Yazar : 342 Cahit Ezerbolatoğlu - Oruç: Sınırlarla Yüzleştiren İbadet
23 Haziran 2018 Cumartesi

Oruç: Sınırlarla Yüzleştiren İbadet

Cahit Ezerbolatoğlu

24-05-2018 09:06

Oruç: Sınırlarla Yüzleştiren İbadet

Yukarıdaki karikatürde sanatçının bir âdem ve bir kare üzerinden insanın sınırlarla girift ilişkisini yorumladığı söylenebilir. Dört taraftan kuşatılan kahramanın başlangıçtaki endişeli hâli yerini arayışa bırakır ve o, kendisini çepeçevre saran hücrenin cephelerden birine çekingen bir edayla yaklaşıp onu yoklamaya başlar. Dokunmanın verdiği hisle tedirginliği azalan ve böylece çözüme odaklanan kahraman, güç kullanarak engeli aşmayı dener. Var gücünü kullanmasına rağmen bu yol işe yaramaz. Sonuç alamamak belki de çaresizlik, asabını bozar ve duvarı hiddetle, hışımla tekmeler. Bir taraftan can acısı diğer taraftan iliklerine kadar hissettiği acizlik, onu çileden çıkarır. Derken kendini kaybeder, tepinir, sağı solu yumruklar. Aşırı öfke, çılgınca tepinme gücünü bitirir, takatini keser ve diz üstü çöker. Sınırlı bir varlığın öz sınırlarının farkına varması için artık her şey hazırdır. Öfkeyle kalkıp zararla oturan yiğidin aklına kavga ettiği sınırın sahici olup olmadığı ihtimali düşer ve böylece etrafındaki hududun hakikatini idrak etmenin eşiğine gelir. Temkini elden bırakmadan merakla ve yavaşça sınıra yaklaşır ve uyandığı gerçekliğin sıhhatini test eder. Sur sandığı heyulanın kuruntudan ibaret olduğunu şaşkınlıkla anlaması uzun sürmez ve kendini esir eden kareye büyük bir hınçla tekmeyi basar. Vuruş tarzı ve edası, tekmenin kendisini bu duruma düşüren akılsız başa vurulduğunu hissettiriyor.

Bilge çizer Hasan Aycın, çizgi diliyle insan ve sınırlar arasındaki gizemli ve sisli ilişkiyi ifşa ediyor. Onun mahir eli, kelimenin tam anlamıyla görünmeyeni görünür kılıyor. Usta, bir kuruntunun insana oynadığı oyunu ve onun hakikatine eremeyeni nasıl esir ettiğini, sanatçı duyarlılığıyla idraklere sunuyor. Daha da önemlisi kuruntulara ve onlardan kurtulmanın imkânına dikkat çekiyor.

Sınır da sınırlılık da insanın sık sık burun buruna geldiği iki gerçeklik. İnsan sınırlıdır zira varlığı kendinden değildir. Her varlık, var edene bağlıdır ve sınırlılık bunun doğal bir sonucudur. Bu hakkı teslim etmek, sınırları kabullenmekten öte, sınırsızlığın muhal olduğunu kavramak demektir. Hakşinas olmak maruz kalınan bir sınırın çizerini tanıma ve doğasını keşfetmeye yol veren bir bilinç hâlidir. Sınırların çizerleri ve doğaları hakkındaki veriler, onlara karşı izlenecek siyaseti tayin etmek için gerekli temel bilgilerdir. Siyasetin isabeti, bilgilerin sıhhatine bağlıdır ve sınırlar dünyasında sahih bilgiye çok ihtiyaç vardır.

Bir varlığı, kendi öz beninden kaynaklanan sınırları, içeriden; varlık bulduğu küçük evreninin sınırları ise dışarıdan kuşatır. Bu iki uçta yer alan kalıcı sınırlar arasında, her iki gerçeklikle ilişkili ilişkisiz, görünür görünmez, bilinir bilinmez, gerçek sahte, yararlı zararlı, gerekli gereksiz, hak batıl pek çok sınır, insanı yün çilesi misali sarar. Bunlar çizere göre dâhilî ve haricî; içeriğe göre ontolojik, etik, estetik, politik; âlemdeki yerine göre maddi, hükmi, hayalî olabilir. Bunlar mutlak veya mukayyet, icbari ya da ihtiyari olabilir fakat birinciler az, ikinciler çoktur. Çizeri kim olursa olsun benimsenen her sınır, ihtiyar edeni bağlar ve onun için had olur. Seçtiği haddin çizdiği hududa razı olup onun içinde kalan kişi haddini bilir. Seçimiyle daha doğrusu kendisiyle çelişme pahasına onu zorlayan, gözü kestiğinde aşmaktan çekinmeyen ise hadsiz olur. Haddini aşan kişi, bir yolla haddini bildiğinde haddin gerisine çekilebilir veya buna rağmen hadsizlikte karar kılabilir. İnsan, bu hadler âlemini değiştirmediğine göre asıl önemli olan ona karşı takınılacak tutum, sergilenecek duruştur. Dolayısıyla hudutlarla kurulan ilişki ağının içeriği, onun neresinde, nasıl ve ne niyetle durulduğuyla bire bir ilgilidir.

Tekrar pahasına belirtelim ki yapayı doğalı, meşru olanı olmayanı, zayıfı güçlüsü, güzeli çirkiniyle her sınır, sadece kendisinden razı olanı sınırlar. Onun beşerî veya ilahî olması bu durumu değiştirmez fakat insanın kendi doğasının kahredici sınırlılığı bu yargının dışındadır. O, Çin Seddi gibi net, bağlayıcı lakin onun aksine geçit vermez bir sınırdır ve dolayısıyla her insan, fıtratının sınır ufkunun müsaade ettiği kadar özgürdür. Bu ontolojik imkânın tamamının kullanılabilmesi bizzat ilgili tarafından -değer verme, ihtiyaç görme, kendini mecbur hissetme gibi nedenlerle- sınırlanmadığında mümkündür. Diğer bir deyişle özgürlüğün önündeki aşılamaz tek engel, yaratılmış olmaktan gelen sınırlılık; görmezden gelinemez asıl sınırlayıcı etken ise insanlıktır. Endişe, çıkar, beklenti, cehalet gibi makul karşılanmayan saiklerle de insan sınır koyar; söz verme, anlaşma yapma gibi taahhütlerle de; aile, toplum, din, devlet gibi haricî aktörler de. Seçip seçmemekte serbest olmasına rağmen sınır karşısında insanın çok fazla seçeneği yoktur. Ayrıca istemediği halde zorunluluk veya direnememe gibi nedenlerden dolayı boyun eğebilir.

İnsan, sınırlı ve sorumlu özgürlüğünün farkında olur ve etrafını çevreleyen tel örgüleri sorgulamaya niyet ederse makul olanı olmayandan, sahiciyi sahteden ayırma imkânını elde eder. Ontolojik olan hariç, hiçbir sınır insanın kendisine koyduğundan daha bağlayıcı olamaz. Diğer bir deyişle iradi sınırlar, sahibini haricî sınırlarla kıyaslanamayacak kadar bağlar. Bu açıdan bakıldığında beşeri insan kılan hususlardan biri, onun kendisine sınır çizebilme dirayetidir. O, kendi özüne yapamam, dayanamam, anlayamam, anlatamam, isteyemem, konuşamam; doğru bulmuyorum, prensibim değil gibi sayısız sınır koyar. İnsan sadece kendisine değil vaziyet ettiklerine de sınır çizer. Ayrıca sınırların dirayet dışında fıtrat, tabiat, akıl, çevre, toplum, değer, devlet ve anlaşma gibi farklı kaynakları vardır. Bu durum kaçınılamaz bir gerçeklik olduğuna göre önemli olan, sınırların kaynağı değil seçene neye mal olduğudur ve asıl üzerinde durulması gereken budur. Bu da karşı karşıya kalınan sınırları sorgulamayı gerektirir.

Bazı zaman dilimleri, sanki sınırlarla yüzleşme imkânı vermek için var edilmiştir. Kurulu düzenin bir ay boyunca askıya alındığı ve geçici bir düzenin kurulduğu ramazan ayı bunların en elverişli olanlarından biridir. Söz konusu elverişlilik, bu aya has iklimin ve oruçluya mahsus duyarlılığın eseridir. Bu sürede, yıllık rutinin dışına çıkılır ve güneş doğmadan başlayan, battıktan sonra biten bir düzen kurulur. Uyku ve yemek saatleri başta olmak üzere bir dizi değişikliğe gidilir. Kerim kitap Kur’an’a ve ‘göz nuru’ namaza ayrılan süre artırılır. Nicelikteki artış, nitelikte de görülür zira ikisinin ardındaki dinamik de aynıdır. Ayrıca bu süre zarfında söylenen söze, takınılan tavra, verilen tepkiye, atılan adıma, kullanılan nesneye, yenen yemeğe, yapılan alışverişe daha bir dikkat edilir. Davetler, ikramlar, yardımlar artar; sözler tatlılaşır, kalpler yumuşar; gönüller alınır, gönüllere girilir. Sözün özü, her iki ibadet de yerine getiren kişinin insanlık katsayısını artırır.

İftar saati yaklaştıkça güçten düşen oruçlu, sınırlılığın yalın gerçekliğini gittikçe artan oranda hisseder. Öz sınırları hakkında ulaştığı daha gerçekçi kanaat sonucunda eylemlerini ve düşüncelerini gözden geçirme ihtiyacı duyar. Kendinde vehmettiği güç ve ondan aldığı cesaretle aştığı sınırlar ve kurduğu hayaller üzerinde düşünür. Tazelediği öz benlik tasavvuru ışığında geçmişini gözden geçirir, geleceğe dair kararlar alır. Bütün bunlar, ramazan ayıyla farklı bir düzene geçmenin bereketidir. Dolayısıyla on bir ayın, daha doğrusu kendisini sarmalayan sınırların dışına çıkamayan, ne geçmişi değerlendirebilir ne alışkanlıklarını gözden geçirebilir. Vazgeçilemez sandığı pek çok şeyin vazgeçilebilir olduğunu hiç fark edemez. Farkına varan ise başta kendi koydukları olmak üzere sınırların hakikatini inceleme, gerekirse onları deneme fırsatı yakalar. Gaflet anlarının aksine oruçlu bilinciyle hareket ettiği anlarda gözettiği ‘hududullah’ı, ömür boyu gözetmesi gerektiğini idrak eder. Rabb’in teklifini kabul ederek kendini mükellef kılmanın anlamını kavrama imkânı bulur. Allah’ın hududu ile kendini mukayyet kılmanın aslında batıl ve sahte sınırlardan kendini azat etmek olduğunu derinden anlar. Kısaca gönüllü gönülsüz boyun eğilen bir sınırla yüzleşmek, onun Yaradan’ın rızasına uygun olup olmadığını sorgulamak, demektir.

İbadetler, teklif olmalarının yanında, yerine getirenlere Yaradan’ın razı olduğu davranışları da talim ettiren amellerdir. Bu, asıl hedef olmamakla birlikte titizlikle yerine getirilen bir amelin hesapta olmayan bereketidir. Bereket ise failin, o fiili gönüllü, içten, özenli ve düzenli olarak eda etmesinden kaynaklanır. Aksatmadan kararlılıkla yerine getirilen her amel, alışkanlık hâline gelmekle kalmaz kendisinden neşet eden niteliklerin kuşanılmasına vesile olur. Bir ay boyunca kendini hapsettiği kutucukların dışına çıkan, onların baskısından kurtulan, dolayısıyla özgürlüğün keyfini süren âdemoğlu, oruç ibadetinin getirilerini de tahsil eder. Kurmaca sınırların farkında olmanın sağladığı hareket kabiliyetiyle nefsini tezkiye etme yoluna girer. Kemal yolunda ilerledikçe arınır, arındıkça sınırları fark eder, mahiyetlerini keşfeder; mutlak, fıtri ve maruf olanı seçer; geçici, görece, yapay ve münker olanı terk eder.

YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Diğer Yazıları

ANKET - ARAŞTIRMA