Yazar : 493 Hayyam Celilzade - Devlet ve Adalet’in Değişen Doğasının Değişmez Olanla İrtibatı Üzerine
20 Eylul 2018 Perşembe

Devlet ve Adalet’in Değişen Doğasının Değişmez Olanla İrtibatı Üzerine

Hayyam Celilzade

19-02-2018 16:24

Devlet ve Adalet’in Değişen Doğasının Değişmez Olanla İrtibatı Üzerine

İnsan kendi başına, dışsal hiçbir destek olmaksızın adaletin tam anlamıyla gerçekleşeceği devlet kurabilir mi? Yazımıza bu soruyla giriş yapmakla birlikte evet veya hayır cevabını vermeksizin, soru(n)un unsurlarının arkeolojisini yapmaya başlayalım. Bu ve benzeri soruya çoğu filozofun cevap aramaya çalıştığını bilmekteyiz. Yazımızda üzerinde duracağımız başta Platon olmak üzere birçok filozof bu tip soruları eserlerinde tartışmışlardır. Bu soru güncelliğini kaybetmeksizin günümüze kadar ulaşmış bulunmakta ve yaşayan filozofları da halen meşgul eder gözükmektedir. Neden? Bir sorunun doğru cevabı bulunmuşsa, o soru tekrar neden sorulsun ki? Bu durumda iki ihtimal söz konusudur; verilen cevaplar ya doğrudur ya yanlış. Doğru olmasına ihtimal veremeyiz. Zira mevzu bahis soru her dönemde yeniden sorunsallaşmış ve demek ki son söz söylenmemiş. Verilen cevapların yanlış olması ihtimaliyse daha makul gözükmektedir. Filozoflar da böyle düşünmüş olmalı ki, soruyu yeniden cevaplamaya çalışmışlardır. Biz de aynı şekilde felsefe tarihinde bu soruya verilmiş cevapları yanlış diye bir kenara bırakıp, kendi cevabımızı vermeye çalışır ve her filozofun yaptığı gibi kendi devlet ve adalet teorimizi geliştirebiliriz. Fakat bu durumda aslında biz de soruyu cevaplamamış felsefe tarihine malzeme olmuş, evet veya hayırcı silsileye bir halka olmaktan öteye geçememiş oluruz. Yapmamız gereken; bu soruyu oluşturan unsurların arkeolojisini yapmak ve “neden böyle bir soru üzerinde düşünülmeye değer olmuş” sorusunun cevabını aramaktan ibarettir. Soruyu Türkçe vazettiğimiz için, önermeyi oluşturan (Türkçe) unsurların arkeolojisini yapmaya teşebbüs edeceğiz. Akabinde devletin nasıl ortaya çıktığına ve dolayısıyla adaletin bu bağlamda nasıl tesis edilebileceğine dair kendi tezlerimizi dile getireceğiz. 

0.

Yazımızın somut hareket noktaları felsefi metinler, mitler ve vahiydir. Vahiy derken Kur’an ayetlerini, mitler derken Eski Yunan destanlarını, felsefi metinler derken ise özellikle Platon’un, Machiavelli’nin ve modern dönem filozoflarının yazılarını kastetmekteyiz. Vahiy’in günümüz felsefe akademisinde bilgi kaynağı olarak ele alınmadığının farkındayız. Fakat vahiy’in bilgi ve varlık kaynağı olması olgusunun felsefi bir mesele olduğunu düşünmekteyiz. Vahyi bilgi ve varlık kaynağı olarak kabul eden azımsanmayacak sayıda insan olduğunu göz önünde bulundurduğumuz zaman, insan hayatıyla doğrudan irtibatlı olan böyle bir konuda vahyi görmezden gelmemiz, ona inananlar açısından değil, şu anda bu araştırmayı yapanlar olarak bizler açısından düşünsel anlamda bir eksiklik olacağı kanaatindeyiz. Dolayısıyla her ne kadar vahyi bilgi kaynağı olarak ele alamazsak da bu nokta üzerinden felsefenin konusu haline getirilebileceğini söyleyebilir ve konunun irdelenmesi sürecinde mitlere başvurulduğu gibi ona da başvurabiliriz. Hakikate ulaşmak istiyorsak –hakikat diye bir şey varsa tabii- insan tecrübesini var kılan, insan tecrübesinde ortaya çıkan her türlü unsuru dikkate almak zorundayız.

Yazımızın ilk adımının mevzu bahis soruyu unsurlarına ayırmak ve unsurların (sorunun) arkeolojisini yapmak olduğunu belirttik. Soruda geçen unsurlara bakacak olursak, önümüze şu kavramlar/sözler çıkmaktadır: İnsan, kendi başına insan, dışsal olan, adalet ve devlet, devlet kurmak. Sorunun unsurlarına ayırmak bize ne veriyor? Bir insanın, bir de kendi başına insanın var olduğunu ifade etmiş oluyoruz. Kendi başına olan insandan bahsedebiliyorsak kendi başına olmayan insandan da bahsetmemiz gerekir. Burada sözünü ettiğimiz birinci (insan) ve ikinci (kendi başına var/var olmayan insan) kategorilerini ontolojik entite olarak kabul edip etmemiz şu an için pek ehemmiyet arz etmiyor. Yazımızın ilerleyen kısımlarında bu üç kategoriyi ontolojik entite olarak ele almış olacaksak da, burada bu üç kategorinin mevcudiyetine tamamen düşünsel açıdan yaklaşıyoruz.

1.

İnsan: Her hangi bir şeyin, şey olabilmesi doğrudan insanla ilişkisi düzeyince belirlenir. Yani, insanın ilgi ve alakası dairesine dâhil olduğu müddetçe bir şeylerden bahsedebiliyoruz.Belki de bu durumun, insanın bir şeyleri adlandırma kabiliyetiyle bağlantısı vardır. İnsan bir şeyleri adlandırdığı zaman onu nesnesi kılmaktadır ve nesnenin Latincede karşılığı objectum’tur. Objectum’un bir şeyin dışarı fırlatılması anlamına geldiğini göz önünde bulundurmamız gerekir. İnsanın bir şeye/şeylere ad verdiği zaman onu nesnesi kılarak önüne atmakta/fırlatmaktadır. Nesnesini bu anlamda kuran olarak insan, bu fiil icrasında veya sonrasında kendisinin bilincine varmakta mıdır? Başka bir ifadeyle objectum fiilini icra eden insan, subject olduğunu idrak ediyor mu? Bu sorunun cevabı verilebilirse insan doğasından bahsetmenin anlamlı veya anlamsız olduğu açıklık kazanmış olur. “Kendi nesnesini kuran olarak insan, nesnesini kurduğunun bilincine varıyor mu?” sorusu irdelenmeksizin insanın kendi bilincini idrak etmesi yani özne olduğunu fark etmesi üzerinde durulması sonu gelmez faaliyete girişmek anlamına geliyor. İnsan ona verilen veya içkin olan melekeleri sayesinde nesnesini kurabilir ve bunun farkında olmayabilir. İşte mitlerde özellikle de konumuz açısından üzerinde duracağımız Eski Yunan mitlerinde olan durum tam da buydu. Kanaatimizce Platon’un şiir eleştirisinin gözüken tarafı mimesis’le, gözükmeyen ve asli tarafıysa özne meselesiyle bağlantılıdır. Bu meseleye ilerleyen kısımlarda değineceğiz.

Devamı var…

YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Diğer Yazıları

ANKET - ARAŞTIRMA