Yazar : 213 Arif Arcan - İslam Şehirleri
20 Agustos 2018 Pazartesi

İslam Şehirleri

Arif Arcan

17-07-2018 10:24

İslam Şehirleri

Türümüz insanın, küre şeklinde olan yeryüzündeki hareketleri ve eylemleri, tarih dediğimiz hatıralar, anlatılar, olaylar ve olgular, nihayetinde tecrübelerinin kemikleştiği bir aktarımlar düzeneği olan uygarlıkların yığışması olarak, üzerinde yaşadığımız dünyanın küre şekline yakışır bir şekilde sürekli dönüp durarak zamanın taraf tutmayan ritmi içinde katmanlar ve tortular oluşturuyor.    

İnsan insan ile rekabet ediyor. Rekabet ederken akıyor, diğerlerini itekliyor, sürüyor. Geçtiği yerlere heybesinden, torbasından bırakıyor. Gördüklerini, duyduklarını, bildiklerini aktarıyor. Aktığı ve durulduğu yerlerde görüyor, anlıyor, öğreniyor ve heybesine, torbasına, bıraktığı kadar da dolduruyor. Geldiği yeri unutuyor ama kendisine aktarılmış olanı, tortu olarak hafızasının bir köşesinde sürekli olarak tutuyor. Kadim hafıza, geldiği yerle bulunduğu yeri, yığıştırılmış bir değerler manzumesi olarak bir arada bugününe yön verecek anlamlar dünyası olarak mezcediyor.

“Uygarlık yığışmaları” kavramının örtük olsa da işaret ettiği insan akışkanlığının mümkün kıldığı küreselleşme; özünü muhafaza edebilen bir devamlılığın üzerine oturmuştur. Bu devamlılık, sonradan katılan unsurları da içine alan, kendisinde meczeden, kendisi ile değişen ve değiştiği kadar da kendisi ile dönüştüren kodlamalardır. Bu bağlamda “İslam şehirleri” çözümlemeleri üzerinden de serdedilen “methiye” veya “reddiye” yönteminin çatışmacı bir içerik taşıdığı muhakkaktır. Bu çatışmanın temelinde ise toplumların kendi tecrübeleri içinde ortaya koymuş oldukları yönelimlerinin yarışması değil, çoğu kez indirgenmiş hükümler çerçevesinde yapılan medeniyetler mukayesesi üzerine oturtulmuş tartışmaların tarihsel bağlantılarının inşa edilmiş sonuçlara matuf bir içerik taşıyor olmasıdır.

Şehir ve şehirleşme konusunda Max Weber’in ‘Avrupa Şehrini’ özgün, İslam ya da daha kapsayıcı bir ifade ile ‘Doğu Şehrini’ tarihsel sıçramalarını yapamamış ve tam gelişememiş yapılar olduğunu ilan etmesi, kısıtlı tarihsellik anlayışının oluşturduğu erkenci bir “tarihin sonu” algılamasının genel kabul görmesine yol açmıştır.  

 İslam şehirleri çözümlemeleri genel tarihsellik içerisinde ele alınmalıdır. Zira insan akışkanlığının oluşturduğu uygarlıklar yığışmasını ve bu yığışmanın üretimleri olan tecrübelerin aktarımları ve yeniden üretimlerini anlamak daha anlamlı olacaktır.Uygarlık yığışmalarının mümkün kıldığı evrensel mahiyetteki tecrübelerin ve aktarımların içerisinde “katışıksız”, “özgün ve kendinden menkul” bir içerik aramak, özellikle belirli bir aidiyete işaret eden uygarlık kavramsallaştırmasının sentezlenerek farklılaştırılmış ve bu farklılaştırma üzerinden ayrıştırılmış bir bağlam üzerinden çözümlenmesi, özne siyasetine dayalı hükümranlık yönelimlerinin ve bu yönelimlere yönelik tepkici karşılıklarının inşa edilmiş bir çatışma barındırdığı bir vakıadır.

Uygarlıklar arasında farkların olması doğaldır ve uygarlıkların kendi içlerinde dahi nüans taşıdığı bir gerçektir. Sentezleme; uygarlıklar arasında bir mukayese yaparak bu mukayeseden hareketle hükmetmeye yönelik üstünlük çıkarsamalarının yapılmasıdır. Üstünlük çıkarsamalarının vardığı/varacağı nokta ise her türlü vasıtayı kullanabilen iktidar yapılarının üst bir meşruiyet kazanmalarıdır. İhtirasların meşrulaştırıldığı uygarlık algısı ile evrensel ve kozmopolitan bir hükümranlık olgusu arasındaki ince çizgi, tarihsel olarak hükümranlık olgusunun mahiyetini ve yönünü de ortaya koymaktadır.

‘İster “medeniyetler çatışması”, isterse “medeniyetler arası diyalog” görüşünden yola çıkılsın, bu iki anlayış da ortada en az iki medeniyet olduğu kabulüne dayanır. Oysa, medeniyet kavramı ile bu iki görüşün de savunduğu değerler açısından paradigma kayması bulunmaktadır. Her iki halde de medeniyet, çatışması veya barışması gereken misyon olarak algılanıyor. Doğal olarak da bu misyon, onu temsil ettiğini iddia eden misyonerlerce araç olarak kullanılıyor. Misyonerlerin hegemonya savaşı, medeniyetler arası çatışmanın doğallığına ve normalliğine bağlanıyor. Medeniyetin evrensel adaleti ve barışı sağlama, insanlığın onur ve erdemliliğine katkı sağlama misyonu, çatışma ve diyalog tartışmaları arasında kayboluyor. Daha kötüsü, ortada gerçekten çatışması veya barışması gereken bir veya iki medeniyet var mı sorusunu unutturuyor.’[1]     

Pers, Sasani, Helen, Roma, Katolik Hıristiyan, Ortodoks Hıristiyan, Emevi, Abbasi, Memluk, Moğol, Timurî Moğol, Selçuklu, Osmanlı İmparatorluklarının dünyaya hükmetmeleri iradesi, ‘Nizam-ı Âlem’ ülküsü ile paraleldi ve her evrensellik iddiası, dünyaya hükmetmeyi zorunlu kılmaktaydı. Nizam-ı Âlem ülküsünün dinsel kaynağında ise semavi kaynaklı üç büyük dininin etkisi tartışılmazdır. Yahudilik, Hıristiyanlık ve Müslümanlık ‘Sami’ kaynaklı idi ve kaynağın tek olması ise bu dinlere devamlılık, tutarlılık ve evrensellik arz eden değiştirici, yenileştirici ve nihayetinde hükmedici bir güç vaz etmekteydi. Semavi dinlerin tarih sahnesine çıkması aynı zamanda vahyin “yeryüzünün halifesi” olarak bildirdiği insana dünyaya nizam vermesi görevini yüklüyordu.

İslam şehirleri kavramsallaştırmasını, tarihsel yeri itibariyle yeni bir dinin oluşturduğu “yeni bir özgünlük” iddiası olarak değil de, bütün bir uygarlık mirasının sindirildiği, tarihsel devamlılığın ve tutarlılığın muhafaza edilip sürdürüldüğü mekânlar olarak çözümlemek gereklidir. Akan zamanın içerisinde akan insanın yığıştığı o kadar açıktır ki; ‘her istilacı, bir öncekinin henüz sıcaklığını koruyan yerine otur(makta)…Öte yandan, insanların, hayvanların, bitkilerin, malların ve tekniklerin, dinlerin ve simgelerin dolaşımı için ayrıcalıklı bir alan (oluşmaktadır). Bu dolaşım kimi zaman o kadar hızlı olur ki, bir yenilik karşısında, onun çıktığı yerde mi gerçekleştiğini, yoksa dışarıdan mı getirildiğini anlamakta güçlük çekeriz: Tarihçiler ve tarihöncesi uzmanları bu etkilerin izini sürerken sık sık yollarını şaşırırlar.’[2]

Akan zaman ve insanın mümkün kıldığı bütün bir uygarlık yığışmalarını, esasında insanileştirilmiş bir devamlılık ve tutarlılık arz eden bir üst anlatı içinde algılamak; bugüne ait sosyal, siyasal, ekonomik ve kültürel sorunları oluşturan dünya algılamalarının da bir gün insanileşerek nihayetinde insani mecrasına girebileceğini umut etmektir. ‘Medeniyet paradigması, insan, toplum, doğa, iktidar, meşruiyet, üretim ve paylaşım değerlerinin evrensel ölçekte barış, adalet ve özgürlük ilkeleri ile düzenlenmesini öngörür. Bunun için de her medeniyet önce amacını/insanı, sonra aracını/insanı, en sonunda da ürününü/insanı yaratır. Çünkü medeniyet makro insan, insan mikro medeniyettir.’[3]

İslam dininin hızlı bir şekilde yayılması ve Arap olmayan unsurların bu dine girmeleri, farklı “İslam yorumlarını” beraberinde getirmiştir. Farklı İslam yorumlarını mümkün kılan ise; İslam’a giren farklı unsurların, din ile açıkça çatışmayan geçmişten getirmiş oldukları birikimlerinin, kozmopolitan bir şemsiye altında muhafaza edilmesidir. İslam dininin hermenötik/tefsir ve çıkarsama yapabilme perspektifi ise; farklılıkların bir üst anlatıda kendilerini ifade edebilmelerini sağlamıştır. Bununla beraber evrensellik için ise temel şart olan, “kozmopolitanizmin ve ortodoksiliğin” oluşması gerekliydi; İslam şehirleri evrenselliği, mümkün kılan kozmopolitanizmin ve ortodoksiliğin oluştuğu yerler olarak dikkat çekmiştir.

İslamiyet’ten önce Arabistan Yarımadasında kabileler halinde yaşayan Araplar, hem kabile asabiyetinin oluşturmuş olduğu klan örgütlenmesinin özellikleri, hem de büyük güçlerin ilgi sahası dışında kalmaları nedeniyle kendilerini görece güvende görmelerinden dolayı bir devlet çatısı altında örgütlenme ihtiyacını hissetmemişlerdir. Arap kabileleri bağımsız birimlerdi ve aralarında herhangi siyasi bir bağ yoktu. Her kabilenin kendisine has gelenekleri vasıtasıyla oluşmuş ve kemikleşmiş “düzen” algısı, bütün kabileleri bağlayacak ortak bir siyasanın ve ortak bir hukukun oluşumunu engelliyordu. Her kabilenin kendisine ait kültü, putları ve dinsel objeleri vardı. Kabilelerin bu kendilerine has gelenek, görenek ve dinsel inanışlarına, geçimlerini sağladıkları çölün zorlu şartları da eklenince, daima mücadeleye hazır ve sadece kendisinden sorumlu sosyal birimler ortaya çıkıyordu. Zorlu çöl şartlarında otlak alanlar, su çok kıttı ve yaşamsal bir öneme sahipti. Kabileler arasında otlak alanlar ve su yüzünden sık sık kanlı çatışmalar çıkıyor, bu çatışmaların etkisi uzun yıllar sürüyor, kabileler arası düşmanlıklar nesilden nesile aktarılıyordu.

İslamiyet, Arap topluluklarına, kabilelerinin dışında yaşanılacak bir dünyanın mümkün olduğunu ve insanların kardeş olabilmeleri için kan bağından başka, ortak olarak inanılan ve bir hukuk düzeneği oluşturabilecek bağlayıcı değerler bütünü etrafında birleşile bilineceğini gösterdi. Bu değerler bütünlüğüne dâhil olabilmek için akıl sağlığı ve reşit olmak dışında herhangi bir ön şart yoktu. Vahiy, “ey insanlar” diye nida ediyordu; ortak payda insandı. Bu ortak inanç, herhangi bir kan bağına dayanmayan bir kardeşlik oluşturdu. Hz. Muhammed’in etrafında kümelenen ilk inananlar topluluğu, güçlü kabilelerden etkili isimleri de içinde barındırıyordu. Bedir, Uhud ve Hendek savaşlarında aynı kabileye hatta aynı aileye mensup kişiler karşı karşıya gelmişler, birbirleriyle savaşmışlardı; kan bağına dayalı kardeşlik duygusu artık parçalanmıştı.

İslam, diğer Sami kaynaklı Yahudilik ve Hıristiyanlık dinleri gibi şehirli bir dindir. İslam dininin ilk tebliğ edilmeye başlandığı yer Mekke şehri, bir devlet örgütlenmesi ile birlikte siyasi bir güç olarak yükseldiği yer ise Medine şehridir. Farklılıkların yaşandığı yer olan şehirlerde ancak siyaset üretilebilir, farklılıkların oluşturduğu çelişki ve çatışmalar ancak dinamik bir toplum yaratabilir. Şehir, bu çelişki ve çatışmaları, belirli bir dengeye kavuşturacak ve tutarlı bir toplumsallık üretebilecek “hukukun” doğduğu ve geliştiği yerlerdir. İslam dininin hem ahlaki hem de ahkâmî özellikleri bir arada barındırması, onu şehirli yapmaktadır.

İslam dini, tebliğ edilişinden çok kısa bir süre sonra devlet dini haline gelmiş, yayılmasını bir devlet organizasyonu altında gerçekleştirmiştir. Bu organizasyon aynı zamanda siyasal, toplumsal ve ekonomik ilişkilerin yeniden örgütlenmesi anlamına gelmekteydi.  

İslam dininin doğduğu ve yayıldığı zaman evresinde hükmedici iki büyük güç vardı; Bizans (Doğu Roma İmparatorluğu) ve Sasani İmparatorluğu. Bu iki büyük güç, rekabet ve çekişme halindeydiler. Muhtelif düşmanlara karşı, çok geniş bir coğrafyaya yayılmış olan Sasani askeri gücünün bu yayılmadan dolayı zaaf içerisinde olması, bitip tükenmek bilmeyen Bizans rekabeti, taht kavgaları ve iç savaşlar, vergi gelirine bağlı devlet maliyesinin değer üreten köylülere yönelik gittikçe artan vergisel baskıların oluşturduğu huzursuzluk ve sıklaşan köylü ayaklanmaları, sosyal tabakalaşmanın yarattığı tepkiler ve kopuşlar, Sasani İmparatorluğunu oldukça zayıflatmış ve Müslüman Arap saldırılarına karşı direnememişlerdir. Bu bağlamda Müslüman güçlerin daha uzun yüzyıllar boyunca karşı karşıya kalacağı Bizans İmparatorluğunun varlığı ön plana çıkmıştır. Roma İmparatorluğunun ilk önce Batı ve Doğu olarak ikiye bölünmesi ve ardından Batı Roma İmparatorluğunun çökerek tarih sahnesinden çekilmesi, toplumsal ve toplumlar arası ilişkilerin yeniden örgütlenmesini gerektirmiştir. Bu yeniden örgütlenmenin anlamı; esasında bir güç merkezi kaymasıdır ve yeni güç merkezi artık doğudur. Doğu Roma İmparatorluğunun yani Bizans’ın Batı Roma İmparatorluğundan devraldığı özellikle toplumlar arası ilişkileri örgütleme becerisi, hem Batı Roma İmparatorluğu çöküşünün negatif tesirleri, hem Bizans’ın tarihsel süreçte içerisine düşmüş olduğu yönetsel zaaf, hem de ve en önemlisi yıpratıcı Sasani rekabeti nedeniyle zayıflamış ve Araplar lehine bir ortam oluşmuştu.

Her iki tarafı da yıpratan Bizans-Sasani çekişmesi hem toplumsal hem de toplumlar arası ilişkileri negatif yönde etkilemiştir. Bu negatif etkileşim esasında yürürlükte bulunan sistemin işlevsiz kalmasına, dolaysıyla bir kilitlenme durumunun ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bu kilidi Arap Müslümanları çözecektir.

‘Bizans’ın yeni çözüm getirecek ilişkileri örgütleyememesi, kendisini aşamaması, İran ile kısır çekişme içine girmesine yol açacak ve bu durum Orta Asya’dan gelen ticaret yollarının ve ilişkilerinin tıkanmasına yol açtığı için yeni ilişkiler ağının oluşturulması gerekecektir. Yeni ilişkiler ağı, yeni bağlantı noktalarının aranması ve bununla ilgili örgütlenmeler yeni güçlerin tarih sahnesine girmesine yol açacaktır. Doğu-Batı ticaretinin Kızıldeniz bölgesine kayması Arapların devreye girmeleri ve bundan yararlanmaları ile sonuçlanacaktır. Yeni bir dinin de önderliğini yapan bu millet kendi etkinlik alanı içinde yeni bağlantı noktalarının örgütlenmesini sağlayarak eski uygarlık bölgelerinin yeni bir şehirleşme ile canlanmasını sağlayacaktır. Kilitlenen Bizans-İran çekişmesinin sonucunda denetimleri altında bulunan Doğu ticaretinin başka alanlara kayması sonucu Arap tüccarlarının Hint ve Çin’e kadar uzanan bir deniz trafiği içinde, giderek artan bir etkinlik ve örgütleyiciliğe sahip oldukları anlaşılmaktadır… Bu çerçeve içinde bağlantıları sağlayacak noktaların canlandığı görülmektedir. İslâmiyet’in üç kıtaya birden yayılması ilişkilerin örgütlenmesi açısından yeni merkezlerin ortaya çıkmasını gerektiriyordu… Bu bağlantı merkezleri fethedilen eski uygarlık topraklarında bir zamanlar önemli örgütlenmeler sağlamış şehirlerin yanlarında yeni İslâm şehirlerini yaratacaktır.’[4]

İslam şehirleri, merkezi bir anlayışla yönetiliyordu. Merkez siyasal aygıtı, valilik müessesi marifeti ile şehirlere vaziyet ediyordu. Bağımsız siyasal birimler halinde örgütlenmiş “site devlet” tipi ya da Ortaçağ Avrupa’sına has, kan bağına dayalı ve miras yolu ile devredilen, bir iktidar yumağı oluşturan “otonom” dere bey kent tipi, İslam şehirleri için söz konusu değildi. ‘Böyle bir otonomi, Emevi döneminden ta 19. Yüzyılın ortalarına kadar, Abbasi İmparatorluğu’nun son yüzyılındaki, siyasi otorite boşluğunun yarattığı kriz dönemleri hariç, İslam şehirlerinde hiçbir zaman söz olmadı, olamazdı da. Çünkü İslam toplumunda esas olan “ulû’l-emr’e itaat”idi. Yani İslam şehirleri daha başlangıçtan itibaren“siyasi otoriteye mutlak itaat” ile yükümlü bir yapıda gelişti.’[5]

İslam Devletlerinin siyasal merkeziyetçiliği, merkezi bir otoriteye bağlı, tümleşik bir organizasyon fikri dahilinde birbirleriyle bütünleşebilen, ‘sistemin örgütleyiciliği ile ayakta durabilen’[6] şehirleri yaratmıştır. ‘İslâmiyet yayılmasını tamamladığı zaman birçok üretim bölgesini ve bunların siyasî örgütlenmesini kaplamıştı’[7] Bu bölgelerde ortaya çıkan ya da yeni kurulan şehirler, şehir bölgeleri bize İslâmiyet’in getirdiği yeni koşulları, her yöreye ait başarılı örgütlenmeyi ve bunlar sonucunda kendi içlerine kapanıp kalmış eski ilişkilerin aşıldığını göstermektedir. Bu çerçeve içinde birbirine bağlanan ve iktisadî-siyasi-kültürel ve dinî açıdan örgütlü bir ilişkiler ağına katılan bölgelerdeki eski yerleşme yerleri sosyal-demografik, topografik ve iktisadî açıdan yeni bir hayat tarzına kavuşurlarken bir dizi yeni şehir de ortaya çıkmış oldu. Atlas Okyanusu’ndan Hindistan’a kadar uzanan yeni örgütlenmede bir araya gelen ve bütünleşen bölgeler ve şehirler (oluşmuştur).[8]        

İslam dini toplumsallığa vermiş olduğu önem nedeniyledir ki, ibadetlerin toplu bir şekilde yapılmasını teşvik etmiştir. ‘İslâm şehir hayatının en önemli prensibi olan namaz, cami veya mescitte yapılan bir ibadettir; toplu olarak kılınması teşvik edilmiştir. Namazın kılınabilmesi için gerekli olan bazı şartlar İslâm şehirlerinin yapısını büyük ölçüde etkilemiştir. Bunlar: a) Abdestin ya da guslün alınmasıyla temizliğin sağlanması, b) Namazın kılındığı vakite dikkat edilmesi, c) Yüzün Mekke'ye çevrilmesi, d) Cuma namazında bütün inananları alabilecek genişlikte bir yerin bulunması ve namazın bir yerleşim merkezinde ya da bu hükümdeki bir yerde kılınma zorunluluğudur. Ayrıca bayram namazlarının da cemaatle kılınması zaruridir. Görülüyor ki, namaz bir bütün olarak yerleşik hayat tarzını gerektiren veinsanı ona bağımlı hale getirmekle kalmayıp onu oluşturan cemaat için bir mekân ve bu mekânın çevre unsurlarını da (Hamam, çeşme, çarşı vb.) şekillendirmektedir.’[9]

“Cami” toplayan anlamında kullanılmakta olup, İslam şehirlerinde cami, merkezi bir öneme ve çoklu bir işleve sahiptir. Cami yalnızca ibadet yapılan bir mekân olarak değil, sosyal hayatın gündelik ritmi içinde farklı ihtiyaçları ve toplumsal iletişimi sağlayan bir mekân olarak öne çıkmaktadır. ‘Bilindiği gibi cami, İslam’ın başlangıcından beri Müslüman coğrafyasındaki kentlerin fiziksel yapılanmasında en belirleyici birim olmuştur. Esas olarak toplu ibadet edilen kutsal bir mekân olmakla beraber, aynı zamanda siyaset dâhil, her türlü konunun tartışıldığı, yabancı ülkelerden gelen Müslümanların verdiği haberlerin, ulemanın sohbet ve derslerinin dinlendiği toplumsal bir mekân, bir çeşit forumdur.’[10] Bir Müslüman bireyin diğer bir Müslüman birey üzerindeki hak ve yükümlülükleri bireyler arasında sıkı bir ilişkinin kurulmasını mümkün kılmaktadır. İslam dininin teşvik ettiği toplumsallık, şehirleşmeyi de teşvik etmiştir.

İslam yayılması ile birlikte Afrika, Uzakdoğu ve Güney Asya, gibi merkezden uzak coğrafyalar dünya ticaret döngüsüne dâhil olmuş, içine kapanan Batı ile yeni çakışma ve iletişim alanları oluşmuştur. İslam siyasal birliğinin sağladığı istikrar ve hukukun işlerlik kazanması, uzun erişimli ticareti mümkün kılmıştı. ‘İslâmiyet’in fetihler yoluyla bu bölgelere ulaşması ile genişleyen ilişkiler sadece doğal zenginliklerin el değiştirmesi ile kalmayacaktır. Sınaî ürünlerin de ticarî dolaşıma katıldıkları görülmektedir. Dokuma ürünlerinin önde geldiği bu imalatla ilgili olarak Sus şehrinden söz edilebilir. İslâmiyet’in Uzak Doğu ile kurduğu bu ilişkiler onun güçlenmesi ve gelişmesini sağlarken yayılmayla birlikte gelişen şehirler ve yeni şehir bölgelerinin ortaya çıkması İslâm âleminin yeni bölgelerle ilişkiler kurmasına yol açacaktır. Kuzey Afrika ve İspanya’ya kadar ulaşan fetihler bu bölgelerdeki toplum hayatını canlandırdılar, kurulan yeni ilişkilerle kırsal hayattan çıkıp şehirleşmesini sağladılar.’[11]

Ticaretin coğrafik olarak çok geniş bir alana yayılması, ölçek olarak yüksek tutarlı ve oldukça çok mal çeşidinin üretim, dağıtım ve pazarlama imkânları ile farklı pazarlarda dolaşıma sokulması, değerli madenlerden basılan sikke, pul, nama ve hamiline yazılı senetler gibi değişim araçlarının çeşitlenmesi, toprak mülkiyetinin ortadan kalkması ile toprağı işleyenler ile toprağın artık tek sahibi olan merkezi otoritenin arasına giren aracı siyasal ve sosyal katmanların tasfiye edilmesi, hem ekonomik, hem ticari, hem toplumsal hem de siyasal ilişkilere yeni bir canlılık ve yeni bir biçim kazandırmıştır. Özellikle ticari ilişkiler, toplumları birbirlerine yakınlaştırmış, kültürel etkileşimin, bilgi ve görgü alış verişinin yolunu açmıştır.     

“Dinde zorlama yoktur” ilkesi, Müslüman olmayan unsurların dinsel kimliklerini muhafaza edebilmesini, İslam şehirlerinde yaşamalarını mümkün kılmıştır. Müslüman unsurlar ile Müslüman olmayan unsurların belirli bir ayırıma tabii tutuldukları bir gerçektir. Müslüman olmayanlar; yapamayacakları işler, vergisel yükümlülükler, taşıyabilecekleri ya da taşıyamayacakları giysi, aksesuar, silah vb. gibi ayrıntılar, yerleşebilecekleri mekânlar gibi kısıtlamalar ile karşılaşmışlardır. Bununla beraber temel kazanımlarına gösterilen göreceli saygı, ticari, zirai ve sınai faaliyetlerine tanınan özgürlük, Müslüman olmayan unsurları ya bulundukları şehirlerde tutmuş ya da farklı coğrafyalardan İslam şehirlerine doğru bir akımın nedeni olmuştur. İslam siyasal birliğinin oluşturduğu istikrar, güven ortamı ve yürürlükte bulunan bir hukukun işletilmesi, gittikçe canlanan ve zenginleşen İslam şehirlerini cazibe merkezleri haline getirmiştir.

İslam şehirlerinin oluşumunda ve gelişiminde Müslüman olan ve olmayan milletlerin göçleri önemli bir faktördür. İslam Devletlerinin, gücünü pekiştirmek ve özellikle vergi gelirlerini artırmak için göçleri örgütledikleri bir vakıadır. Göçler toplumsal akışkanlığı yaratan önemli bir olgudur. Göç olgusu basit bir mekân değişimi olayı değildir. Göçler, yeni bir kültürel oluşumu sağlayan, farklı toplumsallıklar yaratan, hem gelen hem de gelinen açısından farklı tecrübelerin karıştığı, kaynaştığı, sosyal, siyasal, dini, kültürel ve ekonomik değişimleri oluşturan bir süreçtir. Can güvenliği, mecburi iskân politikaları, siyasal, sosyal, dini ve kültürel değişimlerin yarattığı baskı ve huzursuzluk, iklimsel değişiklikler ya da nüfus artışı/azalışı nedeniyle geçim kaynaklarının kıtlaşması, refahın arttırılması, daha rahat ve meşakkatsiz bir yaşam umudu, göçlerin oluşmasının belli başlı nedenleri olarak sayılabilir.  

İslam yayılmasının ilk yıllarında yeni fethedilen topraklara daha çok askeri amaçlarla Arap Yarımadasından muhtelif kabileler getirilerek İskân edilmişlerdir. Bu kabileler zaman içerisinde iskân edildikleri topraklardaki yerli unsurlarla karışmışlar hem kendileri değişmişler hem de bulundukları yerleri değiştirmişlerdir. Göçler şehirlerin hem demografik yapısını hem de fiziki yapılarını değişikliğe uğratmaktadırlar. İslam siyasal birliğine, asli bir unsur olarak katılan Arap olmayan milletlerin, özellikle siyasal saiklerle farklı bölgelerdeki iktidar arayışları, aynı zamanda İslam’ın farklı siyasal bölgelere taşınmasına neden olmuştur.

Türklerin Anadolu’ya bir devlet organizasyonu dâhilinde girmeleri ve çok yoğun bir nüfusun Anadolu’ya yayılması; Anadolu’nun İslamlaşması ve Bizans şehirlerinin İslam şehirlerine dönüşmesi bağlamında önemli bir örneği teşkil etmektedir. Arap akınları ile küçülerek Anadolu’ya çekilmiş olan Bizans, bu göçlerle daha da küçülecek, nihayetinde Osmanlı Padişahı II. Mehmet tarafından, topraksız ve bağlı şehirleri olmayan başkentleri İstanbul fethedilerek siyasal varlıkları son bulacaktır.

‘Anadolu’daki kentlerin hemen hemen tamamına yakınının ilkçağlardan Roma dönemine, Roma’dan Bizans’a, Bizans’tan da 11. Yüzyılın sonlarından itibaren doğudan batıya doğru yavaş yavaş Türklere intikal ettiği kesin bir tarihsel olgudur. Ama unutulmamalıdır ki, bu kentlerin tamamı Hıristiyanlık döneminde hem fizik hem de sosyal yapı bakımından ilkçağdaki durumundan epeyce farklılaşmışlardı. Türklerin belli bir kesimi Anadolu’daki bu Bizans kentlerine yerleştiler. Konya (Iconium), Amasya (Amaseia), Sivas (Sebasteia), Kayseri (Cesarea), Kırşehir (Mocissus), Eskişehir (Dorilaeum), Ankara (Ancyranum) vb eski Roma ve Bizans döneminin ünlü kentleri bunlardandır. Onlar bu kentlerin yeniden imarına önem vermişler, cami, medrese, tekke, çarşılar, hamamlar vb. çeşitli vakıf kurumlarıyla buraları canlandırmaya çalışmışlardı. Bu eski kentlerin ihya edilmesinin dışında, Alaiye, Akşehir, Kubadiye gibi yenilerini de kurmayı ihmal etmemişlerdi.’[12]

Birçok islâm tarihçisi ve gözlemcisi İslâmi mesaj ile onun ilk olarak yayıldığı yerin coğrafi özellikleri arasındaki şaşırtıcı zıtlığa dikkat çekmişlerdir.[13] Esasta göçebe ya da yarı göçebelerin yaşadığı Arabistan'da İslâmiyet ile birlikte hızla gelişen bir şehirleşme hadisesi oldukça dikkat çekicidir.’[14]‘Müslümanlar için şehirleşmenin siyasî, askerî, dînî, ekonomik ve kültürel yönden pek çok sebebi vardır. Fethedilen bölgeyi elde etmek, oraya hükmetmek, askerî ikmal noktaları tesis etmek, vergi ve ganimetleri toplamak, İslam Dini’ni tam bir şekilde yaşayabilmek, öğrenebilmek ve öğretebilmek için şehirler olmazsa olmaz iskân yerlerini oluşturmaktadır.’[15] Müslümanların çeşitli ihtiyaçlarına uygun olarak kurdukları, ele geçirerek hakimiyetleri altına aldıkları, yeniden yapılandırdıkları ya da tasarlayarak kurdukları şehir mekânlarına yönelik ortak bir isimlendirme olarak “İslam Şehirleri” kavramsallaştırması ortaya çıkmıştır. Bir din adının şehir mekânına izafe edilmesi çeşitli tartışmaları da beraberinde getirmiştir. Bu tartışmaların detayı, bu makalenin hacmini ve maksadını aşacağından, sadece, dinsel bir aidiyyete matuf  bir ismin, şehirlerin önemli bir sıfatı olarak kullanılmasının arka planında, daha çok siyasala yapılan bir atıf olarak algılandığını belirtmek yerinde olacaktır. İslam siyasal düşüncesinin ana eksenini oluşturan İslam dinin siyasal hakimiyeti prensibi, bu dinin hakimiyeti altındaki beldelere bu sıfatın verilmesine neden olmuştur.

Bununla beraber bir beldenin İslam hâkimiyeti altında olduğunu beyan eden “İslam Şehirleri” kavramsallaştırması, tarihsel süreç içerisinde İslam şehirlerinin göstermiş oldukları ortak fiziki ve kültürel benzerlikleri doğrultusunda, içerik olarak siyasal alanı aşan daha kapsayıcı bir kavramsallaştırma olarak karşımıza çıkmaktadır. Fakat İslam şehirlerinin taşıdıkları asgari ortak fiziki ve kültürel benzerlikler bu yapıların türdeş oldukları anlamına gelmemektedir.

Tarihsel süreç dâhilinde ilk dönem İslam merkezi otoritesinin dağılarak, özellikle Arap olmayan farklı Müslüman siyasal aktörleri bağlamında atomize olması, İslam şehirleri kavramsallaştırmasını, taşıdığı siyasal içeriğinin temsiliyeti noktasında da farklılaştırmıştır. Değişik unsurların taşımış oldukları sosyal, siyasal, ekonomik ve kültürel özellikler, hem yönetim felsefelerine, hem şehirlerin fiziki yapılanmasına ve şehirlerin sosyal dokularına, hem de şehir kültürlerine ve şehir kurumlarına derin tesirler yapmışlardır. İ

İslam dininin çok geniş bir coğrafyada kabul görmesi, İslam şehirleri kavramının da çok geniş bir coğrafyada ele alınmasını gerekli kılmaktadır. İslam şehirleri, tek bir merkezi gücün inşa etmiş olduğu türdeş yapılar olmayıp aksine yerel unsurlarla beslenen, değişen, dönüşen, farklı İslami okumalarla zenginleşen ve kozmopolitan bir yapıya kavuşan şehirlerdir. Örneğin Sasani ve Bizans güçlerini tasfiye eden İslam yayılması, aynı zamanda bu güçlerin bir şekilde varisi olmuşlardır. İslam şehirlerinin fiziki yapılanmasından şehir kurumların ve yönetsel aygıtlarına kadar bu miras açık bir şekilde görülmektedir. ‘… Hz. Peygamber ve hulefâ-i râşidîn döneminde, İslam devletinin idarî olarak taksimata tâbi tutulmasında izlenen yöntemlerde zaman zaman farklılıklar olmuşsa da; ülke temel olarak, Bizans ve Sasânîler’de olduğu gibi eyalet ve vilâyetlere ayrılarak idare edil(miştir).’[16] Diğer bir önemli örnek ise; II. Mehmed’in İstanbul’u fethi ile beraber, Bizans unvanı olan “Kayser-i Rum” (Roma İmparatoru) unvanını da kullandığı tarihsel bir vakıadır.             

İslam şehirlerinin fiziki yapıları, kuruluş biçimlerine göre farklılıklar göstermektedir. Kuruluş sürecine, kurucularına, fonksiyonlarına göre farklılıklar gösteren İslam şehirlerinde zaman içerisinde ortak bir unsur olarak cami, şehrin odak noktasını oluşturmuştur. Kuruluş sürecine göre şehirler; kendiliğinden oluşmuş ya da tasarlanmış şehirlerdir. Mekke ve Medine gibi şehirler kendiliğinden oluşmuş şehirlere önemli örneklerdir. Tasarlanmış şehirlere verilebilecek en önemli örnek ise Bağdat şehridir. Kurucularına göre şehirler; ihtiyaca göreMüslümanlar tarafından kurulan şehirler ve Müslümanların kurmadığı fakat fetihlerle İslam hâkimiyetine giren şehirlerdir. Fonksiyonlarına göre şehirler ise askeri ve sivil olarak ikiye ayrılmaktadır. Askeri amaçlarla kurulmuş olan şehirler; ordugâh, garnizon, karakol toplulukları vb. yapılanmalardır. Sivil amaçlarla kurulmuş olan şehirler ise; liman şehirleri, kara ticaret yolları üzerinde kurulmuş ticari ya da sınai ihtisas şehirleri vb.dir. Askeri amaçlarla kurulmuş şehirlere en uygun örnek Kufe şehridir. Sivil amaçlarla kurulmuş şehirlere verilecek önemli örnek ise; İpek Yolu üzerindeki ana terminal noktalarını oluşturan sıralı şehirler topluluğudur.   

‘Müslümanların İslam dünyasında şehirleşmenin şekillenmeye ve bu anlamda taşların yavaş yavaş yerine oturmaya başladığı dönemler M. IX. ve X. Yüzyıllardır. Bu dönemde fetihler büyük ölçüde son bulmuş, İslam devleti zenginleşmiş ve nüfus artmış, İslam dünyasında yeni şehir tipi ortaya çıkmıştır. Planlı bir şekilde kurulan bu yeni tip idarî karakterli şehrin ilk örneği Abbâsîlerin Bağdad’ıdır. İslam şehri kavramını oluşturan en önemli öğeler arasında fizikî yapılar ön plana çıkmaktadır. Bu unsurlar genel olarak İslam şehirlerinin benzerlik noktalarından birini teşkil etmektedir. Müslümanların kurmuş  oldukları ilk şehirler başlangıçta surlardan yoksundular…Fetihler son bulup, İslam devletinin iktisadî bakımdan güçlendiği Abbâsîler zamanında, sursuz olan İslam şehirlerinin yavaş yavaş surlarla kuşatıldığını görmekteyiz… İslam şehirlerinin çekirdeğini teşkil eden en önemli fizikî unsurlar cami, pazar, dârü’limâre dir. Şehir bunların çevresinde kağnı tekeri şeklinde açılır ve büyük yollardan ana kapılara ulaşılırdı.’[17]

İslam şehirlerini Avrupa şehirlerinden ayırt eden özelliklerinden birisi; İslam şehirlerinin “‘mahalle”ler şeklinde örgütlenmesidir. Mahalle, şehir örgütlenmesi bünyesinde özerk bir alana karşılık gelmemesine rağmen, sosyolojik ve kültürel bağlamda “farklılıkları” temsil etmekteydi. Bu farklılıklar ekonomik ve hiyerarşik farklılıklardan ziyade; dinsel, mezhepsel, kabile, büyük aile vb. farklılıklarıdır. Farklı mahallelerinin sakinleri, şehirlerin ortak mekânlarda bir araya geliyorlar, farklılıklarını temsil eden özel hal ve özel hayatlarını mahallelerinde yaşıyorlardı. Mahalleler, İslam şehirlerinin fiziki yapılaşmasına ve kent kültürüne farklı bir boyut katıyordu.

‘İslam şehirlerinin iskân yerlerini oluşturan mahalleler oluşum tarzları, mimarîleri, yerleşme düzenleri, nüfus yapıları, meskûn olan insanların karakterleri gibi özellikler bakımından oldukça önemli bölümlerdir. Her mahalle, kendi binaları, bahçe kapıları, gece bekçisi, su kaynakları ve çarşısı ile idarî  ünitenin bir çeşidini oluşturuyordu. Hara adı verilen bu mahalleler her biri birer şehir yapısında olup, islam şehirciliğinde alt kültür unsurlarının (dinî, etnik, kabile vb. ) bir dayanışmasının yansıması olarak görülmektedir. Mahalle, cemaati arasından seçilen imam, şeyh veya kethüdanın idaresinde özerk bir ünite olarak karşımıza çıkmaktadır. Bütün kabilevî ve etnik farklılıklara rağmen, şehrin bütün mahallelerini birleştiren bir unsur olarak, Cuma namazı için büyük bir cami vardır. Her mahalle kendi camisine sahip olmasına rağmen elbette bunlar şehrin merkezinde bulunan büyük caminin yerini tutmuyordu.’[18]

Güç olgusu, iktidar yönelimleri, dünyaya bir düzen vermek fikri, yönetmek iradesi, insanları büyük kütleler halinde harekete geçirmiştir. Tarihsel süreç içerisinde insanları harekete geçiren güçler, dinsel, kültürel, ekonomik, sosyal ve siyasal gerekçelere her zaman sahip olmuşlardır. Tarihe baktığımız zaman, sıralı güçler müthiş bir hareketlilik oluşturmuş, bu hareketlilik her şeyi yeni baştan değiştirmiş, yeni dengeler kurmuş,  yeni yaşama tarzları geliştirmiş, dünyaya farklı bakış açıları kazandırmıştır.

Her nesil bunları nihayetinde sınırlı bir insan ömrü içinde yaşamıştır. Fakat yaşanan her yeni, eskinin üzerine yığılmış. İnsan ise sınırlı ömrüne rağmen yaşadığışeyleri, sahip olduğu hafızasına kaydetmiş ve bu hafızayı devredebilmiştir. İslam şehirleri bağlamında yaşananlarda sıralı güçlerin harekete geçirdiği insanlık tecrübelerinden ve o da insanlığın değerler bütünü katmanında; yani ait olduğu yerde hikâyesini sürekli olarak anlatmaktadır.

 

Arif Arcan



[1]Çetin, Halis, Çatışma ve Diyalog Tartışmaları arasında İki İnsan, İki Medeniyet (Hay Bin Yakzan/Doğu- Robinson Crusoe/Batı) Makale, Doğu Batı Düşünce Dergisi, Sayı: 41, Doğu Batı Yayınları, Ankara, 2007s. 45-46.   

[2]Aymard, Maurice, “Göçler”, Akdeniz- Tarih, Mekân, İnsanlar ve Miras, (Ed: Fernand Braudel), Metis Yayınları, İstanbul, 2007, s. 232.

[3]Çetin, a.g.m.,  s. 46.   

[4]Tuna, Korkut, Toplum Açıklama Girişimi Olarak Şehir Teorileri,  İz Yayıncılık, İstanbul,2011, s  270-271.

[5]Ocak, Ahmet Yaşar, Ortaçağlar Anadolu’sunda İslam’ın Ayak İzleri- Selçuklu Dönemi, Kitapyayınevi, İstanbul, 2011,  s. 19.

[6]Tuna, a.g.e., s. 274.

[7]Lombard, M, İlk Zafer Yıllarında İslâm, s.25-88 (Tuna, Korkut, Toplum Açıklama Girişimi Olarak Şehir Teorileri,  İz Yayıncılık, İstanbul,2011, s 274, Aktarım)

[8]Tuna, a.g.e., s. 274.

[9]Gül, Muammer,  İslam Şehrinin Doğuşu, Makale, http://sbe.balikesir.edu.tr/dergi/edergi/c4s6/makale/c4s6m6.pdfGül, a.g.m.

[10]Ocak, a.g.e., s. 271.

[11] Tuna, a.g.e., s. 273-274.

[12]Ocak, a.g.e., s. 155-156.

[13]Walter J. Fischet, (1956), "The City in İslam", Middle Eastern Affairs, Vol.VII, No: 6-7, June-Jully, s. 227; Jean L. Michon, (1992), s. 14.( Gül, Muammer,  İslam Şehrinin Doğuşu, Makalesinden Aktarım, http://sbe.balikesir.edu.tr/dergi/edergi/c4s6/makale/c4s6m6.pdf, Erişim tarihi: 09.07.2012  )

[14]Gül, a.g.m.

[15]Can, Yılmaz,  İslam Şehirlerinin H. I - III. ( M. VII - IX. ) Yüzyılda Fiziki Yapısı, (Basılmamış Doktora Tezi ), Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Ankara, 1991, s. 120 .( Pırlanta, İsmail, Ortaçağ İslam Şehirlerinde Mahallelerin Oluşumu, (Nişabur Örneği) Makaleden Aktarım,) http://iys.inonu.edu.tr/webpanel/dosyalar/9/file/2_7-Ortacag%20islam%20sehirlerinde-i_Pirlanta.pdf          Erişim Tarihi: 05.07.2012

[16]Temmâvi, 290, (Kılıç, Ünal, Peygamber ve Dört Halife Günlerinde Şehir Yönetimi ve Valilik, Yediveren Kitap, Konya, 2004,  S.59’dan Aktarım)

ANKET - ARAŞTIRMA