Yazar : 342 Cahit Ezerbolatoğlu - Hâlleriyle Sözlerini İtibarsızlaştıran Terbiye
20 Nisan 2018 Cuma

Hâlleriyle Sözlerini İtibarsızlaştıran Terbiye

Cahit Ezerbolatoğlu

16-04-2018 01:16

Hâlleriyle Sözlerini İtibarsızlaştıran Terbiye

İnsan, kendisine ayrılmış bir dünyaya özel bir donanımla katılır. Bünyesinde barındırdığı tüm risklere rağmen bu dünya ona hayatını sürdürme imkânı sunar. Fıtri donanımıyla, bir taraftan söz konusu imkânı kullanarak hayatını idame ettirir, diğer taraftan ilgi alanına girdiği kadarıyla onu keşfeder. Keşif, temas ettiği nesneleri kurcalarken, karşılaştığı olguları incelerken gerçekleşir. Tecrübe ederek, araştırarak, sorarak veya hazır bularak bilgisine bilgi katar. Öğrendiklerini zihinsel işleme tabi tutarak çıkarımlarda bulunur. Tahlil, terkip, tefrik, taksim, tasnif, temyiz ederek bildiklerinden bilmediklerine, gördüklerinden görmediklerine ulaşır. İşin doğrusu işlemden geçirilen ham bilgi, ilim olur ve o işleyen de karar kılar. Emek verilmeyen malumat ödünç eşyaya benzer. Başkasının malı üzerindeki tasarruf, ancak sahibinin iznine bağlıdır ve bu bilgi için de geçerlidir. Eğer durum bu ise temellük edilmeyen bilgiyi bilmekle bilmemek arasında fark yoktur. Bilmekten beklenen fark, sadece ham ya da ödünç bilgi beyin teri dökülerek temellük edildiğinde ortaya çıkar. Beyin teri, alın teri gibidir ve o, bir ilme malik olmanın da onun sahip olana helal olmasının da gerek şartıdır.

Buna rağmen öğrenme denen olgu, bizatihi amaçlanmadan da gerçekleşir ve bu şaşırtıcı durum fıtri donanımın öğrenmeye açık ve hatta ayarlı olmasının sonucudur. Çalışmak, beslenmek, temizlenmek, dinlenmek, eğlenmek, latife etmek, ziyaret etmek gibi sayısız niyetle başlanan her bir fiil, belli bir amaca odaklanarak yapılmasına rağmen öğrenmeyi vazife edinen fıtrat, o esnada o amaçtan ve niyetten bağımsız olarak algısına takılan her şeyi sanki eğitim materyali olarak görür ve belki muhafaza eder. Bakılmadan görülen, kulak verilmeden duyulan, dikkat edilmeden algılanan, ayırdına varılmadan hissedilen yani maksat ve dikkat dışı karşılaşmaların kimi lafız kimi suret kimi his olarak depolanır. Söz konusu sistem, bilgiye duyulan açlık, bilmenin verdiği haz, gizemin çekiciliği gibi saiklerle, belki de herhangi bir nedene ihtiyaç duymadan, bünyesine içkin yeteneklerin ilgili olanını devreye sokar ve o yeti, kendine biçilen rolü icra eder. Dolayısıyla evren, sayısız elemanıyla çok zengin bir öğrenme ortamı; insan, öğrenmeye ayarlı doğası ve kanmayan merakıyla ömür boyu öğrenci olur. Bu durumda hayat, baştan sona mektep; öğrenme, bilinçli bilinçsiz, açık gizli fakat her hâlükârda gerçekleşen amel olarak nitelenebilir. Dünya nüfusu kadar öğrencisi olan ve onları mezun etmek değil, yeterli ve yetkin kılmak gayesi güden hayat mektebinin okuldan belirgin farklarından biri, yetiştirdiği usta ve üstatlara diploma değil, itibar vermesidir. Yeri gelmişken belirtilmelidir ki ilme değer vermesi ve itibar etmesi, insanın öğrenmeye ayarlı bir varlık olduğunun göstergesi sayılmalıdır.

Durum bu ise öğrenme, en azından kendiliğinden gerçekleşen kısmıyla doğal bir olgu, buna vasat olan hayat ise kelimenin tam anlamıyla doğal bir mekteptir. Bu mektebin hem çekirdeği hem de eğitimin temeli olan evlerde, yakın geçmişe kadar hayatı idame ettirmek için vazgeçilmez bilgi, beceri ve davranışlar yanında geçimi temin için gerekli bir sanat öğretilirdi. Ailenin yetmediği yerde ehline başvurulur, gerekirse usta ve üstatlara çırak durulur ve muhakkak bir sanat sahibi olunurdu. Diğer taraftan talep eden için ilim, irfan, fikir ve sanat ocaklarının kapıları açıktı. Talebe, talep ettiğini yakın çevresinde bulamazsa bulunan yere gider ve orada tahsil ederdi. Tedris ise ilim ehli ve ilim severlerin himmetiyle yürürdü. Evler, kütüphaneler, ibadethaneler gibi heveskârla âlimi buluşturan her yer bir mektepti ve ilimseverler kendi anlayış ve meşreplerince tahsile ortam hazırlardı. Devlet, Nizamiye, Sahn-ı Seman ve Süleymaniye Medreseleri gibi bir iki istisnayı saymazsak, asker talim ettirmek, kendi bürokratını yetiştirmek dışında eğitime müdahil olmazdı. Adı geçen kurumlar da özerkti ve eğitimin asıl aktörü ilim ehli idi. Tedrisat, aşağı yukarı Prusya modeline kadar bu minval üzere sürdü. Eğitimin kullanışlı bir cihaz olduğunu gören ulus devlet, itaatkâr vatandaş yetiştirmek için ona dört elle sarıldı. Üstelik onu tekeline alarak ve zorunlu kılarak türedi bir uygulamaya imza attı.

Kadim ve klasik eğitimde görülmeyen bu durum sanki bidayetten beri böyleymiş gibi kabul gördü. Tahribatı sıradan bir gözlemle görülebilecek hâle gelmiş olmasına rağmen büyük çoğunluk, yanlışları dile getirenlere kulaklarını tıkıyor ve böylece zorunluluk süresini artırmak isteyenlere zımnen destek veriyor. Zorunlu eğitim süresini uzatmak isteyenlerin gerekçeleri ise gelişmişliğin başat göstergesi kabul edilen gelişmiş (!) ülke vatandaşlarının eğitim seviyesinin yüksek olması. Demek ki niteliğin niceliğe bağlı olduğunu sanıyorlar ve kurumsal eğitimin hayattan kopuk olmasını, eğitim kurumlarına sağlam teslim edilen çocukların, sağlıklarını kaybetmekle karşı karşıya kalmalarını umursamıyorlar. Oysa büyük çoğunluk, okutulan derslerin çoğunu öğrenemeden fakat aşina olarak, hak etmediği şeyleri elde etmeye alışarak ve pek çok yanlış alışkanlık edinerek mezun oluyor. Öğretim hayatı boyunca hak etmeden bir üst sınıfa geçen öğrenci, hak etmenin ne demek olduğunu, hak etmediği bir şeyi talep etmenin insana yakışmadığını öğrenemeden mezun oluyor. Öğrenemiyor çünkü eğitimin hedeflerinin gerçekleşmesine ket vuran aksi uygulamaların baskın ve yoğun saldırısına maruz kalıyor. Yani sözle iletilen değerler, değersavar işlevi gören hallerle bertaraf ediyor. Hâlin sözün etkisini kırması, onun şahit olana sözden daha çok sirayet etme kabiliyetine sahip olmasından kaynaklanıyor.

Amel, insan üzerinde sözden daha etkili olduğundan terbiyenin etkili olması da mürebbinin tutarlı olup olmamasıyla doğru orantılıdır. Hâl söze, söz hâle uygun olursa hâl, kendi gücüne sözün gücünü katar ve etkisini artırır. Yaşı kaç olursa olsun her insan, tutarsızlığı anında fark eder ve tutarsızlığa şahit olan her şahıs, sözü değil hâli referans alır. Bu yüzden âlimin ameli cahilin senedidir, denir. Başkasına talkını layık görüp üzümü salkım salkım götürenler içinse onun dediğini yap, yaptığını yapma, uyarısı yapılır. Unutulmamalı ki sadece tutarlı kişilerin sözleri senet olur. Eğer durum bu ise kelamın hâle, hâlin kelama uymaması; istenenden çok, istenmeyene yol açma ihtimali kuvvetli bir hatadır. Maksuda ermek isteyen her mürebbinin en başta dikkat etmesi gereken husus, tutarlılık abidesi olamasa bile hem hâline hem sözüne sahip çıkmasıdır. Aksi hâlde bugün yaygın olarak görüldüğü gibi okulda öğretilenlerin değil, sokakta öğrenilenlerin; kursta belletilenlerin değil trafikte bellenenlerin amelleri ve dolayısıyla ahlakı belirlemesiyle karşı karşıya kalınır. Söze dayanan eğitim ile amele istinat eden hayat arasındaki tutarsızlık açısı arttıkça terbiyenin amaçlarına ulaşma ihtimalinin düşeceğini öngörmek bir kehanet değildir.

Bütün bu nedenlerle kendiliğinden gerçekleşen öğrenmenin randımanı yüksek kaynaklarından biri, hasbelkader öğretme konumunda olanın örnekliğidir. Sözün içeriğini ve üslubunu belirleyen niyete, ahval eşlik etmiyorsa kavlin lafız aracılığıyla ilettiğiyle hâlin eda marifetiyle ilettiğinin birbirini etkisizleştirmesi kaçınılamaz bir sondur. Her ikisinin aynı kişiden sudur etmesine rağmen birbirini nakzetmesi terbiyenin de muhatabın da en büyük talihsizliğidir zira bu durum, terbiyenin etkisini azaltmaktan sıfırlamaya kadar onca emeği heder etme gücüne sahiptir.

Öğrenmeye açık algı mekanizmasının imkânlarıyla insan, hedeflenmeyeni dolayısıyla tedris ve talim edilmeyeni, belki de göz ardı edileni yakalar ve zamanı geldiğinde onlardan bilince taşıyabildiğini tahsil eder. Bu olumlu işlevine rağmen bu durum insanlar arası ilişkilerde istenmeyen çıkarımlar yapılmasına son derece müsaittir. Öğretici konumunda olanın söyledikleriyle yaptıklarının uyuşmadığını fark eden şahit, onun mesajlarını lafızlarıyla birlikte yerin yedi kat altına gömmese bile ciddiye almaz. Asıl olan hâldir ve onu yalanlayan söz muteber değildir zira hakkın da hakikatin de tutarsızlığa tahammülü yoktur. İşte bu yüzden insanlığın öğretmeni, Allah’ın salat ve selamı ona olsun, çocuğuna gel sana bir şey vereceğim diyen anneye, ona ne verecektin diye sorar. Hurma olduğunu öğrenince de dikkatli ol, ona bir şey vermeseydin bu söz yalan olurdu, diye uyarır. İyi bir amaç uğruna olsa bile kandırma yolu seçilirse yalan söylemenin ahlaka aykırı olduğuna dair çekilen nutuklar işe yaramaz. Son derece masum niyetlerle başvurulan beyaz/pembe yalanların, yalan söylemeye alışma ve alıştırma gibi asıl ve dahi güzel niyetle uyuşmayan sonuçlara yol açabileceği göz ardı edilmemelidir. Tutarsızlık üzerine kurulan iletişim, terbiyenin en önemli imkânı olan söz amel uyumunun bereketini yok eder. Tutarlı olmak zordur ancak değerli olan, onunla temsil edilir ve hâl ile desteklenen söz hem değer bulur hem değer görür.

YORUMLAR
  • Güven Çakar   17-04-2018 10:35

    Hocam merhaba "Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz" diyoruz ya! Ne söylediğimiz değil ne yaptığımız daha göz önünde. Allah sözüyle ameli tutarlı olmaya niyetli kullarından olmayı nasip eylesin cümlemize. Senin bunca sözüne ne desek yerine oturmayacak. Yazılarını dikkatlice ve sindire sindire okuyor takip ediyoruz. Allah bize katkılarının kat be kat fazlasını sana dünya ve ahirette nasip eylesin. Allah'a emanet. Selam ve dua ile.

  • Şevket Hüner   17-04-2018 06:17

    De ki: "Hiç bilenler ile bilmeyenler bir olur mu?" (Ancak) yalnızca akıl iz'an sahipleri bunun farkındadır!(Zümer/9) ayetinin anlaşılmasına yönelik iyi bir tefsir olmuş. İyi ki varsın Üstadım...

Diğer Yazıları

ANKET - ARAŞTIRMA