Yazar : 491 Dücane Demirtaş - AŞK
17 Temmuz 2018 Salı

AŞK

Dücane Demirtaş

09-07-2018 10:52

AŞK

Aşk’ın kelime anlamı, herhangi bir şeye yönelik aşırı tutku, iptila duygusu ve karşı konulmaz bir yakınlık hissidir. Fakat bu kavram, bizim güncel olarak tecrübe ettiğimiz gibi, sadece karşı cinslerin birbirlerine dair hislerini tanımlamak için kullanılmamıştır. Aynı zamanda bir eşya, bir mekân, bir zaman ve bir düşünceye yönelik şiddetli ve gerekçesini aşan tüm bağımlılık eğilimleri de bu tanımlamaya dahil olabilir. Sözgelimi, tarihin içerisindeki herhangi bir zaman dilimine dair saplantılı ait olma hissimiz, bizim bu dünyaya dair gerçekliğimizi oluşturan “an”ımız ile sahici bağlarımızı yok ediyor, bizi kendi koşullarımızdan soyutlayarak tekrar edilmeyecek bir tecrübenin hasretine mahkûm ediyorsa bunun da adı aşktır. Veyahut, çağdaş/iptidai, ilmi/gayriilmî olsun, bir düşünce sırf kendisine sahip olmamız için içinde barındırması gereken tutarlılık, sürdürülebilirlik ve yaşanabilirlik gibi temel unsurlardan yoksun olmasına karşın heyecanla benimsenebiliyorsa, işte bu da ancak sebebini bilmediğimiz iptila duygusuyla nitelendirilebilir.

Bu duygu karşı cinse, tanrıya, bir eşyaya veya yukarıda sayılan diğer şeylere yönelebilir, fakat her neye yönelik olursa olsun bizde yarattığı davranış bozuklukları benzerdir.

İnsanın arayış hissi onu, Tanrı'yı her şeyin özünde olduğuna inandıran içkin ve her şeyin onun birer tezahürü olduğuna inandıran aşkın diye tasnif edilecek iki tanıma yöneltti. Bu, kutsal yani insanı çevreleyen şeylerin ancak Tanrı'nın şahsında açığa çıktığı ve mana yani etrafındaki her şeyin içerisinde var olduğu bir tanrısal öz düşüncesi olarak insanın zihninde vücut bulmuştur. Fakat tanrıyı her iki türde de tanımlama çabası, saf bir dini deneyim değil arayış hissinin politik bir araç, güç ve iktidar devşirme metoduna bulaştırılması olarak karşımıza çıkmaktadır.

Tanrı'ya duyulan aşk, zahidin yani perhiz, açlık ve biyolojik ihtiyaçlarına set koyarak kendisini sıradan insanlardan ayıran toplum içinde “dini” hüviyete sahip kişinin, yukarıda bahsi geçen arayış hissi/ keşif tutkusunun ta kendisidir. Baştan aşağı sırf manipülatif, kadim bir keşiftir bu. Ve tanrının doğasına dair kurumsal bir dinin çerçevesinden yoksun isek, bu içkin ve aşkın olanı ortaya çıkarma tutkusunun nihai olarak varacağı yer, insanın kendi varlığında tanrıyı keşfetmesi olacaktır.

Bu durum, sıradan bir insanın tasavvurunda tanrıyı öyle ya da şöyle bir formun içerisinde farz etmesinden çok farklı bir deneyimdir. Hiçbir doğrulama veya yanlışlama kriteri olmayan, tamamen kişinin deneyiminin inisiyatifine terk edilmiş ve tecrübesinin insan doğasına zarar veren aç ve susuz kalma, susma, cinsel ve biyolojik ihtiyaçları törpüleme gibi koşulları barındırdığı bir iptila hissinden bahsediyoruz.

Buna göre tanrı, kendisine hasret duyulan ama bir türlü ulaşılamayan dişil formdaki maşuk ile, tanrıya duyulan tutku ise maşuka duyulan platonik arzu ile özdeşleştirilmiştir. Dikkat edilirse, nihayetinde elde edilemeyen dişi maşuk figürü vasıtasıyla aşık, keder, acı, ızdırab ve yokluk duygusuyla saplantısını kendi içine, yani maşukunu keşfedebileceği yegâne yere yönlendirir. Burada ise maşuk artık tamamıyla dış dünyadaki varlığından ve ulaşılması arzulanan karşı cins figüründen bağımsız, arayış hissinin / aşırı tutkunun bir parçası haline gelmiştir.

Aşk duygusunun insanda sebep olduğu davranış bozukluklarının temelinde koşulsuzluk yatar. Koşul; bir şeyin olması veya olmaması için gerekli olan, icap eden şeydir. Sözgelimi iki karşı cinsi bir araya getirebilecek cinsellik, korunma, neslin devamı, düşünce ve din ortaklığı, zenginlik vb. sayılabilecek herkesin kendi bağlamına göre azalıp artabilen koşullar vardır. Bu koşulların ortaklığı, çiftlerin bir araya gelmesini temin eder; nitelik olarak fazlalığı birliktelik hissini güçlendirir, azalmaya ve yok olmaya başlaması ise beraberlik duygusunu zedeler. Hangi ortaklık duygusu temel alınırsa alınsın buna basitçe sevgi deriz.

Sevgi, herhangi bir kimseye veya herhangi bir şeye yönelik hissettiğimiz yakınlık duygusu ve ilgimizin bir koşula bağlı olduğu erdemin adıdır. Bu yakınlık hissimiz sırf biyolojik ihtiyaçlarımızın teminiyle ilişkili dahi olsa, örneğin sözgelimi karşı cinse duyulan ilginin temelini sırf cinsellik arzusu dahi oluştursa, gerekçe ve şartları insan doğasıyla uyumlu, makul ve sağlıklı bir zemine dayanmaktadır diyebiliriz. Başka bir ifadeyle “seviyorum çünkü ...” diyebileceğimiz, her insana göre değişebilecek farklı şartlara sahip olabiliriz.

Bu koşul ortaklığı bizi sevgi duyduğumuz kişi veya herhangi bir şeye yönelik fedakârlık, sadakat ve bağlılık gibi erdemlere yönlendirir. Sevgi, bir tutku ve bağımlılıktan ziyade bizim ilgi duyacağımız kişi veya şeye yönelik farkında bir tercihimizin sonucudur, zihnimizde var olan koşullara göre artıp azalabilir. Fakat hiçbir zaman gözümüzü kör edercesine bizi herhangi bir şeyin müptelası kılmaz. Bu yüzden bir kişinin, kendisine belirli koşullarla bağlandığı her ne varsa bunlara yönelik gerçekleştirdiği her fedakârlık takdir edilesi, tutarlı bir davranış olarak görülür.

Fakat aynı davranışlar, aşk duygusunun sonucuysa salt bir çılgınlık, gözü dönmüşlük ve kendinden geçmişlik diye tanımlanan bir halin hastalıklı tezahürü olarak adlandırılır. Aşk duygusu, doğasında kendisine aşırı ilgi yöneltilen şeye karşı hiçbir koşul barındırmadığı için önü kestirilemeyen travmatik bir vakadır. Belki de bu yüzden “aşkın gözü kördür” denir.

Bu tutku ister bir kişiye, bir düşünceye, bir zaman aralığına veya isterse tanrıya yönelik olsun olumlu/olumsuz sebebini kestiremediğimiz bir tür davranış bozukluğunu doğurur. Kişi, maşuk dışındaki dış dünyasındaki her şeyi bir karartmaya maruz bırakarak hayata dair gerçeklik algısından kendisini soyutlar, duygu ve düşüncelerinin merkezine hiç karşılık bulmayacak bir saplantı hissini yerleştirir. Zira, maşuka duyduğu aşırı tutkunun, kendisine ulaşıldığında veya elde edildiğinde ilgi bağını devam ettirecek bir koşul ortalıkta yoktur. Bu yüzden, maşuka ulaşma yerine aynı anda müptela seviyesinde ilgi duyma ve bu tutkuyu devam ettirme isteği ancak bir saplantı ve davranış bozukluğuyla ilişkilendirilebilir.

Sevgi, bir kişinin herhangi birine veya herhangi bir şeye yönelik ilgi, yakınlık hissine sahip olabilmesi için koşullarımızın kendisine dayandığı bir tür karşılıklı güven duygusuna muhtaçtır. Bu, karşılıklı davranışların öngörülebilir bir sınıflandırmaya tabi tutulmasına; eğilimlerin sınırlandırılıp karakterlerin çift taraflı bir koşullandırmaya maruz kalmasına sebebiyet verir. Buna da güven deriz.

Sözgelimi Allah'a âşık olmakla sevgi duymak arasında bu iki duygunun doğasının ayırt edici kıldığı ciddi bir karşılıklı kişilik farklılığı vardır. Allah'ı sevmek demek her şeyden önce O'na karşı duyulan yakınlık hissinin herhangi bir koşula bağlı olmasıyla ilişkilidir. Bu koşul, dünya veya ahiret hayatında elde edilmek istenen bir şey de olabilir bizzat O'nun rıza ve hoşnutluğunu kazanmakta. Böyle bir sevginin temelinde Allah'a, hal, hareket ve tutumlarımızı tam da O'nun istediği üzere ahlak ve erdem üzere kısıtlayarak ispat edeceğimiz bir güven duygusu veririz. Ne yapacağımız, neylerden sakınacağımız, kaba taslak olarak hayatımızın ne üzere nihayete ereceği bellidir. Hatta öyle ki, bu sevginin var olması için gerekli bir şartı ihlal ettiğimizde, bir günah veya hata işlediğimizde dahi, geri dönmek ve bağı yeniden kurmak için her zaman açık olan bir tevbe kapısı mevcuttur. Fakat bu sevgi tek taraflı değildir. Allah da kendisine hangi koşulla olursa olsun yakınlık hisseden kuluna ilgi gösterir, onu yükümlü tuttuğu tüm koşullardan kendisini de yükümlü tutar. Yani, Allah da kulu kendisine sadık kaldığı müddetçe ona yakınlık ve destek sözüne sadakat ve bağlılık gösterir; onu korur, gözetler, destekler ve yardımsız bırakmaz.

Bu minvalde Allah, kendisine duyulan sevgiye sarsılmaz sadakat ve güvenle karşılık veren yegâne yar ve dosttur. Kuran, kullarını yükümlü tuttuğu her ahlaki davranıştan hiçbir zorunluluğu olmamasına karşın kendisini de yükümlü tutan güvenilir bir Allah tasavvurunu bize sunmaktadır.

Lakin, Allah'a âşık olmak her ne kadar bağımlılık ve tutkunun O'na yöneltilmesi sebebiyle şimdi kulağımıza hoş gelse de bizi her iki tarafa yönelik ne idüğü belirsiz beklentiler sarmalında bocalamaya mahkûm etmektedir. Çünkü aşk duygusu her iki tarafı da muhataplarına yönelik saplantılı bir duyguyla baş başa bıraktığı için karşılıklı olarak ne istendiği veya ne istenmediği belli değildir. Ortada aşık ile maşukun birbirlerine karşı davranışlarını kısıtlayacak herhangi bir ahlaki kriter, ilgi ve yakınlıklarını artıp azaltacak tutum, hal ve hareketler yoktur. Çünkü Allah'ın kişiye, kişinin de Allah'a koşulsuzca, “ne olursa olsun, nasıl olursa olsun, kim olursa olsun” minvalinde bağımlılık duyduğuna ve saplantının iki tarafa da yaptırmayacak hiçbir şey olmadığına inanılır.

Allah'a duyulan aşkın ispatı ve derecesi, sevginin koşullandırdığı gibi ahlak ve erdem ile değil, dünyadan el etek çekmek, arzu ve istekleri kısıtlamak yoluyla elde edilebilen kurgusal manevi ve ruhani mertebelerle ilişkilendirilir. Böylesi bir durumda maşuk konumuna yerleştirilen Allah hakkındaki tasavvurumuzu belirli bir çerçeveye oturtabileceğimiz hiçbir temel yoktur. Sırf bu durumun sebep olduğunu tasavvuf geleneğinden bize miras kalan içerisinde hem Allah'ın zatının hem de davranışlarının çoğu zaman fütursuzca ve iğrenççe tasvir edildiği devasa bir külliyat vardır.

YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Diğer Yazıları

Günün Makaleleri

ANKET - ARAŞTIRMA