Yazar : 227 Musa Şimşekçakan - Secde Suresi Bağlamında Vahye Saygı Göstermek
21 Agustos 2018 Salı

Secde Suresi Bağlamında Vahye Saygı Göstermek

Musa Şimşekçakan

11-02-2018 10:50

Secde Suresi Bağlamında Vahye Saygı Göstermek

-Allah her zaman konuşur ve O konuştuğunda teslim olunur-

Vahiy, Allah katından indirilen gerçek bir olgudur. Arıya bal yapmasını öğretmek de insana edepli durmasını söylemek de vahyin bir ürünüdür.

Bu anlamda Allah, kullarıyla ilk andan itibaren mütemadiyen konuşmuştur. Tabiatı gözlemleyerek yaratılışa şahit olan dikkatli bir göz, hem teorik hem de bunu takip eden gerçek pratik uzanımlar açıdan Allah’ın sözlerinin tükenmediğini/tükenmeyeceğini fark eder. Bu anlamda yağmurun yağması, ağaçların meyveye durması ve denizlerin dalgalanması, onun konuşmalarından birer örnek olduğu gibi gönderdiği kitaplar da kelâmının bir parçasıdır. Onsuz ne bir çiçek açar ne de hakikatten başka kök salacak bir damar bulunur. (1)

Secde suresi, başından sonuna Allah’ın âlemle ilgisinin insanla gerçekleşen kısmının da aynı doğal sürece tabi olduğunu; gökleri ve yeri yaratan iradenin, indirilen kitaplar marifetiyle insanın yapıp-ettiklerine karşı da kayıtsız kalmadığını/kalmayacağını vurgular.

Yaratma ve emretme O’nun filleridir. Zira yaratan, emretme hakkına da sahip olur. Aslında her yaratma bir sözdür. Ve emretmekle korunur. Allah, âlemi insan için yaratmış, devamında korunması, ihya ve imarından da onu sorumlu tutmuştur. Bu anlamda secde etmek, O’nun yaratması ve emretmesi karşısında teslim olmayı hatırlatır.

Secde Suresinin Bağlamı

Bismillahirrahmânirrahîm

1, 2. Elif-Lâm-Mîm. Bu Kitab’ın indirilişi, hiç şüphe yok ki âlemlerin Rabbindendir. (2)

Secde suresi baştan aşağı bu ilk ayetin açılımını yapar. Kitab’ı âlemlerin Rabb’i indirmiş, yani yaratıcı irade kullarıyla konuşmuştur. Buna göre Allah’ın yaratıcı olması, konuşmasını, konuşması da Kitab’ın indirilmesini gerekli kılmaktadır. (3)

3. Ama onlar, [o hakkı inkâr edenler,] ‘Onu [Muhammed] uydurdu!’ diyorlar. Asla! O, Rabbinden gelen bir hakikat olup senden önce hiçbir uyarıcı ile karşılaşmamış olan [bu] halkı doğru yola gelsinler diye uyarabilmen içindir.

Kâfirlerin vahiy karşısındaki ilk şaşkınlıkları daha önce uyarılmamış olmalarından kaynaklanır. Kitab’ı indiren ve bu yolla kullarıyla ilişki kuran âlemlerin Rabb’i olduğu hâlde onlar, bunu “Muhammed uydurdu.” derler. Oysa Kitab’ın doğru yolu tarif eden içeriği, Muhammed (sav)’i de aşan ve ortak aklın çıkarımlarına dayanan önemli bir delildir.(4)

Allah’ın âlemlerin Rabb’i olması, Kitab’ın onun tarafından indirildiği hususunu yeterince açıklar. Tavşanından karıncasına denizinden akarsularına kadar bütün âlemi en ince ayrıntısına kadar ölçülü bir biçimde meydana getiren Allah’ın yaratması, zaten kullarıyla konuşmasıdır. Şimdi bunu vahiy indirerek yapıyor olması nasıl yadırganabilir!

Önceki “Bu Kitab’ın indirilişi, hiç şüphe yok ki âlemlerin Rabbindendir.” ayeti, insana “Seninle konuşan benim.” der. İnkâr eden muhataplar buna ( افْتَرٰیهُ ) “O’nun (Muhammed’in) iftirası” derler. İftira, bir kimseye kasıtlı ve asılsız suç yüklemektir. Söz konusu “iftira” kelimenin seçimi, muhatapların Allah’ı kabul ettiğini ama konuşmadığını iddia ettiklerini dile getirir. Bu nedenle onlara yaratılıştan örnekler verilir. Böylece her yaratılışın bir konuşma olduğu ve her şeye hâkim ölçülü bir yaratmanın onları dışarıda bırakmadığını anlamları istenir.

4. Allah’tır gökleri ve yeri ve ikisinin arasında bulunan her şeyi altı devrede yaratan ve sonra Kudret ve Hâkimiyet Tahtı’na oturan; [Hesap Günü] ne sizi O’ndan koruyacak, ne de size şefaat edecek birini bulamazsınız: hâlâ düşünüp ders almaz mısınız?

Âlemin altı evrede yaratılması, takdir edilen her şeyde bir amaç gözetildiğine delâlet eder. Nitekim hâkimiyet tahtına oturmak da tabiatın belli bir ölçü içerisinde sevk ve idare edildiğini izah eder. Yeşil otlağın, kurumuş çöpe dönüşünceye kadar geçirdiği evreler ve bunun sürekli tekrar etmesi gibi…

Burada Allah’ın gökleri ve yeri belli aşamalardan geçirerek yaratması ve ardından yarattığı her şeye hâkim olduğunu gösterecek şekilde ölçü koyması, Allah’ı insanın dostu ( وَلِىٍّ ) yapar. Yaratılmış her şeyin insana hizmet etmesi de bunu gösterir. Buna göre gökleri ve yeri insanın emrine amade kılan bir İlah’ın kullarından ayrı ve uzak kalması, onları başıboş bırakması nasıl düşünülebilir? Âlemdeki ölçülü hâl, Allah’ın insana değer verdiğini ve yaratmayı onun için sürdürdüğünü açık seçik ilan eder.

5, 6. Göklerden yere kadar bütün mevcudatı O düzenleyip yönetir ve sonunda tümü, sizin hesabınızla bin yıl [kadar] süren bir Gün’de [yargılanmak üzere] O’na yükselir. (5) Yaratılmışların kavrayış alanının ötesindeki şeyleri de, duyuları ve akıllarıyla kavrayabildiklerini de bilen O’dur; O, kudret sahibidir, rahmet kaynağıdır.

Ayette geçen “İşleri O yönetir.” ( يُدَبِّرُ الْاَمْرَ ) ifadesi, Allah’ın gökten yere ( مِنَ السَّمَاءِ اِلَى الْاَرْضِ ) kadar var olan her şeyle ilgili tasarruflarını dile getirir. Bunun içine insanla ilgili olan işler de girer. Nitekim bütün mevcudatın merkezinde zaten insan vardır ve gerek yaratılan gerekse düzenlenen her şey, onun yararına gerçekleşir. Sonra yeryüzünde olup bitenlerin bilgisi, Allah’a yükselir. (6) O’nun emri, yeryüzüne gökten iner, ardından bu emre uygun olarak kullarından sudur eden söz ve ameller de O’na döner.

Göklerden yere kadar her şeyi O yaratıp düzenler. Emir ve yasaklarını elçiler ve kitaplar aracılığıyla bildirmesi de bunlardan biridir. Ve O’nun olup-bitenden günü gününe haberdar olması da bu işleyişin bir parçasıdır. Hem de sizin saydığınız bin güne bedel bir günde. (7)

Yükselişin insan hesabına göre bin yıl kadar süren bir güne denk düşmesi, Allah’ın azametine işaret eder. Böylece müşrik zihnin, Allah ile âlem arasındaki ilişkiyi O’nun gücünü düşünerek anlaması beklenir. Allah, insanın tahayyül edemeyeceği kadar uzakta ama bunu bir güne indirebilecek kadar da yakındır. O kadar yakındır ki hesabı günlük tutar.

Ayetler, Allah’ın indirdiği vahyi ona iftira olarak algılayan müşriklere onu sadece yaratıcı olarak kabul etmelerinin doğru olamayacağını yaratmanın devamında emretmeyi ve hesap sormayı da gerektireceğini açıklar.

Müşrikler, Allah’ın azametini ve dünyaya uzaklığını, olup biten işlere karışmadığıyla ilişkilendirmiş olmalıdırlar. Buna göre O’nun kullarıyla konuşması mümkün değildir. Dolayısıyla Muhammed (hâşâ) O’na iftira atmaktadır. Böylece hem Allah’a inandıklarını hem de hayatlarına karışmadığını tescil etmiş olmaktadırlar. Elbette bu, kişiye zevklerinin peşinde koşma imkânı veren gizli bir inkârdır.

Allah’ın gizli ve açık her ne varsa bilmesi, hayata dair emir ve yasaklar vaz etmesini gerektiren önemli bir sâiktir. Ayetin devamında ( عَالِمُ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ ) “Görüneni de görünmeyeni de bilir.” denilmesi, meselenin insanla ilgisine işaret eder. Başka bir açıdan “göklerden yere kadar bütün mevcudatı O’nun düzenleyip yönetmesi ve sonunda insanın hesabıyla bin yıl kadar süren bir günde O’na yükselmesi”, kendisinden sonra gelen ayetle açıklık kazanır. Dolayısıyla bu ifade, Allah’ın görünen ve görünmeyen her şeyi bildiğini ve kaydettiğini anlatır. Şüphesiz bu vurgu, bir yandan Rabb’in yarattıklarıyla ilgisini kanıtlarken diğer yandan muhatabı hesap verme bilincine taşımak ister. Başka bir ifade ile “Muhammed uydurdu.” demek, “Ben hesap vermek istemiyorum.” demektir.

7-9. O, yarattığı her şeyi en mükemmel şekilde yapandır. Nitekim Allah, insanın yaratılışını balçıktan başlatır. Sonra basit bir sıvı özünden soyunu sürdürür. Sonra ona [yaratılış] amacına uygun bir şekil verip kendi ruhundan üfler ve [böylece, ey insanoğlu,] sizi hem işitme ve görme [melekeleri] hem de düşünce ve duygularla donatır: [Buna rağmen] ne kadar da az şükrediyorsunuz! (8)

İnsanın yaratılışı da tabiatta olduğu gibi aşama aşama gerçekleşmiştir. Yaratma işinin insana can, nesil ve amaç verinceye kadar devam eden süreli hâli ve özellikle kişinin düşünme melekeleriyle donatılması, şükretmesini gerektirir. Bir önceki ayet, Allah’ın güçlü ve rahmet sahibi ( الْعَزٖيزُ الرَّحٖيمُ ) olduğunu bildirir. İnsanın donanımı da bunun tezahürleri sayılır. Yaratılışının her aşamasında Rabb’inin dokunuşları bulunan insanın yüzünü saygıyla yaratıcısına çevirmesi için ziyadesiyle gerekçe mevcuttur.

10. Nitekim [çoğu] insanlar, ‘Ne! Biz [ölüp] toprağın altında kaybolduktan sonra yeni bir yaratılış eylemi sonucunda [hayata yeniden döndürülmüş] mü olacağız?’ derler. Hayır, ama [böyle söyleyerek] Rablerine kavuşacakları gerçeğini inkâr ederler!

Yaratan, şekil veren, ölçüsünü koyan ve belli bir amaç belirleyen ve insanı düşünme yetisiyle donatan Allah’ın bütün bu aşamaları tekrar yapabilmesi, nasıl inkâr edilebilir! Tabiattaki dönüşümleri ve insanın doğumunu binlerce kez izleyen birinin Allah’ın tekrar yaratamayacağını düşünmesi gerçekten budalalıktır. Dolayısıyla bu inkâr, bir delile dayanmaz. İnsanın hesap vermek istememesinden kaynaklanır.

11. De ki: ‘Sizin için görevlendirilmiş olan ölüm meleği [bir gün] sizi toplayacak ve sonra (hep birlikte) Rabbinize döndürüleceksiniz.’

Ölüm, insanın ebediyen yaşayamayacağını gösterir.

12. Keşke, günaha batmış olanların [Hesap Günü] Rablerinin huzurunda başlarını öne eğerek, ‘Ey Rabbimiz! [Şimdi] görmüş ve duymuş olduk. Öyleyse bizi [yeryüzündeki hayatımıza] geri döndür ki doğru ve yararlı işler yapalım: çünkü [artık hakikate] kanî olduk!’ dedikleri zaman[ki hallerini] bir görsen!

Ahirette hesap verirken insanın “Ey Rabbimiz! [Şimdi] görmüş ve duymuş olduk.” demesi, bir değer ifade etmez. O sesi hesap gününden önce duyması ve gereğini yapması gerekir. (9)

Ahiretin varlığına inanmak, kişinin sâlih ameller işlemesini zorunlu kılar. İnsan isteyerek ya da istemeyerek sonunda teslim olmak mecburiyetinde kalacaktır. Ama işin sonunda, insanı ve toplumu barış ve huzura taşıyan işlere karşı çıkmanın bedeli ağır olacaktır. Öyleyse pişman olmadan önce bu teslimiyeti, şimdi göstermesi gerekir.

13. Eğer dileseydik her insanı doğru yola ulaştırırdık: fakat [böyle olmasını dilemedik -ve sonuçta] şu vaadim doğru çıkacak: ‘Cehennemi mutlaka görünmeyen varlıklar ve insanlarla dolduracağım!’

Allah, buraya kadar âlemi altı günde yarattığından; sonra insanı basit bir sıvı özünden yaratıp soyunu sürdürmesini sağlayacak şekilde canlandırdığından ve bu şekilde bir daha yaratabileceğini kanıtlayarak ahiretteki pişmanlığından, yani insanın “Bizi [yeryüzündeki hayatımıza] geri döndür ki doğru ve yararlı işler yapalım.” diyeceğinden bahseder. Buna karşılık “Eğer dileseydik her insanı doğru yola ulaştırırdık.” cevabı, “Senin dünyadayken özgürce seçimlerini yok etmemi mi istiyordun.” demektir.

Yeryüzünde kötülüklerin artması, insana tanınan seçme kabiliyetinin bir sonucudur. Kendisi için son derece kıymetli olan bu özelliğini, dünyayı berbat bir yer yapmak için kullanması, onun suçudur. Ve bedelini mutlaka ödeyecektir. (10)

İnsanı doğru yolu tutmaya zorlamak, iyiliği yok etmeye çalışmaktır. Kötülük yapanları serbest bırakmak da aynı kapıya çıkar. Vahyin işlevi, iyiliği mükâfatlandırmak kötülüğü ise cezalandırmaktır. Buna göre adalet düşüncesi, ahiretin varlığını gerekli kılan yegâne sâiktir.

14. [Ve Allah, günahkârlara şöyle seslenecek:] ‘O hâlde, bu [Hesap] Günü’nün gelip çatacağını umursamamanın [cezasını] çekin bakalım şimdi! [Artık] Biz de sizi bıraktık: öyleyse, yapmış olduğunuz [her türlü kötülük]ten dolayı [bu] ebedî azabı tadın!’

Hesap vermeme düşüncesi, kötülük yapmaya sebep olur. Kişinin yaptıklarının sorumluluğunu yok sayması, ahiretini de heba eder. Buna göre insanın ahireti unutması, kendisini unutması anlamına gelir. Zira kötülükler, asla cezasız bırakılmayacaktır.

15. Bizim mesajlarımıza [gerçekten] inananlar, ancak, kendilerine tebliğ edildiği zaman önünde derin bir hayranlık ve saygıyla eğilenlerdir; [onlar,] Rablerinin sınırsız ihtişamını hamd ile yüceltenler ve asla büyüklük taslamayanlardır.

Bu ayet, surenin omurgasıdır. Yaratılıştaki incelikleri fark edenler, âlemlerin Rabb’inin takdirine teslim olurlar. Tabiattaki hârikulâde sanatı seyredenler, O’nun kullarıyla konuşmasını yadırgamazlar. İnsan, çevresinde izlediği yaratılış örneklerinden sonra Kitab’ın ayetlerini de hayret ve saygıyla karşılamalıdır. Secde etmek, bu teslimiyetin bir göstergesidir.

Âlemin yaratılışı, Allah’ı övmekten başka yol bırakmaz. O’nu övmek, doğru ve yararlı işler yapmayı ilzam eder. Nitekim hamd etmek de yaratılış karşısında şükretmeyi ve bunun gereğini yapmayı (kulluk) gerektirir. Nitekim vahyin getirdiği mesajları inkâr etmek, büyüklenmeye yol açar. Oysa âlemdeki düzen insana mütevazı olmayı öğretir. Nihayet yaratılış bütün insanları eşitler.

Surenin başında “Bunu Muhammed uydurdu.” diyenlere karşı Kitab’ı indirenin âlemlerin Rabb’i olduğu vurgulanır. Ardından Allah’ın yaratmasındaki örnekler verilerek onun zaten bu şekilde konuştuğu anlatılmıştır. Böylece Allah’ın kullarıyla diyaloğa girmesinin gayet normal ve gerekli bir iş olduğu anlaşılır.

16. [Onlar,] yataklarından [geceleri] kalkarak korku ve ümit içinde Rablerine yalvaranlardır ve kendilerine geçinmeleri için verdiğimizden başkalarına harcayanlardır.

Namaz, sadece Allah’ın önünde eğilmeyi temsil eden bir özgürlüğü; infak ise sosyal adaleti sağlar. Onlar, hem kendilerinin hem de başkalarının özgürlüğüne önem verirler. Nitekim kâfirlerin inkâr ettiği vahyin amacı, insanın dünyada da ve ahirette de güzel sonuçlar almasıdır. Buna göre Allah konuştuğunda onu dinlemek ve cevap vermek gerekir.

Rabb’e yalvarmak (يَدْعُونَ رَبَّهُمْ ), insanın karşılaştığı her sorunda O’na başvurması/çağırması, yani vahyi dikkate alması anlamındadır. Korku ve ümit içinde ( خَوْفًا وَطَمَعًا ) bulunmak, hesap vereceği bilincinde hareket ederek gelecekten ümitvâr olmaktır. Vahiy, Allah’ın konuşmasıdır. Allah’ın konuşması önünde saygıyla eğilip teslim olanların yakarışı, onların da Rableriyle konuşmasını gerektirir. Bu diyalog, insanı sahip olduğu her şeyi paylaşmaya götürür.

17. [Böyle davranan müminlere gelince,] yaptıklarından dolayı mükâfat olarak [öteki dünyada] onları şimdiye dek gizli kalan hangi mutlulukların beklediğini kimse tahayyül edemez.

Allah konuştuğunda teslim olan ve bu konuşmaya olumlu cevap verenler, hayal edemeyecekleri nimetlerle karşılaşacaklardır.

18. Zaten, [bu dünyada] iman etmiş olan kimse, yoldan çıkmış biriyle hiç mukayese edilebilir mi? Bunlar [elbette] bir olamazlar!

Vahyin getirdiği ölçülere tabi olduğu için âlemdeki düzene saygı duyup koruyan biri ile suç işleyenler nasıl mukayese edilebilir?

19. İman edip doğru ve yararlı işler yapanlara gelince: yaptıklarına karşılık [Allah’tan] bir mükâfat olarak onları dinlenip huzur bulacakları bahçeler beklemektedir.

Sure bağlamında iman, Vahye saygı göstermek, göklerin ve yerin muazzam yapısının bir yaratıcının elinden çıktığını kabul etmektir. Salih amel, ise bu yapıyı korumak için elinden geleni yapmaktır. Önemli olan, yaratılışta ölçü ve amaç barındıran işleyişe katılmak, yani dünyanın bütün güzellikleriyle herkes için yaşanabilir bir yer olmasına çalışmaktır.

20. Sapmışların varacakları yer ise ateştir: ondan kurtulmak için her çırpınışlarında yeniden içine atılırlar ve kendilerine, ‘Yalanlamış olduğunuz ateşin azabını [şimdi] tadın bakalım!’ denir.

Yalanlamak, vahyin ölçülerinden yüz çevirmektir. Oysa hakikati yalanlamanın sonuçları çok ağır olacaktır. Çünkü inkâr ederek sebep oldukları kargaşa, bir hayli can yakıcıdır. Bu nedenle onların da canları yanacaktır.

21. Fakat o şiddetli azab[a onları mahkûm etme]den önce belki [pişman olup] yollarını düzeltirler diye hemen yanı başlarındaki azabı tattıracağız.

İnsanın başına gelen musibetler, kendi yol açtığı sorunlardan kaynaklanır. Bir düzenin bozulması, da Allah’ın yaratmasındaki uyuma işaret eder. Başka bir ifade ile insanın yaptıklarının bedelini ödemesi, Allah’ın onlara verdiği bir cevaptır. Böylece âlemi fesada verenlerin sorumlu olduğu belli olur. Nihayet dünyada ödenen bedeller, yaratılıştaki ölçüyü fesat edenler için takdir edilen azabın bir parçasıdır. Bu açıdan zarar görmek, pişman olmaya kapı aralar. Ve belki doğru işler yapmaya vesile olur.

22. Kendisine Rabbinin mesajları aktarıldığında onlara sırtını dönenden daha zalim kim olabilir? [Bu şekilde] günaha batmış olanlardan öcümüzü mutlaka alacağız!

Rabb’in mesajlarına sırtını dönmek, iyi ve güzel olan her şeyin boy atmasına engel olmak anlamı taşır. Zira bu şekilde hiçbir şey yerine oturmaz. Bir hakkın teslim edilmemesi veya bir hukukun çiğnenmesi anlamında bir şeyin yerine oturmaması, zulüm doğurur. Yaratıcının hakkını çiğnemek ise en büyük zulümdür. O hâlde Allah konuştuğunda sırtını dönmek, yaratılışa ihanet sayılır.

Özgürce yapılması gereken doğru eylemlere karşı çıkanlar, günah işleme iştahlarına gem vuramayanlardır. Fakat bu şekilde sebep oldukları kötülüklerin bir bedeli mutlaka olacaktır.

23. Gerçek şu ki [ey Muhammed,] Biz vahyi Musa’ya [da] tevdî etmiştik: öyleyse [sana ilettiğimiz vahiyde] aynı [hakikat] ile karşılaşacağından kuşkuya düşme! Ve [nasıl ki] o [önceki vahy]i İsrailoğulları için bir rehber kıldık.

Musa (as)’ya vahyedilmesi, diğer bütün elçiler gibi âlemlerin Rabb’inin bir konuşmasıdır. İnkâr edenler, o zaman da aynı kör taassubu göstermişlerdir. (11)

Gönderilen bütün elçiler ve kitaplar, Allah’ın kullarıyla konuşmasıdır. Bundan yüz çevirmek dünya tarihine sırtını dönmektir. Vahyin yüzyıllara baliğ serencamı, müminleri üzerinde yürüdükleri yolun doğruluğu konusunda mutmain kılmalıdır. (12)

24-26. Ve [nasıl ki] sabredip mesajlarımıza tereddütsüz inandıkları zaman, onların içinden, buyruklarımız doğrultusunda [kavimlerini] hidayete ulaştıran önderler çıkardık, [işte böylece, ey Muhammed, sana vahyedilmiş olan ilahî kelâm için de aynı şey geçerli olacak.] Şüphe yok ki Allah, ihtilaf ettikleri bütün konularda Kıyamet Günü insanlar arasında bir hüküm verecektir. [Fakat] onlar, [o hakikati inkâr edenler,] kendilerinden önce gelip geçmiş kaç nesli -bugün yurtlarında dolaşıp durdukları [kaç toplumu]- yok ettiğimizi görüp ders almazlar mı? Bunda elbette açık dersler vardır: hâlâ dinlemezler mi?

Ve [nasıl ki] sabredip mesajlarımıza tereddütsüz inandıkları zaman, onların içinden, buyruklarımız doğrultusunda [kavimlerini] hidayete ulaştıran önderler çıkardık, [işte böylece, ey Muhammed, sana vahyedilmiş olan ilahî kelâm için de aynı şey geçerli olacak.] Şüphe yok ki Allah, ihtilaf ettikleri bütün konularda Kıyamet Günü insanlar arasında bir hüküm verecektir.

Bu mesajlara iman edildiğinde geçmiş vahyin izleyicilerini de doğru yola çıkarmıştır. Allah’ın emirlerine teslim olunduğunda toplumların nasıl başarılı sonuçlar aldığı bilinir. (13) Şüphesiz tarih, ders almak için bir hayli dikkate değer veriler taşır.

Allah’ın kıyâmette insanlar arasındaki ihtilafları çözeceği bilgisi, son sözü söylemesi, yani yine konuşmaya devam etmesi manası taşır. (14)

27. Üzerinde ot bitmeyen kuru topraklara yağmur indirip kendilerinin ve hayvanlarının yiyeceği bitkileri bizim yeşerttiğimizi görmezler mi?

Kuru toprağın suyla hayat bulması, yaratmanın en canlı örneğidir. Tek başına bu ölçü bile insana verilen değerin her şeyden fazla olduğunu gösterir. Zira toprak ve suyun işlevi olmaksızın, insanın hayatını devam ettirebilmesi imkânsızdır. Buna göre kuru toprağın canlanması da bir nevi onlara verilen mesaj, yani ilahi kelamın bir işaretidir.

28, 29. Ama onlar: ‘Eğer söylediğiniz doğru ise, bu nihaî karar ne zaman verilecek?’ diye soruyorlar. De ki: ‘Nihaî Karar Günü, [hayatları boyunca] hakikati inkâr etmiş olanlara ne [yeni fark ettikleri] imanları bir fayda sağlayacak, ne de kendilerine bir mühlet verilecektir.’

Somut bir biçimde insanın yapıp-ettiklerinden doğan kötü sonuçlar ortadayken, kıyametin kopmasını istemek ve bunu da Allah’ın varlığının delili saymak koyu bir cehaletin örneğidir. (15) Özellikle ahiretin varlığını Allah’ın son sözünü söylemesine bağlamak, suç işlemeye devam etmek istemekle aynı yönde ilerler. Çünkü vahyin ölçülerinin insanı ve yaşadığı ortamı korumaktan başka bir işlevi yoktur. (16)

Dünya geri dönülemez şekilde mahvolduktan sonra pişman olmak bir işe yaramaz. Ders almak için bütünüyle yok olmayı beklemek, suç işlediği için hesap vermekten kaçınmak anlamına gelir. (17)

30. Artık onları kendi hallerine bırak ve onların beklediği gibi sen de [hakikatin ortaya çıkmasını] bekle.

Surenin başından sonuna kadar Allah’ın konuşmasının örnekleri, şu şekilde verilir:
Allah sizinle konuşmak için Kitap indirmiştir. (2)
Bununla size doğru yolu göstermek ister. (3)
Her şeyi ölçülü bir şekilde yaratması da bir nevi konuşmasıdır. (4)
Yaptıklarınızı günbegün kaydetmesi de her şeyi bilmesi de rahmetinin izlerini taşımanız da bu diyaloğun bir parçasıdır. (5, 6)
Sizi balçıktan yaratıp şekil ve can vermesi hatta düşünme melekeleriyle donatması da. (7-9)
İlkinde olduğu gibi yeniden yaratmak da O’na ait bir sözdür. (10, 11)
Onun sesini şimdi duymanız gerekir. Yoksa ahirette bu sizin için bir pişmanlık olacaktır. (12)
Suç işleyenleri cezalandıracak olması da O’nun sözüdür. (13, 14)
Allah konuştuğu zaman size gereken büyüklük taslamayı bırakıp O’na hamd ederek teslim olmaktır. (15)
Samimi bir teslimiyetin tezahürü Allah’a yakarmak ve sahip olduklarını paylaşmaktır. (16)
Ki bu tutumunuz da ileride mükâfatlandırılacaktır. (17)
Buna göre iman etmiş olan kimse, yoldan çıkmış biriyle hiç mukayese edilemez. (18)
İmanlarını sâlih amellerle destekleyenleri içinde huzur bulacakları bahçeler beklemektedir. (19)
Sapmışların varacakları yer ise ateştir. (20)
Dünyada ödediğiniz bedeller de size verilen cevaplardır. (21)
Allah konuştuğunda arkasını dönenden daha zalim kim olabilir. (22)
Geçmişte Allah’ın Musa ile konuşması da İsrailoğulları için bir rehberliktir. (23)
Daha önce helak edilen kavimlerin durumu da bu rehberlikten yüz çevirmenin cezasıdır. (24-26)
Kuru toprağın canlanması da Allah’ın sözüyle olur. (27)
Sizin için son sözün söylendiği gün hiçbir fayda göremezsiniz. (28, 29)
Ey Muhammed! Onlar, sözün hakikatinin gerçekleşmesini bekleyeceklerse sen de bekle. Zira söz sonunda mutlaka gerçekleşir.

Yani;
Allah
Yaratır, konuşur.
Yeniden yaratıp konuşur.
Rahmet eder, konuşur.
Toprağı canlandırır konuşur.
Şekil verir, ölçü koyar konuşur.
Yaptıklarınızı kaydeder, konuşur.
Suç işleyenleri cezalandırır, konuşur.
Kötülüklerinize bedel ödetir, konuşur.
Can verir, düşünme melekeleriyle donatır konuşur.
Daha önce yaptığı rehberlikle Musa ile de konuşmuştur.
Şimdi yine vahyedip, yani Kitap indirip konuşuyor. Niye yadırgıyorsunuz ki?

Onun sesini şimdi duymazsanız, ahirette bu sizin için bir pişmanlık olacaktır. Allah konuştuğu zaman arkasını dönmek değil, tam tersi büyüklük taslamadan O’na hamd ederek teslim olmak gerekir.

Son ayet, Allah’ın konuşmasını, asla önlenemeyecek şekilde gerçekleşecek bir olgu olarak sunar. Böylece muhatabı teslim olmaya çağırır. Bu bekleyiş Kur’an’ın insanı aciz bırakan mucize tarafıdır.

Hakikat gerçekleşmeden yakalarını asla bırakmaz. Bunu görmek için iman ve sâlih ameller eşliğinde beklemek gerekir. Âlemde var olan ölçü, Kitab’ın mesajları için de geçerlidir. İnsan tabiattaki işleyişi nasıl reddedemiyorsa, Kitab’ın ayetlerini de inkâr edemeyecek; bir süre sonra bunların gerçekliği onu mutlaka kuşatacaktır.

Secde suresinin başında “Bu Kitab’ın indirilişi, hiç şüphe yok ki âlemlerin Rabbindendir.” denir. Sonunda ise Kitab’ın dünyada/hayatta üstlendiği işlevin gözlemlenmesi, içeriğinin düşünülmesi ve gerçekleşmesinin izlenmesi tavsiye edilir. Çünkü doğru ve dürüst bir bekleyiş yüzünü hakikate dönerek gerçekleşecekse iyi; yüz çevirerek sürecekse kötü sonuçlanmaya mahkûmdur.

Muhtemel Gönderiliş Amacı
Secde suresi, yaratırken konuşan Allah’ın Kitap indirirken de aynı şekilde kullarıyla diyaloga girdiğini ve âlemin yaratılışını izleyen insana Kitab’ın mesajları konusunda da hayret ve saygı ile teslimiyetten başka bir yol bulamayacağını öğretmek ve tabiatta görülen zecri iradenin kendisine indirilen İlahi mesajlar için de geçerli olduğunu bildirmek için indirilmiştir.

Sonuç
Secde suresini daha iyi anlayabilmek için diyalektik bir yaklaşım sergilemek yerinde olacaktır. Şöyle ki:
– Kitab’ın indirilişi, hiç şüphe yok ki âlemlerin Rabbindendir.
– Hayır, onu Muhammed uydurmuş da olabilir.
– Doğru bilgiler vermenin adı ne zaman uydurma oluyor! İçeriğine hiç baktın mı?
– Bakmam gerekmiyor. Zira zihnimde Allah’ın bizle konuştuğunu anlamlandırmıyorum.
– Onu yaratıcı kabul ediyor musun?
– Elbette.
– Peki, yaratılan her şeyin bir ölçü ve düzen barındırdığını…
– Nasıl yani?
– Her şeyin belli aşamalardan geçerek meydana geldiğini ve ekolojik düzenin bir parçası olduğunu fark ediyor olmalısın.
– Evet, bu açık.
– Bu kadar ince ayrıntı içeren bir işleyişin gelişigüzel ve tesadüfen ortaya çıkamayacağı da belli değil mi?
– Ben Allah’ı yaratıcı olarak kabul ediyorum zaten.
– Yaratmış, şekil vermiş, belli bir amaca hizmet etsin diye ayarlamış ama başka bir şeye karışmıyor ya da yarattıkları üzerinde hiçbir hakka sahip değil mi diyorsun?
– İnsanla konuşması bana garip geliyor.
– Tabiattaki her şeyin insana hizmet ettiğini biliyorsun değil mi?
– Evet.
– Bu ona değer vermek anlamına geliyor.
– Öyle gözüküyor.
– Yaratması ve ölçü koyması hasebiyle hayata bu kadar hâkim olan bir Rabb’in kullarından bigâne kalması nasıl düşünülebilir? İnsana bu kadar değer veren bir yaratıcının onu başıboş bıraktığını mı söylüyorsun? Yaratırken konuşan bir İlah’ın, yarattıklarıyla konuşması neden garip olsun? Üstelik insana düşünme yetisi vermesinin de bir sebebi olmalı.
– Evet, şimdi bana makul gelmeye başladı.
– Teşbihte hata olmaz ama bir annenin doğurduğu çocukla hiç konuşmaması nasıl bir şey olur? Ona ilgisiz kalarak hiç emir, yasak veya nasihatte bulunmaması…
– Tam bir saçmalık olur.
– O hâlde yaratanın emretme hakkı olduğunu anlamak zor olmasa gerek.
– Peki, vahiy aldığını söyleyen kişinin doğru söylediğini nasıl bilebilirim?
– İçeriğinden.
– Nasıl yani?
– Doğru bilgiler veriyorsa seni kandırmıyor demektir. Sana bahşedilen akılla bunu anlayabilirsin.
– Sonunda bir zararım da olmayacak gibi görünüyor.
– Üstelik hakikatin mutlaka gerçekleşme gibi bir özelliği de varken.
– Evet, bu çok daha ikna edici.
– Doğru söze ne denir değil mi!
– Tekrar dirilmem nasıl mümkün olacak peki?
– Kuru toprağın suyla canlanması ya da anne karnında çocuğun baştan aşağı yaratılması gibi.
– Binlerce kez gözlemlediğimiz şekilde…
– Evet. Mevsimlerin değişmesini izlemeyi de buna ekle.
– Evet, evet.
– Sen zaten teslim olmuşsun.
– Neye?
– Senin için konulan düzene. Yemek yemek, uyumak, sebze ve meyve yetiştirmek ve hayatını sürdürebilmek için ne lazımsa onu yapmak zorundasın.
– Zorundayım.
– Bu bir de gönüllü olarak Kitab’a saygıyı eklemen gerekiyor.
– İyiliklerin kazanmasını ve kötülüklerin cezasız kalmamasını.
– Tam olarak öyle. Biz buna hamd etmek diyoruz.
– Şükretmek yani,
– Şükretmek ve yaratılış amacına hizmet etmek.
– Şuna dünyada olması gereken güzellikleri korumak diyelim.
– Evet, şimdi anladın işte.
– Allah’ın kullarıyla konuşmasını yadırgamıyorum artık.
– O hâlde onun sınırsız ihtişamı önünde başını eğmelisin.
– Büyüklük taslamadan.
– Evet, yaratılmış her şeye değer verip elindekileri paylaşarak.
– Yoldan çıkmış kişilerden ayrılarak…
– Tamamen öyle.
– İnsanların dünyada ödedikleri bedeller de bir nevi azap gibi
– Evet.
– Ve sanırım günah işlemenin cazibesi buna yol açıyor.
– Bunda şüphe yok.
– Allah’ın konuşmasının başka örnekleri de var mı?
– Ehl-i Kitab bunun en bariz şahidi. Ve tabii tarih de.
– Yani.
– Yani geçmişte helak olan medeniyetlerde yozlaşma ve yok oluşa nelerin sebep olduğuna bakmalı, ardından birbiri ardına gönderilen elçilerin izlerini takip etmelisin.
– Buradan da pek çok ders çıkaracağıma eminim.
– Hakikatin gerçekleşmesine asla engel olunamayacağını öğrendiğinde teslim olduğun gerçekler için şimdiden şükretmelisin. Zira Rabb’i konuştuğunda buna cevap vermeyenin kibri, dünyayı çirkinleştiren yegâne küstahlıktır. Sen, yaratırken konuşan bir iradeye ister istemez teslim oluyorsun da kitap indirmesine neden bu kadar hayret ediyorsun. Tam tersi, seni kendisinden ve ne istediğinden haberdar etmemesi garip olurdu.
– Doğru, bu kadar ince ayrıntıyı yaratılışta seferber edip beni umursamaması gerçekten gücüme giderdi. Öyleyse ne dediğine bakıp vahiyle ilettiği doğrulara teslim olmam gerekiyor, sanrım. Böylece hakikatin ortaya çıkmasını beklememe lüzum yok. Ona yüzümü dönsem beni de kucaklayacak gibi geliyor.
– Sen bir adım at bakalım, iman edip teslim olduğun gerçekler sana daha neler söyleyecek…

Dipnotlar:
1) Bu nedenle ideolojik takıntılar, batıl inançlar ve sübjektif varsayımlar vahiyle mukayese edilemez.
2) Bu makâlede M. Esed Meali kullanılmıştır.
3) Ayet, âlemlerin Rabb’i vurgusuyla muhataba karşısındaki gücü anımsatır. Her şeyi yaratan, şekil veren, ölçüsünü koyup amacını belirleyen bir iradenin takdiridir bu. Fakat asıl konu, bu iradenin indirdiği Kitab’ın gerçekliğidir.
4) Allah konuşur ve konuştuğunda da doğru yolu gösterir. Zira doğru yolu göstermek, konuşmasını gerektirir.
5) M. Esed bu ayetle ilgili olarak şu açıklamayı yapmaktadır: “Yani, Hesap Günü, yargılanacaklar için hiç bitmeyecekmiş gibi görünür. Eski Arap deyimlerinde ‘uzun’ gün, acıklı ve üzüntülü geçen günler için, ‘kısa’ gün ise mutlu günler için kullanılır (Merâğî XXI, 105).”
6) Meâric suresindeki elli bin yıllık ifade, melekler ve ruh ile Hac suresinde ise azabın çabuk gelmemesi ile ilgilidir.
7) Tabiattaki ölçülü hâl bunu, yöneten bir güce işaret eder. Yaratılan her şey hem olağanüstü bir incelik hem de insan için rahmet içerir. Bu da âlemin bilinçli bir tasarım ürünü olduğunu gösterir. Belli bir amaç doğrultusunda gerçekleşen yaratılıştaki hârikulâde ölçünün, bunu düzenleyen bir iradeye tabi olmadan ortaya çıkması düşünülemez. Nihayet yaratarak konuşanın Kitap indirerek söz söylemesinden daha normal/doğal bir şey de olamaz.
8) M. Esed bu ayetle ilgili olarak şu açıklamayı yapmaktadır: “Bu ifade 15:29 ve 38:72’de olduğu gibi, Allah’ın “’ruhundan insana üflemesi”’, ona ilahî bir armağan olarak hayat ve bilinç veya ‘can”’ (ki sure 4, not 181’de işaret edildiği gibi, rûh teriminin anlamlarından biridir) vermesini ifade eden bir mecazdır. Sonuç olarak ‘her insanın canı, Allah’ın ruhudur’ (Râzî). Sevvâhu fiili ile ilgili olarak -ki burada ’ona [yaratılış] amacına uygun bir şekil verir’ şeklinde çevrilmiştir- bkz. 87:2, not 1 ve 91:7, not 5.”
9) Zira doğru ve yaralı şeyler yapmaktan başka insanı kurtaracak bir eylem yoktur. Uydurma diyerek inkâr ettikleri vahyin, doğru ve yararlı işler yapılmasını istemekten başka bir içeriği de yoktur.
10) İnsanın doğru ile yanlışı seçme özgülüğü, onu asıl değerli kılan yanıdır. Mamafih bunun onu cehennem sürükleyen bir sâike dönüşmesi gerçekten üzücüdür.
11) Burada Musa (as)’nın seçilmesi, “kelamullah” olması açısından kayda değerdir.
12) Geçmişten verilen örnekler, insanın hakikati kavramasına yardımcı olur. Zira anlık tebliğler, kişinin içinde bulunduğu menfaat çarkını kırarak gerçekleri görmesine engel olabilir. Ancak geçmişin izleri, gözleri kör eden bu türden bir perde oluşturmaz. İsrailoğullarının vahyi kabul ya da reddederek elde ettikleri hasılata göz atmak doğru yolu bulmak konusunda oldukça etkili bir tahriktir.
13) İçlerinden toplumlarını doğru istikamette hayra çıkaracak, ileriye taşıyacak nice liderler yetişebileceğinden bahsedilmesi, yapabilecekleri öncülük ve önderlik açısından teşvik edici bir yaklaşımdır. Ayette “[kavimlerini] hidayete ulaştıran önderler” çıkarılmasından bahsedilmesi, muhataplara vahye tabi oldukları sürece kaybedecekleri bir şey olmayacağını dile getirir. Böylece hayata dair yapmak istedikleri doğru ve meşru şeylerde bir kayıp yaşamayacaklardır.
14) İhtilaf edilen bütün konularda Allah’ın hüküm verecek olması, insanı yol açması muhtemel sorunlar açısından uyanık olmaya davet eder. Elbette vahye muhalefet etmenin sonuçları ağır olacaktır.
15) Anında hesap sorulmamış olması, insanın kötülük yapmaya devam etmesi için gerekçe edinilemez. Hesap günü iman etmek, ise daha önce inkâr edenlere fayda vermez.
16) Ayrıca son sözünü söylesin demek, bütün konuşmalarını bir çırpıda yok saymak anlamında çok büyük bir küstahlıktır.
17) İnsana özgürce seçim yapabilme kabiliyetinin verilmesi, doğru ile yanlışı fark edebileceği gösterir. Bunu fark eden birinin suç ve suçlulara dair bir fikrinin olması gerekir. Nitekim suçluların ayırt edilemediği ortamda iyilik yapmak anlamını yitirir.

YORUMLAR
  • Mustafa Öner   17-02-2018 21:26

    oldukça uzun sayılacak ders için teşekkürler hocam. sağlık, afiyet dileklerimi yolluyorum. mızraklı ilmihalden şaşma dedi derviş!

Diğer Yazıları

ANKET - ARAŞTIRMA