Yazar : 491 Dücane Demirtaş - Türkiye'de Merdivenaltı Sistemdışı İslamcılığın Eleştirisi
26 Mayis 2018 Cumartesi

Türkiye'de Merdivenaltı Sistemdışı İslamcılığın Eleştirisi

Dücane Demirtaş

07-05-2018 08:37

Türkiye'de Merdivenaltı Sistemdışı İslamcılığın Eleştirisi

Bir toplumsal hareketin eğilimleri kendi coğrafyası ve zamanı dışında incelendiğinde bize biri olumlu diğeri olumsuz iki olanağı sunar. Olumlu olanak, bu toplumsal hareketin kendi kültürel coğrafyasında yarattığı dönemsel atmosferin körlüğünden yani iki rakamlı bir tarihin arasında insanların düşündükleri, inandıkları ve savundukları şeylerin bu zaman aralığının hakikati olduğu düşüncesinden uzak olmamızdır. Bir dönemin toplumsal hareketlerini incelemek o dönemin fikir akımlarının kendi aksiyonel meşruiyetlerini sağlamak için yarattıkları tarih, toplum ve din algısıyla bizi yüzleştirecektir. Ve eğer biz sırf bu kültürel coğrafyanın içerisinde onları değerlendireceksek, bizi bakmaya mahkum ettikleri bu tarih, toplum ve din algılarından kurtulamayacağız, sağlıklı bir şekilde onları tahlil edemeyeceğiz demektir. Zira, bu toplumsal hareketleri sırf onları doğal olarak var olmaya ittiği düşünülen kendi yarattıkları bakış açılarıyla yorumlamak, her biri kendi ontolojik temellendirmesini temin eden arkaplana sahip bunca toplumsal hareketin neden varolduğuna dair bize hiç bir fikir vermez. Çünkü her toplumsal hareketin arkasındaki itici düşünce, kendisini aksiyona dönüştürebilmek için doğal olarak gelişmiş varlığını meşru kılacak bir başlangıç ve son fikrine, toplumu yeniden dizayn edecek kendisine göre mutlak bir din veya hayat yorumuna muhtaçtır. İşte bize göre, bir hareketi kendi zamanı ve mekanı dışında değerlendirmenin bize sunduğu olumlu olanak, bu hareketin doğasını yorumlamak için böylesi mutlak bir düşünceye muhtaç olmamamızdır.

Olumsuz olanak ise yalnız kendi tarihselliğinde açığa çıkacak bir kültürel coğrafyanın ve sırf o döneme ait bir kez daha tecrübe edilmeyecek tarih aralığının anahtar kavramları hakkındadır. Sıradan bir yabancı yazarın üzerinde çalıştığı bir coğrafya hakkında yazdığı makale ve analizlerden de anlaşılacağı üzere bir olguyu kendi tarih ve zamanı dışında incelemek bizi hiçbir zaman tam manasıyla altında yatan manaları bilemeyeceğimiz bir kavramlar, anlamlar, söylemler, düşünceler deryasına itecektir.

Çünkü aslında her düşünce bizim şimdi içerisinde olma imkanına sahip olmadığımız kendi eşsiz bağlamının bir ürünüdür. Ve bu bağlam, kendisi dışında ortak kullanılan bir kelimeye dahi hiç de benzer anlamlar yükleyememizin asıl müsebbibidir.

O halde, şimdi geçmişteki bir toplumsal hareketi değerlendirmek için kullanacağımız bir anahtar kelime ve kavram dahi sırf o dönemde sahip olduğu anlamsal gerçeklikten çok uzak şekilde bizim kendi dönemimizin yarattığı dil bağlamının mahkumu olur.

Bu da içerisinde bulunduğumuz bağlamın yarattığı kelimelerle hiç de aynı koşulları paylaşmamış toplumsal hareketleri değerlendirmenin sebep olacağı anakronizm problemini karşımıza çıkarıyor. Kısacası her ne kadar mutlak yorum imkansız görünse de yalnız kendi bağlamının yarattığı gerçeklik üzerinden yorumlandığında bir toplumsal hareketin şeması hiç olmazsa açığa çıkabilir, kendi kültürel coğrafyasında kendisini ifşa edebilir.

            İslamcılık düşüncesi salt bir reaksiyon duygusunun, karşılık verme hissinin ve 19.yüzyılın sonlarından itibaren İslam coğrafyasında ya yıkılmaya yüz tutan devletlerin ya da işgal edilmiş bölgelerin bir tepki hareketi olarak karşımıza çıkmaktadır.

Her biri kendi bağlamında dönemsel ve mekansal bir dizi farklılığı içerisinde barındıran birden fazla İslamcılık fikrine sahibiz.

19.yüzyılın son çeyreği ve 20.yüzyılın ilk yarısında Mısır, Libya, Sudan, Hindistan, İran, Orta asya ve Osmanlı İslamcılığı tecrübeleri, bizi tek, değişmez ve evrensel bir İslamcılık fikrinin önündeki en büyük engelin her bir coğrafyanın kendi ihtiyaçları etrafında bazen birbirine zıt dahi denebilecek şekilde bu düşüncenin içeriğini doldurma zorunluluğu olduğu fikrine inandırabilir. Örneğin sırf bir devletin beka ve hakimiyet düşüncesi etrafında Osmanlı’nın son döneminde Abdülhamid ile İttihat ve Terakki’nin İslamcılığı arasında dahi mahiyet farkı görebiliyorsak aynı şekilde bu bizi işgal edilmiş toprakların bir diğeriyle hiç de benzer olmayan, özellikle Mısır ve Hindistan gibi İslam beldelerinin, kendi bağlamlarında açığa çıkacak değişik İslamcılık fikirleriyle yüzleştirecektir.

Doğrudan işgal kuvvetleri tarafından yönetilen bölgelerde açığa çıkan İslamcılık hareketleri, içerisinde direnme, baş kaldırma ve yeni bir nizam yaratmaya dair bir dizi metafor geliştirmiş, “islami” diye tanımlanacak yeni dünya görüşlerini kendi varlıklarını sistem dışı olarak gören modern fikir akımlarına karşı üçüncü bir yol olarak kurgulamışlardır.

Buna göre bu “islami düşünce”, siyasi olarak mağlup olmuş müslümanların hem modern dönemin ideolojilerine karşı fikri bağımsızlıklarını yaratacak henüz temellendirilmemiş “üçüncü yol”larının projeksyonunu hem de aynı anda yenilgilerinin sebeplerini ve muhtemel zaferlerinin koşullarını içeren bir ontolojik temel olacaktır.

Bu düşünce tam da bu sırada benzer bir tepkime hareketi olarak ortaya çıkacak “dinin özüne/Kuran’a” dönme fikriyle yeni bir “İslami nizamın” hangi temellere sahip olması gerektiği karmaşası üzerine mecz olacaktı. Hem siyasi hem de fikirsel olarak bu “yeniden öze dönme” düşüncesinin kendisine en ateşli şekilde 20.yüzyılın ortasında itibaren Mısır, İran ve Hindistan’da karşılık bulduğu görülüyor.

Müslümanların hem modern bir devlet nizamı yaratma arzuları hem de batının durdurulamayan fikirsel gelişimleri karşısında geri veya yarış dışı kalmaları onları sırf inançlarına dayanan alternatif bir yolun temelini aramaya itecekti. Bu dönem, aynı anda hem toplumu ve devleti yeniden şekillendirmek için Kuran’ı kaynak metni olarak görecek İslamcı hareketlerin, hem de bunun aksine moderniteyle uzlaşma yoluna gitmek için yine Kuran’ı dinin yegane kaynağı olarak görecek, preprotestan diyebileceğimiz hareketlerin filiz verdiği bir zaman aralığıdır.

Her iki hareket de işgal edilmiş toprakların bağlamında kendisine radikal bir değişim talebiyle karşılık bulmuştur. Bizim ilgilendiğimiz birinci grup için, ilk önce işgal yönetiminin veya onların miras bıraktıkları sömürge valilerinin gayrimeşruluğunu tanımlayacak bir dizi kavram ve kelime hem Hz.peygamberin yaşantısından hem de doğrudan Kuran’dan temin edilerek yeni bir anlamla kendi bağlamlarına sunulmuştur. Yine müslümanların içinde bulunduğu bu zorlu koşullar hz.peygamberin yaşantısı ve Kuran’dan örneklerle tasvir edilmiştir. Bu sayede yönetime karşı direnişin meşruiyeti, doğrudan bugünün koşullarıyla özdeşleştirilen İslam’ın kaynaklarıyla temellendirilmiştir. Bu, özellikle modern devlet algısının işgalci kuvvetler altında tanımlanacağı Mısır Hindistan ve İranlı müslüman halkın “sistem”e karşı tavizsiz ve yeni nizamı savunan İslamcılığı benimsemesini kolaylaştıran bir unsur olarak görülebilir.

Özellikle İran ve Mısır’a baktığımızda bu yeni “İslami öze dönüş” düşüncesinin hayat bulacağı yeni sisteme dair birçok entellektüelin eserlerini görebiliriz. Bunlar yalnızca “İslami” bir devlette vücut bulacak “islami siyaset”, “islami ekonomi”, “islami diplomasi” gibi konu başlıklarını içerir.

Bu durum müslümanların kendi coğrafyalarında sistem dışına itilmelerinin sonucu denilebilecek sırf alternatif olarak tasarlanan modern bir “islami” düşünceyi karşımıza çıkarmıştır. Fakat, örneğin en açık şekilde İran’ı göz önünde bulundurduğumuzda, bir devrim yada toplumsal değişim vasıtasıyla bu İslami düşünce vücud bulduğunda her ne kadar orjinal ve otantik bir özü içerisinde barındırıyor gibi görünse de aradan geçen vakit bize bütün bu düşüncelerin “ayırt edici unsurlarının” zorunlu olarak modern devletin normları altında ezildiğini ve alternatif olarak sunulan kabiliyetinin aslında hiç bir zaman hayat bulmadığını göstermektedir.

Görülen o ki, çağdaş ideolojilerin insan, toplum ve eşya hakkında sınırsız yeni yorumları ortaya koyduğu bir dönemde, modern “islami” ideoloji de bir mağlubiyet psikolojisiyle İslam’ı konuşturacağı yeni toplum ve insan tasavvurlarını yaratmıştır.

 Bu sayede işgale karşı dini meşruiyet, kendisine sırf bir ihtiyaç olarak ortaya çıkan İslam’ın yeniden yorumlanması düşüncesinde karşılık bulacaktır. Denilebilir ki, çok da sağlıklı görülemeyecek bu İslamcılık anlayışının bu coğrafyalarda hayat bulması için haddinden fazla sebep vardı. Her biri kendi bağlamının yarattığı işgale karşı çaresizlik ve modernitenin 20.yüzyılın yarısına değin süren fikri karmaşasına karşı cevap verme hissinin bir sonucu, bu koşullarda vücud bulması makul bir tepkisel hareket olarak düşünülebilir.

Fakat bize kalırsa Türkiye’deki sistemdışı İslamcılık hareketleri için aynı şeyi söyleyemeyiz. Zira, Türkiye’de sistemdışı bir dini-siyasi hareket 1920’lerden bugüne 2017’ye kadar geçen sürenin bağlamı dikkate alındığında doğal bir sonuç değil, ancak var olmak için kendi suni koşullarını zoraki yaratan bir tüp bebek olarak değerlendirilebilir.

Osmanlı ve Cumhuriyetin özelinde varlığını gösterecek ilk siyasi İslam düşünceleri kendilerine sistem içinde devletin bekası ve hakimiyeti etrafında bir karşılık bulacaklardı.

Örneğin Abdülhamid’in İslamcılığı, halihazırda paramparça olmuş ve yıkılmasına ramak kalmış geniş coğrafyası içerisinde farklı etnik grupları barındıran bir devletin pragmatist tutucu politikasından ibaretti.

Yine İttihat ve Terakki ile erken Cumhuriyet dönemi İslamcılık düşüncesinin kendisine daha kısıtlı bir coğrafyada milli bir İslam fikriyle devletin bekası ve kurulu nizamın korunması etrafında karşılık bulduğu görülüyor.

Terakkiperver Fırkasının yanısıra Türkiye’de bu dönemdeki etnik Kürt hareketleri dahi İslamcılık düşüncelerini “hilafet” yani müslümanların iyi-kötü sahip oldukları bir nizam üzerine temellendiriyorlardı.

Yine İslamcı grupların devlet tarafından bastırılıp sindirildiği bir periyod aralığından sonra, devletin bekasını kendi sınırları dışında İslam coğrafyası ve tarihi bağlarında gören siyasi söylem merkez sağda kendisine yer bulacaktı.

Adalet Partisi ve Milli Selamet Partisi özelinde halk tarafından ilgiyle karşılanılan din ile mecz olmuş bir milli kültür bu dönemde ciddi bir etki yapacaktır. Yine İslamcı söylemleri fazlasıyla içinde barındıran bu dini-milli kültür kendisini tarihte kökleri olan bir devlet geleneğinin unutulmuş bir parçası olarak tanımlayacaktır.

            Sistem içinde sistemin bekasını gözeten bu İslamcılık anlayışı bizzat devlet tarafından baskı altında tutulup, ortadan kaldırılmaya çalışılsa da yeniden oluşan her varlığını yine devletin bekasının gerekliliği ve hakimiyetiyle temellendiriyordu. Hiçbir zaman varoluşunun bağlamı sisteme karşı radikal ve yıkıcı bir hareketi meydana getirmiyordu.

Bunu iki örnekle daha iyi tespit edebiliriz. Birincisi değinildiği üzere DP’den sonra merkez sağ partilerin söylemlerinde görülecek din ile iç içe geçmiş bir dizi milli söylemin siyasileşmesiydi; Demokrat Parti, Adalet Partisi, Anavatan Partisi, Milliyetçi Cephe/Hareket Partileri ve ilk dönem sivil toplumcu AK Parti bunun örnekleri denilebilir. Hatta 1980 darbesi örneğinde olduğu gibi darbe yönetimi dahi bu dini-milli söylemi ve motifleri devletin bekası ile toplumsal nizamın korunması için kullanılması elzem ya da elverişli bir araç olarak görmüştür.

İkinci örnek ise doğrudan siyasi kimliğini devlet geleneğinin devamlılığı ve İslam ile bir anılmak için yeniden kurgulanan milli tarih anlatısı etrafında şekillendirecek Milli Görüş hareketidir denilebilir. MSP, MNP, RP, FP ve SP örneklerinin her biri bizi açıkça bu milli tarih ve İslam düşüncesinin sistemin devamlılığı için elzem olduğu fikrine inandırmaya çalışmakta. Fakat Erbakan’a göre bu düşünce “kadayıfın altı kızarmadan” yani devletin beka sorununun bir parçası olarak görülmeden gerçekleşmeyecekti. Belki de bu yüzden defalarca partisi kapatılmasına karşın sistem dışına çıkmayacak, 28 Şubat döneminde askerler tarafından bizzat devletin beka sorunu haline getirilen şahsını ve partisini dahi “rejim tehditi” rolünden kurtarmak için restleşmek ve meydan okumak yerine geri plana çekecekti.

Türkiye’de bazı sistemdışı İslamcı hareketlerin ise en belirli özelliği bu kültürel coğrafya da kendi bağlamlarının zorunlu kıldığı toplumsal değişim ihtimallerini göz ardı ederek sürekli yabancı sayılacak tecrübeleri benimsemeye çalışmalarıdır.

Radikal değişim talebi, mevcut devlet ve toplum kurumlarına karşı tavizsiz bir İslam anlayışı ve uzun vadeli yumuşak tedrici geçiş süreci yerine daha cazip gözükecek bir devrim hareketi bu grupların gündemini oluşturmuştur.

Bu grupların düşünceleri açıkça çevreden ithal, sistem karşıtı, yıkıcı ve tahripkar niteliklidir. Devlet net şekilde kendi aygıtlarını kontrol edenlerle özdeşleştirilmiş, sosyal düzen ve nizamı sağlayan doğal/insani bir toplumsal kurum yerine tesis edilecek alternatifi olmadan öcüleştirilmiş, şeytanlaştırılmıştır.

Sıklıkla karşımıza İslam’ın emrettiği “ilahi” ve Allah’ın hükümlerini reddeden kişilerin “beşeri” düzen ayrımı yapılmaktadır. Buna göre Kuran, 56 küsür hüküm ayetiyle dahi modern bir devletin temelini oluşturabilecek indeks metni aynı zamanda anayasa kitapçığıdır. “Beşeri düzen”, “tağuti” ve muhtemel toplumsal adaletsizliklere kapı aralayacak, insanı köleleştiren, şeytani ve yıkılması için canla malla başkaldırıp “cihad” edilmesi gerekilen bir sistemdir.

“ŞER’İ DÜZEN” ise Allah’ın kitabında ve peygamberin yaşantısında aktarıldığı üzere İslami usül ve esaslara dayalı bütüncül bir hayat anlayışıdır. Bunun için ilk önce İslam’ın ilk şartı gereği tüm otoritelere karşı “la” denilmeli daha sonra tek hüküm koyucu otorite olarak Allah tanınmalıdır. Otoriteye başkaldırının bu sistemdışı islamcı grupların literatüründeki anlamı ise mevcut rejimi bir toplumsal destekli ya da desteksiz acilen bertaraf etmektir.

Zira, sistem içi siyasi değişim talebi yalnızca bu “tağuti rejimin” bir oyuncağı olmak,“kafir/müşrik/zalim/tağut/şeytan”ların santranç tablosunda piyon olmaktır. Sırf bu düşüncenin parçası olan “dar’ul harb” söylemi vasıtasıyla kaçak elektrik kullanımı, camilerden halı çalma, araç gasp edip galeri açma ve devletten vergi kaçırma gibi vukuatları aşırı görecek olursak Türkiye’deki bu grupların sistemdışı islamcılık düşüncesi takipçilerine toplumsal düzene ve devlete karşı mihenk taşı olmayan bir infial durumunu benimsetmiştir.

Daha da dramatik olan, genellikle İran ve Mısır’dan ithal edilecek  bazı grupların bu merdiven altı modern “islami” nizam söylemlerinin Türkiye’nin bağlamında sıradan insanlar/halk ile bu gruplar arasında hiç de ilmi bir karşılığı olmayacak elitist bir uyumsuzluk yaratmasıdır.

Bu durum preprotestan Kurancılık anlayışının da hızla yaygınlaşmasıyla kendisini “sıradan müslümanlar”la bir görmeyecek bazı jakoben islamcıların üreteceği yeni bir kelime havzasını yaratacaktır.

“Sorgulayan müslüman”, “muvahhid”, “ibrahimi direniş”, “muhammedi yol”, “indirilen din”, “kurani hayat” gibi kavramların temeli sırf samimiyetle yaratılan “dini yeniden öze dönüş” düşüncesinin yanısıra aslında bu grupların  tepeden inmeci dini elitizm söylemleriyle de ilişkiliydi veya bu gruplar tarafından kullanıldı.

Cuma namazlarına katılmamaktan, devlet memurlarını küfürle itham etmeye, geleneği koşulsuz olarak reddetmekten temcid pilavı kapalı bir grup içerisinde sürekli tekrar edilecek bir dizi program düzenlemeye kadar bu jakoben, protestan, sistem dışı islamcılık anlayışı toplumla hep bir doku uyuşmazlığı problemi yaratacaktı.

Fakat Türkiye’de olaylar hiç kimsenin öngördüğü şekilde gelişmedi ve Erbakan’ın kendisini bir rejim tehditi olarak sistem dışına itilme olasılığından kurtardığı Milli Görüş hareketinin genç muhalif kesimi sivil toplumcu bir kimlikle iktidarı tek başına ele geçirdi. Tam da burada, Erbakan’ın “kadayıfın altının kızarmasını bekleyeceğiz” sözünden mülhem yani sistem içi İslamcılığın devletin bekasının bir parçası haline gelmesini bekleyen, bu sırada ise ekonomik, siyasi ve sosyal istikrar sayesinde çok ciddi bir toplumsal destek bulacak AK Partinin ikinci dönemini görmekteyiz.

Devlet mekanizmasını elinde tutan azınlık kemalist/ulusalcı ekiplerin Ak Parti’yi, tıpkı 28 Şubat’ta yaptıkları gibi, bir rejim tehditi kategorisine sokmalarını engelleyecek yegane unsur ise aslında üstü kapalı sistem içi siyasi islam söyleminin iktidarı süresince elde edeceği toplumsal destekten başka bir şey değildi.

Bugün, yani AK Parti’nin üçüncü döneminde ise, açıkça sistem içi İslamcılığın neredeyse tüm söylemlerinin devletin bekasıyla doğrudan ilişkili hale gelmiş, vazgeçilmez unsurlar olduklarını görmekteyiz.

Yeniden kurgulanan milli İslam modeli, iç ve dış politikada sloganlaşan dini söylemler, dindar nesil, sırf bu amaca hizmet eden yurt içi ve dışındaki yeni devlet kurumsallaşmaları bize bunu göstermekte. Bunun yanında, şu gelinen süreçte hem Balkanlarda, Kafkaslarda, Ortadoğuda hem de Afrika ve Orta Asya’da Türk dış politikasının uzun vadeli konsepti, kurgulanan bu milli ve dini söylemin karşılık bulacağı bir hinterland ile çizilmektedir.

Yani sistem içi İslamcılık bugün hangi hükümet başa gelirse gelsin devletin dış politikadaki arka planını oluşturmaya devam edecektir. İçeride de ekonomik, sosyal ve siyasi istikrarın kendisiyle özdeşleşmek zorunda olduğu bir İslamcılık tecrübesi yaklaşık 10 yıldır yaşanmaktadır. Yani benzer şekilde bugün Türkiye’nin iç siyasetinde bu dini-milli söylemi göz ardı ederek iktidar olabilecek herhangi bir parti gözükmemektedir.

Her ne kadar bir özgüven yoksunluğu ve tepkiselliğin ifadesi olsa da sistem içi İslamcılığın bugün temin edebileceği en iyi sonuç devlet pragmatizmiyle, İslam coğrafyası ve mazlum beldelerinin kaderlerini birleştirmekten, toplumsal huzur ve istikrarı devletin yeniden beka problemiyle özdeşleştirmekten başka bir şey değildir.

YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Diğer Yazıları

ANKET - ARAŞTIRMA