Yazar : 491 Dücane Demirtaş - Kuran Işığında Kaportacılık
20 Nisan 2018 Cuma

Kuran Işığında Kaportacılık

Dücane Demirtaş

06-04-2018 22:23

Martin Luther 1517 yılında Roma’daki Katolik Kilisesine şu meşhur 95 teziyle saldırırken şöyle haykırıyordu: “Kutsal kitabı herkes okuyabilir, herkes yorumlayabilir!”. Herhalde papalığın hurafelerini işlediği bu doksan beş tezini şöyle iyi pazarlama yapan bir yayınevine vermiş olsa, başlığını da “Uydurulmuş dinden indirilmiş dine” veya “Gerçek Hristiyanlık” koysa milyonlarca mark gelir elde eder, garibim ekmek parasına bir prensten diğerine sığınıp el açmazdı. “İncil’e göre gerçek İsa” yı bulmak ya da “Hristiyanlık alemi 1500 yıldır sapkınlık içindeydi ta ki ben keşfedinceye dek” deyü şöyle bir kuşe kâğıda İncil meal-tefsiri yazarak 60-70 marka satıp lüküs bir hayat yaşamak ona nasip olmadı. Ama Protestanlığın ardıllarına neler nasip oldu neler. Reşit Rıza’nın “iyi güzel de şu Kuran’daki mucizeler olmayaydı da modern normlara uyumlu gözükmek için bu denli tuhaf bir tevile sürüklenmeseydik” minvalindeki imasından 100 küsür yıl önce Jefferson, İncil’deki mucize pasajlarını metinden çıkaracaktı. Daha tuhaf örnekler de var tabi.

Bu giriş, ister istemez “Kuran kahramanları” ile “ehli sünnet müdafileri” arasında az sonra hangi kefeye gireceğimiz hususunda okuyucu diş gıcırtıcı bir sabırsızlığa itebilir. Çoğu zaman her iki tarafı da gözümde canlandırabilmek için Ertuğrul Kürkçü-Doğu Perinçek ilmi münazarasını hatırlarım. (“-Sen kaderi savundun!” “--Savunmadım!, çıkar göster ahlaksız herif!” “-Puşşt!”) Henüz bu seviyeye yaklaşamadılarsa da kararlılıkla bu yolda ilerledikleri söylenebilir. C. Taslaman’ın, bin küsür yıllık bir ilim alanını felsefi iki vkdnfvkndfolojik örnekle mağlup eden mağrur komutan misali deve sidiğini “hadi iç, hadi iç” diye masaya koymasının ardından E. Sifil’in keşfi 21.yy’da İsviçreli bilim adamlarına nasip olan sineğin kanadındaki şifayı hadisle teyit ederek İslam’ın “namusunu” koruması takip edecekti. Her iki tarafında taraftarlarınca galip olarak ayrıldığı ilmi münazara(!) sosyal medyada devam edecek ve M. İslamoğlu bir erkeğin kadın yakınları hakkında ağza alınamayacak mahrem bir mevzuyu “inanıyorsan kadın yakınlarını sünnet ettir” diyerek meydana atacakken Sifil, Taslaman’ın evrim yorumu üzerinden “şahsı hayvan asıllıdır” diye yazacaktı. Aslında bu ilmi münazaraların(!) geriye doğru çok örneği var fakat en akılda kalan misali sanırım en güncel olan bu sonuncusu. Kendilerini indirilmiş dinin “Kuran müdafileri”(!) ile 1400 yıllık ehli sünnet vel cemaatin savunucuları(!) olarak gören her iki grubun hakkında çok şey yazmak isterdim ama İslam’ın Protestan yorumunu ortaya atanlarla hızla müreffehleşen Müslüman orta sınıf arasındaki ilişki çok daha merak uyandırıcı geliyor bana.

 Batı’da Hristiyanlığın protestan yorumu, Kilise’nin halk fakat özellikle krallar ve zenginler üzerindeki tesirini kırmak için bir tepki olarak ortaya çıkmıştı. Coğrafi keşifler, ilmi ve teknolojik gelişmeler hızla ilerlerken Kilisenin içerisinde baş aktör olduğu kapalı derebeylik ekonomik rejimi bu gelişmelere engel oluyordu, velhasılı kelam kabaca protestan düşünce, dini otoritenin ekonomik ilerlemeyi engelleyen duvarlarını yıkarak teolojinin devlet ve hızla şişmeye başlayan burjuva üzerindeki etkisini ortadan kaldırmış oluyordu. İşi sıkıcı bir üslupla sürdürmek istemiyorum fakat “Kuran’ın dinin yegane kaynağı” olduğu söylemi Türkiye’de gündeme geldiğinde bertaraf edilesi dini otorite “gelenek” olarak karşılık bulacaktı ve bu söylemin en tutucu kesimini belirginleşmeye başlayan yeni Müslüman “orta sınıf” oluşturuyordu. Bu sınıfın kabaca hepimiz tarafından tasdik edilebilecek iki refleksi olduğunu söyleyebiliriz. İlki, toptan olmasa bile geleneğin birçok değer yargısını “daha fazla kazanmak, daha fazlasını elde etmek ve daha ileri gitmek” için engel olarak görmeleri ikincisi ise bir pay devşirdikleri pastanın ortaklarına benzeme, onları taklit etme, onlar gibi olma çabası. Sanırım bir tarihçi heyecanla geç dönem modern Avrupa tarihinden benzer birçok örneği verebilir. Neyse biz kendimize dönelim. Çok doğal ki sağlıklı düşünebilen birisi şunu söyleyecektir: “Arkadaşlar bizim gelenek dediğimiz şey atalarımızın iyi veya kötü yaşanmışlıklarından miras aldığımız, çok basit bir muhakeme yöntemi ile kendi yaşantımızda olumlu veya olumsuz etkilerini kestirip içerisinden ‘onu değil de şunu alıyorum’ diyerek tercih yapabileceğimiz devasa bir mirastır. Toptan iyi ya da kötü değildir, ne din ne dinin kaynağı değildir ama yadsıyamayacağımız, ‘tü kaka’ diyerek itemeyeceğimiz Herodot Cevdet’in deyimiyle ‘dev yarasa’ bir tecrübedir.” Peki sizce de sırtını Kuran’a dayayarak gâvura vurur gibi geleneğe saldırma psikolojisinin arkasında bu kesimin çocukken toplarını inşaata atarak bir tür “teolojik ihtiras”a sebep olan Kuran kursu hocaları mı vardı? Bana kalırsa “ekonomik bir ihtiras” var. Bunu nerden mi çıkarıyorum, en basitinden kendi hayatımızın örnekliklerine bakalım: Gelenekten bize miras kalan yani “eskiden bak şöyle şöyleydi” diye iç çektiğimiz iyi ve güzel değer yargılarımızı, olumlu bireysel ve toplumsal davranış/karakterlerimizi ayaklar altına şey maalesef gözümüz dönmüşçesine daha fazlasını, daha iyisini arzulayan ihtiraslarımızın bir sonucuydu. İhtiraslarımız kendilerini kısıtlayan tüm değer yargılarını ortadan kaldırmalıydı ve bunun en kurnazca yolu geleneğin kötü mirası gündeme getirilerek yapıldı. Hurafeler, toplumun infial halinin yarattığı hastalıklı davranışlar/adetler/görenekler ve dinin meşruiyetinden nemalanan şahıslar gösterilerek geleneğin, bu Müslüman orta sınıfın fütursuzca zenginleşip ahlaksızlaşmasını engelleyeceği değer yargılarına saldırıldı. Kanaate, ihtiyaçla yetinmeye, gösterişten uzak olmaya, sadeliğe ve paraya dayanmayan karşılıklı güven hissine saldırıldı. Çünkü daha fazla kazanmak için sürekli daha fazlasını elde etmemiz gerekiyordu. Bir evimiz varsa bir arabamız daha sonra kiraya verip daha fazla gelir elde edeceğimiz daha fazla evlerimiz ve dükkanlarımız olması gerekiyordu. Cemaatlerimiz ve derneklerimiz kar amacı güden anonim şirketlere dönüşmeliydi. Sonra zenginlik pastasından pay aldığımız ortaklarımıza benzememiz gerekiyordu. Bırakalım “larger structure” ları giydiğimiz donu, çorabı pazardan, üst başı öyle sıradan yerlerden almamamız hatta ve hatta düşünme fonksiyonları bizim entelektüalizmimizin seviyesine(!) varamayan sıradan insanların tutucu davranış ve düşüncelerini bir aşağılık bıyık altı sırıtmasıyla karşılamamız gerekiyordu, çünkü biz artık ait olduğumuz yere değil bu zenginlik ve refah içerisindeki yeni değer yargılarına bağlı olmalıydık. Neydi bu değer yargıları? Kısacası “bu dünyada babana bile güvenmeyeceksin”. Komik değil mi, bence ağlanası. Bu ihtirasın telkini şimdi herkesin çevresinden sık sık işittiği gibi daha evliliğinin başında tabiri caizce “doymuyorum kardeşimm” tasavvurundaki bir erkeği “ikinci, üçüncü eş” arayışına itebildiği gibi sırf güvensizlik hissinden kadına da “ev, araba, arsa benim üstüme olacak” dedirtebiliyor. Bu karakteri şöyle canlandırabiliriz, hani filmlerde denizin ortasında çıkan bir kasırga sebebiyle can havlilik bir durum olur da arkadan bir ses “önce yaşlılar ve çocuklar” diye bağırırken öküzün teki bencilce tahliye botuna herkesi iterek atlayıp beş dakika sonra boğulur ya, hah tam onun gibi bir şey halimiz. Bu kötüye vurup iyiyi hedef alma davranışı yani Hz. Ali’nin tabiriyle “hakkı söyleyip batılı murat etmek” bize herkesin kendi hayatında görebileceği birçok küçük-büyük şeyi kaybettirdi. 

Artık Kuran’ı hepimiz okuyabiliyoruz değil mi, ne güzel, hem de anlaşılması için en gerekli ve en önemli koşuldan -bizi kısıtlayacak ahlak eksenli bir karakterden ve “dert”ten- yoksun olarak. Bu sıralar herkes bol bol Kuran’ı kendisine indiriyor. Bir türlü kendisine açılamadığı platonik aşkını başka bir erkekle gören hafif sarımsı arka fonlu profil resminde yüzünü dönerken şalını rüzgarın havalandırdığı genç kız Duha suresindeki “Rabbin sana darılmadı, küsmedi de… Gelecekte sana daha hayırlısını verecek ve sende mutlu olacaksın” ayetini kendisine indirebiliyor, ne mutlu. Her şeyimizin önünde artık Kuran var. “Kuran’a göre evlilik” “Kuran’a göre aile ilişkileri” “Kuran’a göre eğitim”. Kuran artık indeks metni. Başınız bir konuda derde mi girdi, kafanız mı karışık hemen Kuran Ayşe Teyze gibi kirinizi yıkasın, bulanıklığınızı gidersin. Anlamıyorum neden birisi çıkıp şunu demiyor: “Arkadaşım! İlmi olarak Kuran’ı tahlil edeceksen bir ilmi otoriteye, yook ben cayır cayır yaşayacağım diyorsan Allah’ın yeryüzündeki mücadelesini kendi omuzlarına yüklediği has kulları gibi şöyle cayır cayır yanan bir yüreğe ve onu sürekli körükleyen bir “dert”e ihtiyacın var! Şöyle kendine bir destur de de adam ol, insanların kendisine güvendiği, ağzından yalan, küfür, iftira ve dedikodu çıkmayan; bakışlarında art niyet olmayan, birisinin ‘Allah var Allah’ dediğinde titrediği bir adam ol. Şöyle elin bir garibin, kimsesizin, sahipsizin eline değsin, fakire uzattığın zaman şöyle dişe dokunur bir şey uzat, garip gurabanın evine girdiğinde bırak çorabın kirlensin, üstün başın batsın kir koksun; eşin çoluğun çocuğun komşuların senden razı olsun, doyumsuzluk hissin arzunu körükleyip sende fedakarlık ve katlanmayı kayıp olarak gören bir karakter yaratmasın, sonra kafanı kaldır bir bak bakayım, yeryüzünde garipler, mazlumlar, mağdurlar eziliyor, katlediliyor, tecavüze uğruyor ve yurtlarından sürülüyor, şunlar için de gitmesen de görmesen de bir babalık hissin hep yüreğinde bir yerlerde olsun”.

YORUMLAR
  • Arif Arcan   08-04-2018 17:02

    Arslanım, yiğidim eline yüreğine sağlık

Diğer Yazıları

ANKET - ARAŞTIRMA