamında yayılmıştı. 

Hak ve hakikatin egemenliği için konuşmaya, tartışmaya, bilgiye, delile, barışa, muhabbet ve saygıya aynı şekilde, savaş ve saldırıya ise savunma ile karşılık verilmiştir. Çünkü özgürlükleri yaşamak ancak barış ortamında mümkün olabiliyordu. 

Bunu başaranlar Hz. Peygamber (s)’in liderliğindeki müslümanlar olmuştur. Ancak O’nun takipçileri; bu orijinal ilk ve temel modele uygun olabilecek, farklı coğrafyalar ve toplumlar için farklı örf, sosyo-kültürel yapılara uygun modeller geliştirmeleri mümkün iken, bunu başaramamışlardır. 

Daha da kötüsü, kendini doğuran İlahi vahyin mesajına uymayan, bu ilk ve orijinal uygulamada da asla yeri olmayan saltanat ve imamet gibi modellere teslim olmuş ve zaman içinde bozguna uğramaktan kendini kurtaramamıştır. 

Yine Malik bin Nebi’nin; “Sadece geri kalmışlığın sebeplerini incelemeye karşı değiliz, bu sebepleri en iyi şekilde de gizliyoruz ve çoğu zamanda onları değiştirmek yerine savunmak için ölmeye bile hazırız.” şeklinde ifade ettiği gibi bu yanlışın içinde olan müslüman (!) toplulukların varlığı devam ettikçe, içinde bulunduğumuz bu zillet de devam edecektir. 

Aklımızı başımıza alıp, kendimizi veya kendimizde olanı değiştirmedikçe, Allah’ın durup dururken bizim durumumuzu değiştirmeyeceğini veya iyileştirmeyeceğini (13/11) anlamak zorundayız. Çünkü kendi elimizle yapıp eylediğimizden dolayı düzenin/düzenimizin bozulduğunu ve bu yüzden de yeryüzünün fesada uğradığını (30/41) anlamak ne zaman mümkün olacak? 

Evet, İslam’da ruhban sınıfı yani “Din Adamları” diye bir sınıf yoktur. Ama emrolunduğu gibi dosdoğru olmak zorunda olan (11/112) “Dininin Adamları” vardır. Ancak, birçok şeyde olduğu gibi bu söylem de, çoğu zaman eylem halini almaz. 

Allah’a karşı sorumluluk bilinci taşıyanlara öncü ve örnek olacak, değer ve düşünce üretecek kişiler çıkana kadar (25/74) bu din; fosilleşmiş bazı dinozor “Din Adamı” veya “Hoca Efendi” oligarşisinin elinde kalmaya devam edecektir. 

Böyle devam etmesi halinde ise Allah’ın; bizi tarih sahnesinden silip, yerimize yeni toplumları getireceğinden hiç şüphemiz olmasın. (9/39; 11/57; 14/19; 21/11; 35/16; 47/38; 70/41; 76/28). 

YORUMLAR
  • ibrahim çaycı   09-08-2018 13:32

    Eline sağlık Hocam..Çok faydalandığım bir yazı oldu...

Diğer Yazıları

ANKET - ARAŞTIRMA