Yazar : 227 Musa Şimşekçakan - Gücünün Üstünde Yük Yüklenmek Ne Demektir
15 Temmuz 2018 Pazar

Gücünün Üstünde Yük Yüklenmek Ne Demektir

Musa Şimşekçakan

11-07-2018 12:17

Gücünün Üstünde Yük Yüklenmek Ne Demektir

Ayetlerde görülen öncelik-sonralık (siyak-sibak) ilişkisi bazen öylesine önem kazanır ki arka arkaya gelen ayetlerin kendi içinde anlam akışı tam olarak sağlanmadan doğru bir karşılık elde edilemez. Bu durumda peş peşe gelen ayetler, bağlam açısından araya fasıla sokulmadan birlikte verilmelidir. Aksi hâlde ayetlerin yeterince doğru anlaşılmamasına sebep olabilir. Örneğin, “Allah, kimseye gücünün üstünde bir şey teklif etmez. Herkesin kazandığı iyilik kendi yararına, kötülük de kendi zararınadır. ‘Rabbimiz, unutur, ya da yanılırsak bizi sorumlu tutma! Rabbimiz, bize, bizden öncekilere yüklediğin gibi ağır yük yükleme! Rabbimiz, bize gücümüzün yetmediği şeyleri yükleme! Bizi affet, bizi bağışla, bize acı! Sen bizim Mevla’mız (sâhibimiz, efendimiz)sin! Kâfirler toplumuna karşı bize yardım eyle!’ ” (1) ayeti öncesiyle beraber anlamlandırılması gereken bir bütünlük içerir. (2)

Bakara suresinin dua ayetleriyle biten bu son kısmı, başından itibaren anlatılan meselelerin bir özeti gibidir. Yani surede işlenen konular, son iki ayette dua cümleleriyle sonuçlandırılır. Buna göre son ayet de, kendisinden önceki ayetin devamıdır. Bir önceki ayet şu şekildedir;

“Elçi, Rabbinden, kendisine indirilene inandı, müminler de. Hepsi Allah’a, meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine inandı. ‘O’nun elçilerinden hiçbirini diğerinden ayırt etmeyiz.’ (dediler). Ve dediler ki: ‘İşittik, itaat ettik! Rabbimiz, (bizi) bağışlamanı dileriz. Dönüş(ümüz) sanadır!’ ” (3)

Ayette dile getirilen ve bir müminin söylemesi gereken bu ifadeler duaya dönüşerek devam eder. 285. ayette وَقَالُوا سَمِعْنَا وَاَطَعْنَا “Ve dediler ki: ‘İşittik, itaat ettik!…”ifadesinden sonra surenin sonuna kadar dua cümleleri devam eder. Öyleyse son ayet de bütünüyle bu duanın bir parçası/devamı olarak kula ait olmalıdır. (4) Bu dua, kulun bilinçli tercihlerini gösterdiği gibi surenin başından beri özellikle Ehl-i Kitab’ın hatalarından ders çıkarmaya çalışan bir müminin duyarlılığını özetler. Buna göre kul, Rabb’inin durup dururken kendisine kaldırabileceğinden daha fazla sorumluluk yüklemeyeceğini bildiğini ilan/itiraf eder. Bu şuur, aynı zamanda, kişinin başına gelen musibetlerin yine bizzat kendi söz ve davranışlarından kaynaklandığını tescil eder. (5)

Ayetleri birlikte anlamlandırmak ve böylece bu ifadenin kişinin devam eden duası anlamını vurgulamak da yetmez. Faklı kelimelerin farklı anlamlarını ve bu farklı anlamların metne yansıyacak farklı ifadelerini de göstermek gerekir. Burada “vus’a” (6) ve “tâkat” (7) kelimelerinin karşılığı, aralarındaki farkı ortaya çıkaracak şekilde verilemediği için ayet içinde bir anlam daralması yaşanır. Meallerde her ikisine de neredeyse aynı anlam verilince mesele iyice içinden çıkılmaz hâle gelir. Yani bir yandan “Allah, kimseye gücünün üstünde bir şey (vus’a) yüklemez.” denilip ardından “Rabbimiz, bize gücümüzün üstünde bir şey (tâkat) yükleme!”şeklinde dua edilmesinin istenmesi uygun düşmez. (8)

Kelimeler arasındaki anlam farkı gözetilmediğinde sözün kula ait olması da söz konusu garipliği gidermez. Zira kuldan yapması istenilen dua cümleleri de Allah’a ait sayılır. (9) Bu dua sayesinde insan, Allah’ın kendisine kaldıramayacağı yükler yüklemeyeceğini öğrenir. Ancak gerek insanın kendisi gerekse başkalarının sorumluluklarını göz ardı ederek aşırılıklar yapması sonucunda hayat çekilmez bir hâl alabilir. Öyle ki bazen bu sorumsuzlukların karşılığı, insanlar açısından kaldırılamayacak yüklere dönüşebilmektedir. Kişiye anası, babası, patronu veya çevresi bu yükleri yükleyebilir. Bunun yanı sıra kişi, günahları ve aşırılıkları sebebiyle taşıyabileceğinden fazla yükün altına da girebilir. “Allah, kimseye gücünün üstünde bir şey teklif etmez.” cümlesi, kulun önce Rabb’ini tanımlama çabasıdır. Bu söz bütün Tevhid tarihini temize çıkarır. Allah’a, meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine iman etmenin sorumluluğunun, yüklenilmesi gereken, taşınabilecek bir ağırlığı olduğunu ilan eder.

İçinde vus’a geçen ayet, mükellefiyet açısından ağır tekliflerle karşılaşmamayı ta’kat geçen ayet ise bu mükellefiyetten başarıyla çıkmayı hedeflemektedir. Yani kul önce “Allah, hiç kimseye durduk yerde taşıyabileceğinden daha fazlasını yüklemez.” der. Böylece muhatap olduğu sorumluluğun taşınabilirliğini vurgular. Ama buna rağmen zaman zaman aşırılıklar yapabileceğini düşünerek; geçmişin kötü faturasının, geleceğini berbat etme ihtimali yüksek olduğu için bunların karşısına ağır bir yük şeklinde çıkarılmasını da istemez. (10) Bu yüzden son olarak “Rabbimiz! (günahlarımız sebebiyle yüklendiğimiz ve bu yüzden) güç yetiremeyeceğimiz yükleri bize taşıtma!” der. Yani kul, normal şartlarda yapabileceği hâlde; günahın ağırlığı, vicdanın kirlenmesi, imanın zayıflığı gibi birtakım sebepler yüzünden bir şeyi yapamaz duruma girmek de istemez. Artık dinin mükellefiyet bildiren emir ve yasakları tamamlanmış olup bunlar içinde ağır bir yük addedilebilecek şeyler yoktur. Allah’ın ağır bir yük teklifiyle gelmediği bellidir. Fakat bunu küfür ve özelikle şirk koşanlar nezdinde sürekli olarak tekrarlamak bir görevdir. Çünkü onlar uydurdukları sahte/sanal dinlerle insanlar üzerinde ağır yükler oluşturur, kula kulluk yolunda boyunlara zincirler/tasmalar takar ve bu şekilde insanları doğru yoldan uzaklaştırmaya çalışırlar. Fıtrata uygun, yaratılışla uyumlu gerçek dinde insana üstesinden gelemeyeceği zor işler teklif edilmez. Sonuç olarak Allah, hiç kimseye durduk yerde taşıyabileceğinden daha fazlasını yüklemez. Bu anlamda Allah’a kul olmak, fıtratına uygun mükellefiyetler edinmek adına gerçekten kolaydır. İnsan, ağır yükleri bazen şirke düşerek bazen de günahları sebebiyle kendisi davet eder. Günahın insanı kuşatan ve giderek artan düzeyde kalbi paslandıran bir işlevi vardır. (11) Bu işlev, bir süre sonra insanı dinin emri ve yasaklarına ta’kat getiremez duruma düşürebilir. Bu durumda kişi daha önce rahatlıkla yapabildiği işleri yapamaz hâle gelebilir. Bu nedenle kimse günahının yükünü taşımak istemez.

İlki taşınamayacak yükleri yok eder. Buna göre taşınamayacak bir yükle karşılaşmak istenmez. İkincisi ise taşınabilecek yüklerin de bir zaman sonra bazı sebeplerle taşınamaz hâle gelebileceğini öngörür. Kişi yerine getirebileceği pek çok sorumluluğu, bazı harici sebeplerle yapamaz tâkat getiremez bir duruma da düşebilir. Buna göre ilk ayet Allah’ın ağır yükler yüklemediği bilinciyle kullarına merhametini, ikincisi ise kulun bu merhametle birlikte sorumluluklar karşısındaki dayanma gücünü gösterir. Kişi ne ağır yükler yüklenmek ne de mevcut yüklerinin ağırlaştığını görmek ister.

Ayette geçen “Rabbimiz, bize, bizden öncekilere yüklediğin gibi ağır yük yükleme!” cümlesi de yeterince doğru anlaşılmaz. Sözü edilen ağır yükün daha öncekilere yüklenmiş olmasının manasının da bir tefsir cümlesiyle açıklığa kavuşması gerekir.

Isr kelimesi, lügatte ağırlık ve şiddet manasına gelmektedir. Mesela bu anlamda ‘ahit’ler sorumluluk açısından ağır kabul edilmiştir. (12) Bir kimseye olan temayül ve şefkat, ona dokunan her türlü kötülüğü kalpte ağırlaştırdığı için ‘ısr’ kelimesine temayül ve şefkat anlamı da verilmiştir. (13) Ayette geçen “ısr” kelimesi, önceki şeriatlarda bulunan ağır hükümlerdir. Bu hükümler, başlangıçta insanların yapamayacakları türden değildir. İnsanlar günah işlemekte ısrar ettikçe inen hükümler ağırlaştırılmıştır. Bunun gibi sebeplerle önceki ümmetlere daha önce helâl olan birçok şey haram kılınmıştır. (14) Bu anlamda onların aşırılıkları sebebiyle maymun ve domuza dönüştürülmeleri, yani ahlakî zaaf ve zayıflıklarının hayatlarına egemen olması de söz konusudur. (15) Dolayısıyla durup dururken önceki ümmetlere yüklenen ağır bir yük yoktur. Bütün yük, onların kendilerinin yol açtığı kötülüklerden doğmuştur. Buna göre ifadenin aslı, bu tür kötü ve ağır sorunlara yol açmamayı hatırlatmalıdır. (16)

Dikkat edilirse “Allah, kimseye gücünün üstünde bir şey teklif etmez.” ayetinin hemen arkasından “Herkesin kazandığı iyilik kendi yararına, kötülük de kendi zararınadır.” ifadesi gelir. Buna göre bir kimseye gücünün üstünde yük teklif edilmemesi demek, kişinin kazandığıyla muhakeme edilmesi anlamına gelir. Yani insan iyilik ya da kötülük ne yaptıysa bunun karşılığını alır. Bunun dışında yapamayacağı şeylerden sorumlu tutulmaz. Aynı şekilde “Rabbimiz, bize, bizden öncekilere yüklediğin gibi ağır yük yükleme!” ifadesinden hemen sonra “Rabbimiz, bize gücümüzün yetmediği şeyleri yükleme!” cümlesi gelir. Yani iki ayet birbirini tefsir eder. Öncekilere yüklenen yükün sonradan ağırlaştığı buradan anlaşılır. Bu da içinde tâkat geçen ikinci cümlede bir yükün aslında taşınabilecekken sonradan çekilmez hâle gelmesiyle, önceki ümmetlerin yaşadıkları arasındaki doğru orantıyı verir. Zira onların başına gelen de bunun benzeridir. Önce taşıyabildikleri sorumlulukları varken sonra günahları/aşırılıkları sebebiyle bunlar ağırlaşmış ve taşınamaz duruma gelmiştir. Elbette bunun sorumlusu da yine kendileridir. Ayetlerin bu şekilde birbirini tefsir ederek ilerlemesi, anlamı kolaylaştıran önemli bir unsurdur. Dolayısıyla “Rabbimiz! Bizden öncekilere (aşırılıkları yüzünden) yüklediğin gibi bize de (kendi aşırılıklarımız yüzünden) ağır yükler yükleme.” ayeti, “Rabbimiz! (günahlarımız sebebiyle yüklendiğimiz ve bu yüzden) güç yetiremeyeceğimiz yükleri bize taşıtma!” ifadesiyle açıklık kazanır. Ki bu da kişiye ağır gelen yükten kastın, taşınmak zorunda kalınan günahlar ve onların yol açtığı bedeller olduğunu dile getirir. Elbette insanın zaten var olan sorumluluklarının yanı sıra bu günah yükünden doğan sorunları da taşıması ona ağır gelecektir.

Son ayette geçen üç af ifadesi, yukarıda sözü edilen üç suç ihtimaline karşılık gelir. Bu anlamda yukarıda bahsi geçen ve sakınılmak istenen suçlarla ilgili tanımlamaların aşağıda sözü edilen af taleplerinde benzer ifadelerle karşılığını bulması gerekir.

Ayette âdeta işlenen suçlarla af talepleri arasında karşılıklı bir ilişki vardır;

رَبَّنَا لَا تُؤَاخِذْنَا اِنْ نَسينَا اَوْ اَخْطَاْنَا “Rabbimiz! Unutkanlığımız veya bilmeden yaptığımız yanlışlar yüzünden bizi sorumlu tutma.” ifadesinin karşılığında وَاعْفُ عَنَّا “(Hatalarımızı) affet.” cümlesi gelir.

رَبَّنَا وَلَا تَحْمِلْ عَلَيْنَا اِصْرًا كَمَا حَمَلْتَهُ عَلَى الَّذٖينَ مِنْ قَبْلِنَا “Rabbimiz! Bizden öncekilere (aşırılıkları yüzünden) yüklediğin gibi bize de (kendi aşırılıklarımız yüzünden) ağır yükler yükleme.” ifadesinin karşılığı وَاغْفِرْ لَنَا “(Aşırılıklarımızı) bağışla.” lafzıdır.

رَبَّنَا وَلَا تُحَمِّلْنَا مَا لَا طَاقَةَ لَنَا بِه “Rabbimiz! (günahlarımız sebebiyle yüklendiğimiz ve bu yüzden) güç yetiremeyeceğimiz yükleri bize taşıtma!” ifadesi ise وَارْحَمْنَا “Bize (güç yetiremeyeceğimiz konularda) merhamet et.” talebi ile karşılanır.

Bizi affet denilirken; unuttuğumuz ve eksik bıraktığımız şeyler konusunda bizi suçlama ve bu ihmallerimizi sorgulama konusu yapma denilir. Bizi bağışla derken; bizden öncekilerin aşırılıkları sebebiyle ödedikleri bedelleri bize ödetme manası öne çıkar. Bize merhamet et derken de; gücümüzü arttır ve bize yardım ederek lütfet talebi gündeme gelir.

Bu yaklaşımların hepsi, söz konusu ifadelerin kulun bilincinde olması gerektiğini gösterir. Nitekim dua, kulun gayretiyle anlam kazanır ve içinde bulunulan ya da bulunulması muhtemel kötü bir durumu değiştirme çabasıdır. Mesele önce kendi kendini sorgulayarak hatalarının farkına varıp bunları tekrarlamamaya çalışmak, sonra geçmiş ümmetlerin başına gelenlerden ders almak ve nihayet karşılaşacağı sorunlarla baş edebilmek için sorumluluklarına eş değerde bir güç talebinde bulunmaktır. Nitekim ayetin sonundaki “…Sen bizim Mevla’mız (sâhibimiz, efendimiz)sin! Kâfirler toplumuna karşı bize yardım eyle!” ifadesi istenilen şeylerin belli bir amaç ve hedef doğrultusunda olması gerektiğini hatırlatır. Nihayet bütün bu talepleri anlamlı kılan ve duayı yerine oturtan son çerçeve de budur. Bu mücadele çerçevesi, affedilmeyi istemenin de sonunda affedilmenin de en sağlam gerekçesini oluşturur. (17)

Bu anlatılanlar ışığında ayetin meali şu şekilde verilebilir:
“Peygamber, Rabbinden kendisine indirilene iman etti, müminler de (iman ederler). Her biri; Allah’a, meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine iman eder ve şöyle derler: ‘Onun peygamberlerinden hiçbirini (diğerlerinden) ayırt etmeyiz. İşittik ve itaat ettik. Rabbimiz! Senden bağışlama dileriz. Sonunda dönüş yalnız sanadır. Allah, hiç kimseye (durduk yerde) taşıyabileceğinden daha fazlasını yüklemez. Kişinin yaptığı her iyilik kendi lehine, her kötülük de kendi aleyhinedir. Rabbimiz! Unutkanlığımız veya bilmeden yaptığımız yanlışlar yüzünden bizi sorumlu tutma. Rabbimiz! Bizden öncekilere (aşırılıkları yüzünden) yüklediğin gibi bize de (kendi aşırılıklarımız yüzünden) ağır yükler yükleme. Rabbimiz! (günahlarımız sebebiyle yüklendiğimiz ve bu yüzden) güç yetiremeyeceğimiz yükleri bize taşıtma!” (Hatalarımızı) affet. (Aşırılıklarımızı) bağışla. Bize (güç yetiremeyeceğimiz konularda) merhamet et. Sen bizim Mevla’mızsın. Hakikati inkâr edenlere karşı bize yardım et.’ ”

Mümin, bu duayı son cümlesiyle aktif ve kabule şayan hâle getirir. Çünkü kâfirlerle hakkıyla mücadele edebilmek için bu arka plana ihtiyacı olduğunu bilmek sorumluluğu doğru dürüst üstlenmenin en güzel yönüdür.

Dipnotlar:
1. Bakara suresi, 286. ayet. (Bu bölümde üzerinde durulan metinde S. Ateş Meali kullanılmıştır.)
2. Derveze, ayetler arasındaki ilişki hususunda şöyle demektedir: “İlk ayette, Rasulullah’ın ve müminlerin Allah’ın kendilerine indirdiği ayetlere, Allah’a, meleklerine, kitaplarına ve elçilerine inandıkları belirtiliyor. Bu ayetlerle önceki ayet arasındaki bağlantı fark edilecek kadar belirgindir. Önceki ayeti tefsir ederken, bir rivayete yer verdik. Bu rivayette, ayetin inişi üzerine müminlerin telaşa kapıldıkları ve Rasulullah’ın onlara: ‘Allah’a boyun eğin ve işi O’na bırakın.’ tavsiyesinde bulunduğu zikrediliyordu. Öyle anlaşılıyor ki, müminler, tavsiyeye uyup Allah’a boyun eğdiler ve işi Allah’a havale ettiler. Bunun üzerine ilahi hikmet bu iki ayetin inişini öngördü, Rasulullah’ın ve müminlerin Allah’a boyun eğişlerini vurguladı. Bu arada onlara bir duayı da öğretti Ki yükümlülükleri hafifletilsin, kusurları bağışlansın ve Allah kâfirlere karşı onlara yardım etsin.” (Derveze, Et-Tefsîru’l-Hadîs, c. 5, s. 322.)
3. S. Ateş Meali.
4. Râzî, “Allah, kimseye gücünün üstünde bir şey teklif etmez.” cümlesinin, Allah’ın yeni haber verdiği bir hüküm olması ihtimalinin yanı sıra “Ve dediler ki: ‘İşittik, itaat ettik! Rabbimiz, (bizi) bağışlamanı dileriz. Dönüş(ümüz) sanadır! Allah, kimseye gücünün üstünde bir şey teklif etmez.” dediler, şeklinde Peygamber (sav) ve müminlere ait bir söz olmasının da mümkün görüldüğünden bahseder. Ayrıca bu ikinci görüşü, bunun hemen peşinden, “Ey Rabb’imiz, bizi tutup azarlama…” ifadesinin gelmiş olmasının da te’kid edeceği belirtilir. Buna göre sanki Allah, onların iman ve sâlih amele sarılmadaki hallerini anlatınca, onların Rablerini, “Allah, kimseye gücünün üstünde bir şey teklif etmez.” diye tavsif ettiklerini nakletmiştir. Bu ifadenin müminlerin sözü olduğu kabul edildiğinde ayetin öncesiyle irtibatının şöyle olacağı bildirilir: “Onlar ‘İşittik, itaat ettik!’ dediklerinde, sanki ‘Biz nasıl dinleyip, itaat etmeyiz ki, O Allah, bizi sadece gücümüz ve takatimizin yeteceği şeyle mükellef tutmuştur. O, rahmetinin gereği olarak, bizden ancak kolay şeyleri talep edince, bizim de kulluğumuzun gereği olarak, O’nu dinleyip, O’na itaat etmemiz gerekir.’ ” Fakat eğer burada söz Allah’a ait kılınırsa münasebet şu şekilde olacaktır: Onlar, “İşittik, itaat ettik!” deyip, daha sonra da ‘Rabbimiz mağfiretini (isteriz.)…’ Onların ‘Mağfiretini (isteriz).’ demeleri, bu tür günahlarının bağışlanması hususunda bir talep olunca, şüphesiz Allah bu hususu onlar için hafifleterek “Allah, kimseye gücünün üstünde bir şey teklif etmez.”buyurmuştur. Buna göre mana, ‘Siz dinleyip, itaat ettiğiniz ve kasten günah işlemediğiniz zaman, sizden gaflet ve yanılma neticesi sudur edecek günahlardan ötürü korkuya kapılmayın. Çünkü “Allah, kimseye gücünün üstünde bir şey teklif etmez.” şeklinde olur. Netice olarak bunun, ‘Ya Rabbena mağfiretini (isteriz).’ şeklindeki dualarının kabul edildiğini göstereceği üzerinde de durulmuştur. (Râzî, Mefâtihu’l-Gayb, c. 6, s. 96, 97.)
5. Nitekim bu anlamda Ehl-i Kitab’ın en önemli sorunlarından biri, insanın sorumluluk sahasını Allah ile kul arasında olması gerektiği şekliyle doğru tespit edememesidir.
6. “Vus’a” insanın gücünün yettiği, zorlanmadığı şeye denilmiştir. Aynı şekilde kelimenin güçlük bakımından mechûdun (zorlanılan şeyin) altında olan, yani insanın gücü dâhilinde bulunan şeye denildiği açıklanmıştır. (Râzî, Mefâtihu’l-Gayb, c. 6, s. 97.); Bu kelimenin geçtiği ayetle müslümanların içlerinden geçen duygularla kanaatlerinden dolayı içine düşebilecekleri bir sıkıntıdan kurtuldukları açıklanır. Zira bu ayetin öncesinde (284. ayet) böyle bir konu vardır. Artık bu ayetle birlikte mükellefin idraki, bünyesi ve gücü çerçevesinde amellerden sorumlu tutulabileceğinin nassa bağlandığı belirtilir. (Kurtubî, El-Câmi’u Li-Ahkâmi’l-Kur’an, c. 4, s. 78.)
7. Ayette takat getiremeyeceğimiz şey, yapılması çok zor olan şey olarak açıklanmıştır. Bu bir insanın ağırlığından dolayı “Falancaya bakmaya gücüm yetmez.” demesine benzetilmiştir. Ayrıca Allah “Takat getiremeyeceğimiz şeyi bize teklif etme.” dememiş, “Takat getiremeyeceğimiz şeyi bize yükleme.” buyurmuştur. Buna göre bir şeyi “tahmil” etmek, yüklemek, kişinin yüklenmeye takat getiremeyeceği şeyi onun üzerine koymak şeklinde açıklanır. O hâlde bundan kasıt “azap” tır denilmiştir ki bu durumda mana “Bize, taşımaya katlanamayacağımız azabını yükleme.” şeklinde olur. Eğer “Takat getiremeyeceğimiz şeyi bize yükleme.” sözü, “Onlara olan teklifleri zorlaştırmama.” anlamına hamledilirse, bu takdirde bu ayetin manası bundan önceki ayetin ifadesinin aynısı olur. Bu ise, sırf ‘tekrar’dır ve caiz değildir. Tahammül etmek, yüklenmek kelimesinin Kur’an dilinde, (Ahzab suresinin 72. ayetinde olduğu gibi) “teklif” manasına da tahsis edildiği ancak buna rağmen kelimenin zahirinin tercih edilmesi gerektiği üzerinde durulmuştur. Zira bir hüccet olmadan tahsis etmek caiz görülmemiştir. (Râzî, Mefâtihu’l-Gayb, c. 6, s. 110-112.)
8. Başta eğer söz Allah’a ait kılınacaksa burada o yüklemez buyurduğu hâlde sonunda kulun yükleme demesi, fazlalık ya da çelişme gibi gözüken bir anlam kargaşasına yol açar. Yok, eğer sözün tamamı kula aitse ki öyle olmalıdır, kelimelere aynı anlam verildiği takdirde yine aynı çelişme durumu devam edecektir.
9. Nitekim başka ayetlerde aynı ifade, Allah’ın sözü olarak zaten geçmektedir. (Bknz: En’am suresi, 152. ayet; Talak suresi, 7. ayet.)
10. İçinde vus’a geçen ilk cümle Rabb’in kuluna olan merhametinin genişliğini anlatır. Bu genişlik kulun asla ağırlık yüklenmesine müsaade etmez. Kul O’nun emir ve yasaklarını izlediği sürece bu böyledir, değişmez. Fakat günahlar, çoğu zaman bu insicamı bozar. Âlemi fesada boğar. İşte bu durumda da içinde ta’kat geçen cümle devreye girer ki bu kulun Rabb’inden bir ricasıdır. Sen yüklemezsin, ama olur ki ben yüklenirim anlamında bir yardım çağrısıdır. Zaten hemen arkasından “Bizi affet, bizi bağışla, bize acı!” denilmesi kulun işlediğinde de günahta ısrar etmeyeceğini gösterir.
11. Bakara suresi 81. ayet; Mutaffifin suresi, 14. ayet.
12. Ahitlerin ağırlığı konusunda Âl-i İmran suresinin 81. ayeti hatırlanmalıdır. Şöyle ki: “Allah, peygamberlerden şöyle söz almıştı: ‘Bakın, size Kitap ve hikmet verdim; imdi yanınızda bulunan (Kitap)ı doğrulayıcı bir peygamber geldiğinde, ona mutlaka inanacak ve ona mutlaka yardım edeceksiniz! Bunu kabul ettiniz mi? Ve bu hususta ağır ahdimi üzerinize aldınız mı?’ demişti. ‘Kabul ettik!’ dediler. ‘O hâlde tanık olun, ben de sizinle beraber tanık olanlardanım.’ dedi.” (S. Ateş Meali)
13. Râzî, Mefâtihu’l-Gayb, c. 6, s. 108.
14. “…Rabbimiz, bize, bizden öncekilere yüklediğin gibi ağır yük yükleme!..” ayeti hakkında bazı müfessirler Yahudilere elli vakit namaz farz kılındığından, mallarının dörtte birini zekat olarak vermeleri ve elbiselerine pislik bulaştığında o kısmı kesmelerinin emredildiğinden bahseder. Yine Yahudiler bir şeyi unutup yapmadıklarında, daha dünyada iken hemen cezalandırılmışlar, bir hata işlediklerinde daha önce kendilerine helâl olan yiyeceklerin bir kısmı onlara haram kılınmıştır. Allah, “Yahudilerin yaptıkları zulümlerden, çok kimseyi Allah yolundan çevirmelerinden dolayı kendilerine helâl kılınmış temiz ve hoş şeyleri onlara yasakladık.” (Nisa suresi, 160. ayet. S. Ateş Meali) ve “Eğer onlara: ‘Kendinizi öldürün, ya da yurtlarınızdan çıkın!’ diye yazmış olsaydık, içlerinden pek azı hariç, bunu yapmazlardı. Ama kendilerine öğütleneni yapsalardı, elbette kendileri için daha iyi ve daha sağlam olurdu.” (Nisa suresi, 66. ayet. S. Ateş Meali) buyurmuştur. Tâlut’un kavminden yolcu olanlara, nehirden su içmeleri haram kılınmış ve onlar bu dünyada hemen cezalandırılmışlardır. Ayette “Ey Kitap verilenler, biz bazı yüzleri, silip arkalarına döndürmeden, ya da Cumartesi adamlarını la’netlediğimiz gibi onları da la’netlemeden önce, yanınızdakini doğrulayıcı olarak indirdiğimiz (Kur’an)a inanın. Allah’ın buyruğu yapılır.” (Nisa suresi, 47. ayet. S. Ateş Meali) buyurmuştur. Onlar, domuzlara ve maymunlara çevrilmişlerdir. Bu sebeple müminler, ilâhî azaba dayanacak takatleri olmadığı için Allah’tan tekliflerini hafifletmesini ve bu gibi ahitlerden kendilerini korumasını istemişlerdir. Allah, bu ümmetin vasfıyla ilgili olarak, “…O (Peygamber) ki, kendilerine iyiliği emreder, kendilerini kötülükten meneder; onlara güzel şeyleri helâl, çirkin şeyleri haram kılar, üzerlerindeki ağırlıkları, sırtlarındaki zincirleri kaldırıp atar…”(A’raf suresi, 157. ayet. S. Ateş Meali) ve “Oysa sen onların içinde bulundukça Allah, onlara azab edecek değildi ve onlar istiğfar ederlerken (içlerinde istiğfar edenler var iken) de Allah, onlara azab edecek değildi.” (Enfal suresi, 33. ayet. S. Ateş Meali) buyurmuştur. (Râzî, Mefâtihu’l-Gayb, c. 6, s. 108, 109.); Yahudilerle ilgili tekliflerin ağırlığının, yine kendi elleriyle işledikleri suçlardan ve bu konudaki ısrarlarından kaynaklandığı unutulmamalıdır.
15. “De ki: ‘Allah katında yeri bundan daha kötü olanı size söyleyeyim mi? Allah kim(ler)e la’net ve gazab etmiş, kimlerden maymunlar, domuzlar ve şeytana tapanlar yapmışsa, işte onların yeri daha kötüdür ve onlar düz yoldan daha çok sapmışlardır.” (Mâide suresi, 60. ayet. S. Ateş Meali); “Yahudilere bütün tırnaklı(hayvan)ları haram ettik. Sığır ve koyunun da, yağlarını onlara haram kıldık, yalnız (hayvanların) sırtlarının yahut bağırsaklarının taşıdığı, ya da kemiğe karışan yağlarını haram etmedik. Aşırılıkları yüzünden onları böyle cezalandırdık. Biz elbette doğru söyleyenleriz.” (En’am suresi, 146. ayet. S. Ateş Meali)
16. Geçmiş ümmetlerin başına gelenlerden ders almayı amaçlayan bu yaklaşım, insanlık tarihini üst üste koyan olağanüstü bir ibret ifadesi şeklinde karşılanmalıdır.
17. Bir kulun çıkarması gereken dersler bu duada belirtilmiştir. İşin aslı, olup biten şeylerde Allah’ı tenzih etmektir. İnsanların başlarına gelen şeyler, kendi elleriyle kazandıkları sebebiyledir. Yanlış yaptığı şeyleri sorgulayan, unuttuğu ve ihmal ettiği şeyler bulunduğunu kabul eden bir insan, olup bitenlerden öğüt almalı ve yaptığı yanlışlardan vazgeçmelidir. Tarihten ders çıkararak daha öncekilerin aşırılıkları yüzünden düştükleri hendeklere düşmemeye çalışmalıdır. Allah’a karşı her isyanın ve işlediği her günahın bir bedeli olduğunun farkına varmalıdır. Ama en önemlisi, talep edilen yardımın yapılan mücadele ile anlam kazanmasıdır.

YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Diğer Yazıları

ANKET - ARAŞTIRMA