Yazar : 493 Hayyam Celilzade - Tasavvuf Ontolojisi Üzerine Birkaç Not-2
24 Mayis 2018 Perşembe

Tasavvuf Ontolojisi Üzerine Birkaç Not-2

Hayyam Celilzade

05-02-2018 13:15

Tasavvuf Ontolojisi Üzerine Birkaç Not-2

Gizli hazine ve bilinmenin arzu edilmesi

Allah’ın (c.c) ezelde “gizli hazine” olması Varlığın / Vücudun ilk mertebesidir. “Bu mertebenin ilki, lâ-taayyün mertebesidir. Bunun anlamı taayyünün olmayışıdır. “Taayyün; belirme, belli olma ortaya çıkma. Sûfîlere göre Hakk’ın zâtında her şey vardır ama belirsiz olarak vardır. Şeylerin ondan zuhûr ve tecellî yolu ile çıkışları bir taayyün şeklinde kendini gösterir.[1] Bu mertebe, gerçek mutlaklık mertebesi, zât-ı baht, yâni zât-ı sırf mertebesi diye de isimlendirilmiştir.”[2] Bu mertebede Mutlak Varlıktan başka bir şey yoktur. Ancak zaman ve ontolojik bakımdan sonra var olacak olanlar Mutlak Varlığın ilminde saklıydılar.

“…Hak, isimlerinin a’yânını, yâni bu isimlerin haricî varlıktaki taayyünlerini görmek istemiştir. Hak kendi ayn’ını görmek istemiştir de denilebilir. …Böylece, varlıkta zuhûr eden şeyler, zuhûr ettikleri tarzda zuhûr etmiş, her türlü alaka ve nispetten mücerret zât-ı mutlak’tan ibaret olan kenz-i mahfî (gizli hazine) ortaya çıkmıştır.”[3]

İlk mertebeden sonra gelecek mertebeler bir anlamda mücmel şekilde Mutlak Varlığın ilmindeydiler. Buna binaen daha sonra gelen mertebeler, yokluktan yani ‘ademden değil Mutlak Varlığın ilmindeki a’yânlarının kûn emrine muhatap olmaları sonucunda vücût kazanmışlar.

Kemalpaşazade, kendinde mümkünün mahiyetinin ‘adem değil leys hali içerisinde olduğunu belirtir. Ona göre leys, ‘ademden, yâni yokluktan farklı ve öte bir şeydir… Leys halinde bulunan mümkün, bir fail tarafından varlığa çıkartıldığında artık nura dönüşmüş olur.[4]

Sözünü ettiğimiz lâ-taayyün mertebesi hakkında mutasavvıflarımız -temelde aynı görüş savunulmakla birlikte- muhtelif şekillerde açıklamalar geliştirmişler. “Mutlak ilâhî gayb, lâ-taayyün mertebesi bakımından zât-ı ilahîdir. Bu mertebeye hakîkatü’l-hakayık, gayb-i mechûl ve ahadiyyet de denir.[5] Bir başka önemli risalemizde bahsini ettiğimiz mertebe hakkında şunlar zikrolunmaktadır: “Onun için bu mertebeye munkatı’ul-işarât, meçhul’un- na’t da tesmiye olunmuştur. Yine bunun içindir ki bazı ârifler zât-ı ilahiye için vücûda mukaddem adem tesmiye etmişlerdir.[6] Yazımı Osmanlı döneminde başlayan ve Cumhuriyet Türkiye’sinde yekûnlaşan Ahmed Avnî Konuk’un Fusûsu’l- Hikem Tercüme ve Şerhi isimli eserinde lâ-taayyün mertebesi hakkında şunlar zikrolunmaktadır: “Onun fevkinde hiçbir mertebe yoktur, belki bi’l- cümle merâtib onun tahtındadır… Ve zât, zâtiyeti cihetinden âlemlerden ganî olduğundan tecellîden müstağnîdir.[7]

Lâ-taayyün mertebesinden sonra gizli hazine olan Mutlak Varlığın taayyün-i evvel mertebesi geliyor. “Taayyün-i evvel, Hakkın zâtına, sıfatlarına ve bütün mevcutlara dair icmâlî ilminden ibarettir; bunlar, bu mertebede henüz bir birbirilerinden temeyyüz etmemişlerdir.”[8] Bu mertebeyle birlikte Mutlak Varlık zuhûra yöneliyor.

Mertebeler ilk taayyün denilen bu mertebeyle başlar. Bu mertebe mutlak varlık’ın mutlak birliğini göreli çokluk taşıyan birliğe dönüştürmesiyle taayyüne başlamasıdır. İbnü’l- Arabî’nin hakikat-i Muhammediye adını verdiği bu mertebe bütün varlığın ilkesidir.[9]

İkinci mertebenin birinci mertebeden farkına gelince: “Bu mertebe-i vahidiyyet, ahadiyyet mertebesine nisbeten eltaf-ı latîf olan zât-ı Hakk’ın bir mertebe, tekâsüf buyurmasından başka bir şey değildir.”[10]

Üçüncü mertebe, tasavvuf edebiyatımızda taayyün-i sâni diye adlandırılmıştır. Bu mertebenin bir diğer adıysa vahidiyet’tir. “Bu yedi mertebenin üçüncüsü, Hakkın ikinci taayyünü mertebesidir. Hak, bu mertebede zâtını, sıfatlarını ve yaratıklarını tafsilî olarak bilir.”[11] Mutasavvıflar bu mertebenin hak olduğunu Kur’an-i Kerim’deki İsra suresinin 12. ayet-i kerimesine dayandırıyorlar. Zira sözünü ettiğimiz ayet-i kerimede Cenab-ı Hakk (c.c) şöyle buyurmaktadır: “Her şeyi tafsil ettik.[12]

Üçüncü mertebede daha önce bahsettiğimiz leys halindeki mümkünlerin hakikatleri saklıdır. “İmkân âleminde hâdis olacak bütün varlıkların hakikatleri bu mertebedeki sûretlerdir.”[13]

Yukarıda bahsettiğimiz üç mertebenin üçü de kadîmdir. Zira bu üç mertebe Mutlak Varlığın sıfatlarıdır. Buna binaen üç ilk üç mertebe arasında kendinde öncelik-sonralık ilişkisi söz konusu değildir. Buradaki öncelik-sonralık sadece düşünceye konu edebilmek için aklın yaptığı bir değerlendirmedir. İşbu değerlendirme öncelik-sonralığa dayanmamaktadır. Üç mertebenin öncelik-sonralık olarak ele alınması vehimlerin bir neticesidir. “İkinci mertebenin hakikat-i Muhammediye, üçüncü mertebenin ise hakikat-i insaniye mertebesi olması, bunların kadîm ve zikredilen iki hakîkatin hâdis olmasına engel değildir.[14] Fakat bu iki hakîkatin hâdisliği kendilerinden değil; Mutlak Varlıkla zuhûr etmelerinden dolayı hâdistir.

Mahlûkatın mevcûtluğu

Dördüncü mertebenin ismi, ruhlar mertebesidir. Bu mertebeyle birlikte hâdisler âlemi zuhûr olur. Bu mertebe hakkında görüş beyân eden mutasavvıflarımız ruhun özünde tek olduğunu ama her var olanın o tek ruhtan üflenerek yaratıldığını ileri sürerler. “Buna göre ruh, tektir, bu tek ruh, üzerine yansıdığı ve kendisini idare ettiği cisimler adedince çoğalır.[15] Bu görüş Mustafa Tahralı hocamız tarafından şu şekilde izah edilmektedir: “Üçüncü mertebede bütün ilahî isimlerin ilmî sûretleri birbirinden ayrıldığı ve farklılaştığı gibi, bu ruhlar mertebesinde de a’yân-ı sâbitenin gölgeleri olan ruhlar birbirinden ayrılmışlardır.[16]

Dördüncü mertebede daha önceki mertebelerde sabit olan ilmî hakikatler basit cevherlere dönüşmektedir. “Öyleki mertebe-i ilimde sabit olan her bir suret-i ilmiye, bir cevher-i basît olarak bu mertebede zâhir olur.”[17]

Devamı var…

 



[1]Süleyman Uludağ, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, Marifet Yay., İstanbul 1991, s.463.

[2]Abdülganî en-Nablusî, Ariflerin Tevhidi, s. 33.

[3]Ebu’l- Alâ Afîfî, Fusûsu’l- Hikem Okumaları İçin Anahtar, ter: Ekrem Demirli, İz Yay., İstanbul 2000, ss. 74-75

[4]  Ömer Mahir Alper, Varlık ve İnsan, s. 39-40.

[5]İsmail Hakkî Bursevî, Allah’a Yakın Olmak, Varlık Mertebeleri ve İnsan-ı Kâmil, haz: Muhammed Bedirhan, Hayykitap Yay., İstanbul 2012, s. 25.

[6]Abdülkerim Cîlî, Meratib-i Vücûd ve Beyan-ı Hakikat-i İbtida-i Küll-i Mevcud, ter: Abdülaziz Mecdi Tolun / haz: Ahmet Faruk Güney, Furkan Yay., İstanbul 2006, s. 35

[7]Ahmed Avnî Konuk, Fusûsu’l- Hikem Tercüme ve Şerhi, I. C, haz: Mustafa Tahralı, Selçuk Eraydın, İFAV Yay., İstanbul 1999, s. 109

[8]Abdülganî en-Nablusî, Ariflerin Tevhidi, s. 34.

[9]Ekrem Demirli, İslam Metafiziğinde Tanrı ve İnsan, s. 233.

[10]Ahmed Avnî Konuk, Fusûsu’l- Hikem Tercüme ve Şerhi, I. C, s. 110.

[11]Abdülganî en-Nablusî, Ariflerin Tevhidi, s. 35.

[12]Sure, İsra, 17 / 12.

[13]Mustafa Tahralı, “Vahdet-i Vücûd ve Gölge Varlık”,  Fusûsu’l- Hikem Tercüme ve Şerhi, III. C, haz: Mustafa Tahralı, Selçuk Eraydın, İFAV Yay., İstanbul 1999, s. 16.

[14]Abdülganî en-Nablusî, A. g. e., s. 37.

ANKET - ARAŞTIRMA