Yazar : 342 Cahit Ezerbolatoğlu - Akılları Çeyiz Sandığında Naftalinleyen Terbiye
18 Agustos 2018 Cumartesi

Akılları Çeyiz Sandığında Naftalinleyen Terbiye

Cahit Ezerbolatoğlu

07-06-2018 12:58

Akılları Çeyiz Sandığında Naftalinleyen Terbiye

İnsan, akıl almaya ihtiyaç duyar ve zaman zaman aklına güvendiği kişilere başvurur. Talep edenin duyargaları sonuna kadar açık olur ve bu hâl, yararlanmak için en elverişli zemini oluşturur. Bazen ihtiyaç duyulmasına rağmen herhangi bir sebeple talepte bulunmak mümkün olmaz. Aklı eren, böyle bir ihtiyacı fark ettiğinde talep beklemez, aksine o hâli fırsat bilir. Eğer kabul gören bir yaklaşım sergilenirse akıl vermek için bir hayli elverişli bir ortam elde edilir. İhtiyaç hissetmeyene verilen aklın yarar sağlayabilmesi tamamen akıl verenin maharetiyle ilişkilidir. Ehliyetsiz kişinin sözü, boşa gitmekle kalmaz, sahibi hakkında olumsuz kanaate yol açar. Aslında hangi sözün ne zaman ve nasıl söylendiğinde tesir edeceğini bilen, buna göre hareket eden kişi, akıl vermeye ehil; bilmeyen, bilse bile dikkate almayan ise akıl almaya muhtaç demektir.

Akıl vermek kadar almak da iyidir fakat kendini akıl vermeye adamak da birilerini akıl almaya alıştırmak da doğru değildir. Akıl almaya alıştırılan, muhtaç olmadığı zamanlarda da akıl verilmesini bekler zira birikimini kullanma becerisi gösteremez belki de cesaret edemez. Bu yüzden o, aklına gelenleri daima birilerine onaylatma ihtiyacı duyar. İnisiyatif kullanmaya alışmadığı için ne yapacağını bilemez veya bildiğinde ise yapıp yapmama arasında sıkışıp kalır. Karar almaktansa alıştırıldığı gibi birinin onayını alıncaya kadar bekler. Onaylatma imkânı bulamadığında kolay kolay harekete geçmez. Bu yüzden çocuklara, özellikle kararsızlığa yatkın olanlara gerek duyulmadığında bile danışmak; zaman zaman karar vermesini sağlamak iyi bir yoldur. Bir fiili alışkanlık hâline getirmek, ilgili alıştırmayı tekrar tekrar yapmakla mümkündür. Akıl vermek kolay, alıştırma yaptırmak zordur ve insan her zaman kolaydan yanadır. Oysa kalıcı olan da değerli olan da insanı yetiştiren de deneyimle elde edilen alışkanlıklardır.

Anne babalar başta olmak üzere büyüklerin çoğu akıl vermeyi çok sever. Buldukları her fırsatta bu yola başvururlar. Tecrübelinin denenmiş bilgiyi acemiye aktarması, yol yordam öğretmesi makulden öte gereklidir. Akıl almak da vermek de gerekli ve özünde iyi bir amel olmasına rağmen -tadında bırakılmaması, bırakılsa bile muhatabın hassasiyetlerinin dikkate alınmaması gibi nedenlerle-istenmeyen sonuçlara yol açabilir. Umulan sonucun elde edilebilmesi, her işte olduğu gibi birtakım hususların gözetilmesini gerektirir. Aksi hâlde kuşaktan kuşağa tecrübe aktarma yoluna yazık edilir zira değeri düşürülür, önü tıkanır. Kaldı ki hiç kimse önüne gelenin kendisine akıl vermesinden hoşlanmaz. Bütün bunlar, fikir alışverişinin önemiyle doğru orantılı olarak insani hassasiyetlerin dikkate alınması gerektiğini gösterir.

Akıl vermeyi sevenler, bunu en çok kendi çocuklarına yaparlar çünkü onların iyiliğini isterler. Onların akıllarına güvenseler bile zarara uğramasın, aldatılmasın; görgüsüz, usulsüz bilinip itibar kaybetmesin; amacından geri kalmasın gibi kaygılar onları birer öğütmatik gibi hareket etmeye iter. Bunların anlaşılabilir kaygılar olduğu ve ana babalara da yakıştığı söylenebilir fakat maksadın hâsıl olması muhataba bağlı olduğundan verilen akıl, onaylanmazsa hiçbir işe yaramaz. Özgür iradenin onayı, onun muhatabın aklına yattığını gösterir. Âdemoğlu için, onayladığı, kendisine mal ettiği bir fikrin arkasında durmak kolaydır. Zor olan aklına yatmamasına rağmen kabul etmek veya etmiş gibi gözükmek zorunda kalmaktır. Hiç kimse kendisiyle çelişmek istemez fakat bir nedenle çelişirse karşılaştığı sonuçlar karşısında savunmasız kalır zira kendisine bile açıklayamadığı bir şeyi başkasına izah edemez. Bu nedenle insanı onaylamadığı bir fikre göre davranmaya zorlamak doğru değildir. “Koyma akıl, akıl olmaz.” vecizesi, bu bilginin kadim bir tespit olduğunu gösterir. 

Akıl alışverişinde karşılaşılan bir başka sorun, birinci şahıs açısından anlatabilme, ikinci şahıs açısından anlayabilme düzleminde yaşanır. Aralarındaki bilgi, görgü, tecrübe, anlayış, bakış açısı farkı mesajı doğru iletmeyi olduğu kadar onu doğru anlamayı da zorlaştırır. Anlatma anlama hususunda sorun yaşanmasa bile muhatap, talimatı tarifeye uygun yerine getirme konusunda problem yaşayabilir. Bir fiili yapabilmek için onu anlamak gerek şart olmakla birlikte yeter şart değildir. Herhangi bir işte yeterlilik; tekrar, talim ve alıştırma gibi yollarla elde edilir. Bu yüzden anlamayan veya anladığından emin olmayan kişi, kendisinden bekleneni yapamayacağı gibi anlayan da istenildiği gibi yapamayabilir. Her durumda muhatap; tavır, tutum, davranış gibi kendinden her ne bekleniyorsa onu ifa etmek için yeter şartları taşımıyor demektir. Bu ve benzeri noktalar göz önünde bulundurulmadığında akıl verme işlemi, arzulanmadığı hâlde eziyete dönüşebilir. Bu durumda bir kişiyi onaylamadığı, onaylasa bile yapamayacağı bir şeyi yapmaya zorlamak iyilik olarak görülemez.

Akıl vermeye doymayan âdemoğlu, muhatabın da kendisi gibi akıllı olduğundan gafildir. Değilse akil bir kişinin aklını kiraya vermeyeceğini değerlendirebilir. İnsan kendisinden bilir ki akıllı bir varlık kendisine bahşedilen bu nimeti görmezden gelemez. Buna rağmen “Akıl akıldan üstündür.” der ve kendisini başka akıllara kapatmaz. Benim akla ihtiyacım yok, yargısının kof bir iddia olduğunu bilir. Sadece kibirden burnunun ucunu göremeyen zırcahil, ortak akla burun kıvırır. Akıl vermeyi meslek edinmek ifrat ise akıl almaya kulakları tıkamak da tefrittir. Her iki aşırı tutumu takınan da ortak akıldan yararlanamaz. İtidal üzere olmak da yönü ne olursa olsun her türlü aşırılıktan uzak durmayı gerektirir.

Başkalarının aklına ihtiyacı olduğunu her insan kendi yaşantısından bilir. Buna rağmen tecrübe aktarma aracı olarak sadece nasihat etmeyi seçmek -ben görevimi yaptım rahatlığı verse de- doğru bir yol değildir. Gerekli gereksiz, sık sık başvurulan öğüt verme eylemi, yeni nesle faydalı olmanın tek yolu değildir. Bu nedenle akıl vermek için ya ihtiyaç anı sabırla beklenmeli veya kalbe dokunmanın bir yolu bulunmalıdır. İstişareye ihtiyacı olduğunu fark ettirmek ve böylece yardım almaya hazır hâle getirmek iyi bir yol olabilir. Acil durumlarda hemen harekete geçmek gerekse de zaman, zemin ve muhatabın ruh hâli ve onun özne olduğu göz önünde bulundurulmazsa istenen sonuca ulaşılamaz. Özleri itibarıyla çok farklı olan tavsiye ile talimatın birbirine karıştırıldığı da görülür. Elbette talimat almak da vermek de hayatın bir gerçeğidir ve her ikisinden beklenen sonuç aynı olsa da aralarında esaslı farklar vardır. Her şeyden önce birinden sadece itaat etmesi diğerinden öğüt alması beklenir. İnsan, öğüdü dinler, ölçer biçer ve bir tercihte bulunur zira özne, her söyleneni değil aklına yatanı dilerse yapan varlıktır. 

Bir öğüdü talimata dönüştüren kişi, onu sevimsizleştirmekle kalmaz muhatabına nesne muamelesi yapar. Bu yüzden direktiflerin dışına çıkmasına, tarifeye aykırı davranmasına müsamaha gösteremez. Talimatçıya direnmeyi göze alamayan kişi, talimatı yerine getirmeye çalışır fakat bu ruh hâliyle ne söyleneni doğru dürüst anlar ne anladığını istenen şekilde yapar ne de fiilinin nereye varacağını hesaplar. Durum bu olsa da söz konusu fiilin faili olarak fatura kendisine kesilir. Kendini âlemin akıllısı sanıp akıl dağıtmaya kalkan âdemin, kaç yaşında olursa olsun hiç kimseyi bu duruma düşürmeye hakkı yoktur. Kaldı ki sokma akıl, sekiz adım gider. Eğer durum bu ise utandırmadan, korkutmadan, yıldırmadan, bıktırmadan, incitmeden kısacası kişiliği örselemeden güzel alışkanlıklar kazanılmasına vesile olmak gibi insanın haysiyetine yakışan yollar tercih edilmelidir.

Âdemoğlu dünyaya bilgi, görgü ve deneyim ile değil onları elde edebilecek donanım ile gelir. Her insan, benzer bir sürecin içinden geçerek ilim, edep ve tecrübe sahibi olur. Bu yüzden ömür denen yolculuğa çıkan yolcunun, kendisine yolu kolaylaştıracak bilgi, davranış ve becerilere ihtiyacı vardır. Söz konusu ihtiyaçları karşılama iddiasında olanların doğuştan getirilen haslet ve zaafları göz önünde bulundurması gerekir. Onun başkasına muhtaç olmayacak ve tek başına kaldığında bile hayatını sürdürebilecek olgunluğa erişmesinin doğal zemini işte bu fıtri donanımdır. Ayrıca her insan, onuruna düşkündür ve bu yüzden onunla kurulan ilişkinin her adım ve aşamasının insana yaraşır nitelikte olması şarttır. Herkes kendinden bilir ki gönül, onurunu gözetene açılırken gözetmeyene kapanır. Kimse, sürekli toy olduğunun hissettirilmesinden, kendisine acemi oğlan muamelesi yapılmasından hoşlanmaz. Aksine kemal yolunda olduğunu, eksikleri olsa da mesafe kat ettiğini duyumsamaktan keyif alır. Bu durumda aklını kullanmayı öğretmek de bir yoldur, hazıra alıştırmak da. Önemli olan, bu yollardan hangisinin insanı muhtar kıldığı, hangisinin başkalarına muhtaç bıraktığıdır. Akılcı, adil ve insani yol, akla çeyiz sandığında saklanacak dantel muamelesi yapmak olmasa gerektir.

YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Diğer Yazıları

ANKET - ARAŞTIRMA