Yazar : 494 Ömer Alperenoğlu - Çok Eşlilikte Fedakârlığın Konfora Dönüşmesi
18 Haziran 2018 Pazartesi

Çok Eşlilikte Fedakârlığın Konfora Dönüşmesi

Ömer Alperenoğlu

26-02-2018 10:12

Çok Eşlilikte Fedakârlığın Konfora Dönüşmesi

Beni çok eşlilik konusunda yazı yazmaya cesaretlendiren, çok değerli ağabeyim Sayın Hikmet Zeyveli’nin bir makalesidir. Yazının omurgasını da bu makale oluşturmaktadır. Bunun yanı sıra bazı Müslüman çevrelerin, yapageldiği gibi konuyu, ayetin iniş sebepleri veya gerekçelerinden bağımsız, tarihi bağlamından kopuk ve anlaşılmaz bir eziklik içinde, özellikle batıcı seküler çevrelerin itirazlarına cevap bulma, ikna etme gayretkeşliği içine girmeleri de bu yazının yazılmasında etkili olmuştur.

Kur’an’da yer alan her hangi bir olayı, hükmü, haberi, emsal veya kıssayı, tarihi arka planından uzak ve kendi bağlamından kopuk biçimde ele alarak norm belirlemeye, fıkhi hükümler geliştirmeye çalışırsak, Kur’an’ın evrensel mesajını bugüne taşımamız mümkün olmaz.

Başka bir ifade ile Kur’an’ı doğru anlamak için vahyin indiği tarihsel süreci, ilk hitap çevresinin örfünü ve dilini, sosyo-kültürel yapısını dikkate almadan hareket etmemiz durumunda, vahyin günümüze aktarılmasında birçok sorunla karşılaşmak kaçınılmaz olur.

Arap dili ve kültürü üzerinden inzal olan Kur’an, tek bir seferde inmediği gibi aynı zamanda, indiği ortamdaki toplumsal yapıyı da dikkate alarak, meydana gelen olaylara ve sorunlara özgün çare ve çözümler üretmiştir. Bunu yaparken de toplumun meşru ihtiyaç ve beklentilerine uygun şekilde ve onlara yol göstererek, farklı zamanlar, mekânlar ve farklı olaylar üzerinden çok canlı bir diyalog içinde inzal olmuştur.

Bu şekilde inmeye başlayan ayetlere iman eden Kur’an’ın ilk muhatapları, hasbi bir karakter ve kişiliğe, harbi bir tavır ve tutuma ve aynı zamanda inanılmaz bir fedakârlığa bürünüyorlardı. Bu köklü dönüşüm ve değişimin nedeni aslında; iman ettikleri ayetleri, bireysel edimlere hapsedip “fıkhi kurallar” arasında buharlaştırmadan, o ayetlerdeki temel mesajı “ahlak” edinmiş olmalarıdır.

Bu fedakârlığı gösterdiklerinde kaçınılmaz şekilde başarı elde etmişlerdir. Ta ki; Bedir’de gösterilen fedakârlığın, Uhud’da konfora (ganimet) dönüşmesine kadar. Bu ganimet (konfor) arzusunun getirdiği akıbetin faturası ağır olmuş ve bazı sonuçlarının izalesi de yine başka bir fedakârlıkla giderilebilmiştir. Ne ilginçtir ki; o gün özveri isteyen çok evlilik konusu, sonraki nesillerden bazıları için yeniden konfora dönüşmüştür.

Bilindiği gibi Kur’an’da anlatılan pek çok konu veya olay, yine birçok nedenle; sonraki nesiller tarafından gerçek anlamı veya kastı dışına çıkarılmıştır. Bunun sonucunda, ayetlerde verilmek istenen evrensel mesajın yerini, yerel kalıplar ve araçlar almaya başlamıştır. Böylece yaşanan olaylardan veya anlatılan kıssalardan ders almak ve onlardaki mesajı ahlak edinmek yerine, olayı veya kıssayı literal/lafzi bir okuyuşla salt “fıkhı ilkelere” hapsederek, ahlaki ilkelerin buharlaşmasına sebep olunmuştur.

Konuyu somut bir şekilde Nisa suresinin 3. ayeti üzerinden izah etmeye çalışalım.

“Eğer yetimler hakkında âdil davranamayacağınızdan endişe ediyorsanız, o zaman, sizin için meşru olan kadınlardan ikişer, üçer dörder… nikâhlayın. Şayet, aralarında adaletsizlik yapmaktan korkarsanız bir tane ile yetinin. (...) Haksızlık etmemeniz için en uygunu budur.”

Söz konusu ayet, tarihi arka plan göz ardı edilmeden ve bağlamından koparılmadan okunduğunda görülecektir ki; genel anlamda burada ne “dört kadınla evlenme izni” ne de evliliği “dört ile sınırlandırma” konusu vardır. Sadece ve sadece “çok özel bir durum” veya “olağanüstü bir hal” için, “birden fazla evliliğe teşvik” söz konusudur. Bu “olağanüstü hal” veya “özel durum”, bir savaş sonrası durumudur ki; bu savaş Uhud savaşıdır.

Bilindiği gibi Uhud savaşına katılan 700 civarı Müslümanın yaklaşık yüzde onu, yani 70 civarı Müslüman şehit olmuş ve bunlardan geriye kalan dul eşlerinin ve çocuklarının koruma altına alınması, onlara sahip çıkılması yani himaye edilmesi gündeme gelmiştir.

Tam anlamıyla bir devleti olmayan, maddi imkânları kısıtlı, hiçbir sosyal güvencenin bulunmadığı, özellikle de yetim ve çocuklu dul kadınlar için en güçlü korumanın evlilik olduğu bir toplumda, birden fazla evliliğe razı olmaktan başka bir çözümün olmadığını görmek zor değildir. İlahi emrin Müslümanlardan istediği de zaten bu olmuştur.

Sağ kalanların, kendi eş ve çocuklarını bile kıt kanat geçindirebildikleri, şartların daha da kötüleştiği savaş sonrası bir ortamda, İlahi emir gereği yetim kalan çocuklu dul kadınların evlilik yoluyla himaye altına alınmasının istenmesi, bu insanlar için fedakârlık değil de nedir?

Savaş sonrası böylesi zor bir ortamda Müslümanlar birden fazla evliliğe teşvik edilmiş, erkek olsun kadın olsun fark etmez, evli çiftlerden böylesi bir fedakârlık istenmiştir. Burada özellikle dikkat etmemiz gereken diğer önemli husus da; savaş şartları dışında, yani normal şartlar altında, ideal evliliğin ‘tekeşlilik’ olduğunun dile getirilmesi hususudur.

Dikkat edilirse ayette, ‘yetimler hakkında adil davranamamak’ ve “haksızlığa düşmek endişesi” dile getirilmektedir. Bu faktörlerin veya böylesine “çok özel bir durum” veya “olağanüstü bir hâl”in olmadığı ortamlarda, özellikle de günümüzün yanlış temayülü içerisinde, birden fazla evliliğe yol aramak, ilgili bu ayetleri çarpıtmadan mümkün olmaz.

Hiç hesapta olmayan ciddi bir sorunu, o günkü ma’şeri vicdanın da reddedemeyeceği biçimde toplumsal bir soruna dönüşmeden çözen İlahi bir emrin; zaman içinde salt “fıkhi ilkelere” hapsedilmesiyle, verilmek istenen mesajın, bu ilkeler arasında nasıl kaybolduğunu ve zaman zaman da bir nevi konfora nasıl dönüştüğüne dikkat etmek gerekir.

Başta Allah Resulü (s) olmak üzere, vahye muhatap ilk toplumun yapageldiği gibi Kur’an’ın temel mesajını ahlak edinebilmenin yolu; Kur’an’a, iki kapak arasında olmuş bitmiş ve kapanmış olayların anlatıldığı (Vay be! Müthiş! Hımm! diyerek geçiştirilen) bir kitap gibi değil, mevcut durumlara, olaylara ve ihtiyaçlara cevap veren, özgün çözümler sunan, açık bir diyalog süreci içinde bize iniyormuş gibi davranmamız halinde ancak mümkün olacaktır. İşte o zaman, vahiyle hayatı buluşturmuş ve o günkü ma’şeri vicdanın secde ettiği o “ahlak”a, bugünkü ma’şeri vicdanın da teslim olması mümkün olacaktır.

Son söz:

“…Allah her şeyi aslıyla bilir, ama siz bilmezsiniz.” (2/232

YORUMLAR
  • Erol   21-03-2018 21:48

    Bugün suriyeli on binlerce kadın dul şekilde Türkiyede ve diğer ülkelerde bulunuyor. Bunların sahipsiz kalması mı, çadırlarda çürümesi mi yoksa ikinci eş olarak evlilik yapmaları mı daha doğru olur? Zaman ve zemin yine benziyor neticede. Bir kadının evlilğinden gaye sadece maddi sığınak olmasa gerek.. değil mi?

Diğer Yazıları

ANKET - ARAŞTIRMA