Yazar : 493 Hayyam Celilzade - Devlet ve Adalet’in Değişen Doğasının Değişmez Olanla İrtibatı Üzerine-2
19 Temmuz 2018 Perşembe

Devlet ve Adalet’in Değişen Doğasının Değişmez Olanla İrtibatı Üzerine-2

Hayyam Celilzade

26-02-2018 13:55

Devlet ve Adalet’in Değişen Doğasının Değişmez Olanla İrtibatı Üzerine-2

Kendi başına olmayan insan: Bu sebeple mitlerin insanı bir anlamda kendi başına olmayan insandır. Bu nokta, vahiyle mit arasında farkı da ortaya koyuyor. Mitlerde insan, kendi başına olmayan olarak telakki edilmekte ve bu sebeple nesnesini kuran olarak kendisinin farkında olan özneden bahsedemiyoruz. Vahiydeyse insanın bir anlamda kendi başına olmadığı vazedilmekte ama kendi başına olan insan’dan da bahsedilmektedir. Buna binaen kanaatimizce vahiyde yeryüzü hayatının tamamı insanın kendi başına olması/olacağı potansiyeli üzerinden işlenmektedir. Vahyin, insanın yeryüzü serüveni hakkında çizdiği resimde, olması gerekenle olan iç içe geçmekte, gerilim halinde ontik bir moment oluşturulmaktadır. Yani insan, yeryüzü hayatının her anında olan’la olması gerekenin gelgitli durumunu yaşamakta ve hem kendi başınalığıyla hem de kendi başına olmamalığıyla hemhal olmaktadır. Bu anlamda her insan her anında “cennet’ten kovulma anı”nı yaşamaktadır. Bu anlamda her an, insan için seçme imkânı sunuyor. Binaenaleyh insan açısından her anın, varoluşunun iradi boyutunu tecrübe edebilme imkânını elde edebileceği anlamı mevcuttur.

Yeryüzündeyiz, bir anlamda kendi başınayız ama diğer açıdansa kendi başına değiliz. Kendi başına olmadığımız, aşamadığımız sınırlar ortaya çıktığı zaman fark ediliyor. Kendi başınalığın radikalleştirildiği zaman ortaya çıkan sahne, etik açıdan kötü, estetik açıdan çirkin, epistemolojik açıdan hatalı olduğu zaman kendi başına olmadığımızı idrak ediyoruz. İçinde yaşadığımız günümüzdeki durum, kanaatimizce ister politik ister toplumsal açıdan olsun kendi başına olma cihetimizin en radikalleştirilmiş momentidir. Bu sürecin başlarında durumu fark eden filozoflar olduğu gibi sürecin devamında da vahim tabloyu idrak eden filozoflar olmuş, günümüzde de varlar. Nietzsche, Heidegger, Leo Strauss vd. filozofların davalarını bu mecrada değerlendirmemiz gerekiyor. Çekiçle felsefe yapan ve putları kıran Nietzsche’nin ulaştığı durak, Greklerin logos’a geçmediği evresidir. Homeros’un tasvir ettiği insan kendi başına değildir, tanrılarla olan varoluşsal bağı dışsal değil içseldir. Tanrılar her yerdedir, pazarda, tarlada, denizde, vs. Bir tür, teolojik demokrasi söz konusudur. Tanrı/tanrılar insandan farklılaşmamış ve tanrıların, insanın büyük Öteki’sine dönüşmemiş bir evreden bahsediyoruz. Tanrılar, yarı tanrı yarı insandır, insanlarsa yarı insan yarı tanrı. Nietzsche’nin “Tanrı öldü” lafının gönderimi da kendi başına olmak isteyen insanın Tanrı’yla olan dışsal bağının da yok olmasıdır. Bu dışsal bağın tekrardan inşa olunması gerekirdi. Dolayısıyla Nietzsche’nin öldüğünü ilan ettiği Tanrı, yeryüzü serüveninin devam ettiği momentlerde, insanın kendi başına olma yanının radikalleştiği dönemde ürettiği Tanrı imajıdır. Ki bu imaj zaten ölü doğmuştu.

Heidegger’in “bizi sadece bir Tanrı kurtarabilir” sözünün, kendi başınalığımızın radikalleştirilmesinin yol açtığı etik, estetik, politik, ekonomik, teknik vs. sorunlara yol açtığı durum karşısında dile getirilmiş tespit olduğunu düşünebiliriz. Heidegger’in insanın kendi başına olmadığı mitik evrenin otantikliğine dikkat çekmesi, her vesileyle Sokrates öncesi dönemi özlemle, gıptayla anmasının başka türlü açıklaması olamaz, sanırız. Zira insanın kendi başına olma yanının radikalleştirilmesinin yol açtığı 2 büyük dünya savaşını bizzat yaşamış filozofların, kendi başına olan insan’ı dizginleyecek “farklı bir cihet” arayışında garipsenecek bir taraf olmasa gerek. Leo Strauss’un “Küdus ve Atina” isimli çalışmasında bu iki merkez arasında denge aramaya çalışması, Kudüs’ün insanın kendi başına olmama, Atina’nınsa kendi başına olma cihetlerini temsil ettiklerini anımsatıyor.

1.2

Kendi başına insan: İnsanın yeryüzü serüveninde, kendi başına insan olgusuna her medeniyet havzasında rastlarız. Konumuz açısından sadece Eski Yunan medeniyet havzasında durmamız icap ediyor. Polis’in kurulması ve Akdeniz’de kurulan diğer kolonilerin sayısının artmasıyla birlikte mitsel evrenin insanı, kendisine çizilen resme sığmadığını hissetmeye başladı. Bu sorunun asıl adı, özne sorunuydu. Eylemlerimi ben mi icra ediyorum yoksa bana eylemlerim yaptırılıyor mu? İkinci durum söz konusuysa sorumluluk ve görev fenomeninin iptali söz konusudur ki, bu durumun gideceği noktayı tahmin etmek çok da zor değil. Mamafih mitsel evrenin insanı bütün insani potansiyelini gerçekleştirmiş insan değildi. İşte bu sebeple Nietzsche’nin, Heidegger’in önerilerini eksik bulmaktayız. Mesele Kudüs ve Atina’nın birleştirilmesi değil, bunlar arasında ideal dengenin kurulmasından ibarettir. Zira kendi başına olmayan insan (Kudüs), kendi başına olma cihetini (Atina) görmezden gelir, harekete geçirmezse bu kez başka sorunlarla yüzleşmek zorunda kalır, -kaldı/kalacaktır.

Kendi başına olma ve olmama yeryüzünde beraber, eşzamanlı şekilde yürümelidir. Zira yeryüzünde yaşıyoruz ve bu anlamda hem kendi başınayız hem de değil. Kendi başına olmama tarafımız yeryüzünde bir eksiklik şeklinde ortaya çıkmaktadır. Dışsal olanla yani sahneyi kuranla ontolojik bağa doğrudan sahip olmadığımız için bu eksikliğin giderilmesi toplumsallaşmamızla mümkündür. Bu anlamda Kant’ın üzerinde durduğu noktanın doğru olduğunu düşünüyoruz. İnsan bir yanıyla bencil diğer yanıyla toplumsaldır. Bencilleştiği ölçüde toplumsallaşmaktadır. Kant’ın antagonizm olarak adlandırdığı “insanların toplumdışı toplumsallığı” fikri, toplumun kurulmasının bir zorunluluk ifade ettiğini gösterir. Fakat burada önemli olan nüans, kendi başına olma ve olmama cihetimizin dengesinin nasıl kurulacağıdır. Bütün bir siyasal tarihin, bu dengenin nasıl kurulacağıyla ilgili olduğunu düşünebiliriz. Bazen bu cihete bazense diğer cihetimize önem verilmesi politik anlamda farklı sonuçlara yol açmış ve olması gereken düzen, bu cihetlerin en ideal şekilde dengelenmesine bağlıdır. Bu dengenin geçmişte kurulduğunu veya gelecekte kurulacağını savunarak Nietzscheci (Heideggerci, Straussçu vs.) veya Hegelci (Aydınlanmacı yaklaşımların hepsi) yaklaşımı savunmayı, geliştirmeyi düşünmüyoruz. Kanaatimizce böyle bir dengenin sağlanması bireysel açıdan her an için geçerlidir. Toplumsal açıdansa her dönem için geçerli ve hatta bazı dönemlerde bunun gerçekleştiğini düşünüyoruz. Fakat toplumsal düzeyde bu dengenin her hangi bir dönemde sağlanmış olması onun sürekliliğini sağlamaz/sağlayamaz. Çünkü bu denge kurulması tamamen insan –ferdi ruhlara- faktörüne bağlı olduğu için, kurumlar veya benzeri kuruluşlar vasıtasıyla sürekliliği sağlanamaz. Tamamen insanın faziletiyle irtibatlı olan bu hal, sürekliliğini denge bilincinin her an farkında olunmasına tabiidir. 

YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Diğer Yazıları

ANKET - ARAŞTIRMA