Yazar : 493 Hayyam Celilzade - Tasavvuf Ontolojisi Üzerine Birkaç Not-1
18 Temmuz 2018 Çarşamba

Tasavvuf Ontolojisi Üzerine Birkaç Not-1

Hayyam Celilzade

30-01-2018 12:36

Tasavvuf Ontolojisi Üzerine Birkaç Not-1

Her ilim, konudan, ilkeden ve meselelerden müteşekkil olan bir küllî açıklama tarzıdır. Tasavvuf düşüncesinin esas gayesi küllî ilkeden yola çıkarak var olanları anlamlandırma ve bu anlamlandırma sonucunda insanın var olanlarla ilişkisini belli çerçeveler dâhilinde izah etme çabasıdır. Bu açıdan meseleye yaklaşmış olursak mutasavvıflarımızın Varlığın ve insanın mahiyetine dair geliştirdikleri nazariyeleri idrâk etmede zorluk çekmeyiz.

Tasavvuf ilminin konusu Allah’ın (c.c) varlığıdır. Diğer meseleler bu konu etrafında şekilleniyor. Kur’an’ın ruhuyla beslenen tasavvuf düşüncesi ayetlerin bâtını mânâlarından ilham alarak var olanların Varlıktan yâni Allah’tan (c.c) ayrı varlıklarından bahsetmenin imkânsız olduğunu savunmaktadır. Var olanlar varlıkları itibariyle imkâna sahip olsalar da vücûttan yoksunlar. Mümkün varlıklar diye adlandırdığımız var olanların imkânlığı da aslında tasavvufî düşünceye göre Allah’ın (c.c) ezelî ilminde saklıdır. Dolayısıyla mümkün varlıkların “imkânlılığı” ontolojik değil epistemolojiktir. Allah’ın (c.c) ezelî ilminde tasavvufî dille söylemiş olursak a’yân-i sâbitede mevcût olan varlıklara vücût verilmesiyle var oluyorlar. “…âlem olan a’yân-i sâbite, asla varlık kokusu duymamıştır.[1] Bunların varlık kokusunu koklamaları asla mümkün değildir.” Bu anlamda tasavvuf geleneğimiz salt yokluktan, ‘ademden yaratmayı kabul etmiyor. “Mutasavvıfların çoğuna göre ise ‘adem ne vardır, ne de var olmaya elverişlidir.[2] Salt yokluğun kabulü tevhit inancıyla çelişmekle birlikte var olanların imkânlılığının kendilerinden kaynaklandığı gibi bir görüşe yol açmaktadır. Mutasavvıflarımız sözünü ettiğimiz çelişkinin farkında oldukları için var olanların varlıklarını Allah’ın (c.c) varlığının dışında ele almamış, vâhit ilahî çatı altında Varlığı ve bu bağlamda Varlık-insan ilişkisini açıklamaya çalışmışlardır. “Bir şey hiçten vücûda gelemeyeceği cihetle, bütün eşyanın Hakk’ın vücûdundan ne’şet etmiş yâni onun tezâhür ve tecellîlerinden ibaret olması lazım gelir.[3]

Çalışmamızda, tasavvuf düşüncesinin Varlığa dair geliştirdiği nazariyelerden yola çıkılarak dile getirilen Varlık ve Varlık mertebeleri görüşlerini ele alacağız. Var olanları Varlıktan[4] bağımsız şekilde ele almayarak, her var olanı Varlığın tecellîsi gibi kabul eden Vahdet-i Vücûd[5] nazariyesi var olanları fehmetmemize yardımcı olmaktadır. Vahdet-i Vücût nazariyesi Vücût’un vahdetini dikkate almaktadır ve panteizmin karşısında yer almaktadır. Zira panteizm Vahdet-i Vücût’u değil Vahdet-i Mevcût’u kabul etmektedir. “Biz, vahdet-i mevcûddan değil, vahdet-i vücûddan bahsetmekteyiz. Çünkü mevcûd, bir değildir, aksine mevcûtta çokluk vardır.”[6] Vahdet-i Vücûd düşüncesinin panteizmden farklı olduğuna dair İsmail Fennî Ertuğrul’un şu cümlesini zikretmekte fayda vardır: “Sûfîlerde ise ittihâd tâbiri kullanılmaz. Çünkü ittihâd iki şey arasında olur. Halbuki vücûd birdir, fâil ve münafil vardır, fakat bunların her ikisinde de tecellî eden Cenâb-ı Hak’tır.[7]

Bu ayrımın bazı araştırmacılar tarafından fark edilmemesi tasavvufî düşüncenin Varlığa ve Varlık mertebelerine dair geliştirdiği nazariyeleri anlamamalarına yol açmıştır. Bu ve benzerî hataları gidermek adına hem klasik hem de modern eserlerden yola çıkarak tasavvufî düşüncemizin bizlere miras bıraktığı Varlık ve mertebeleri anlayışını fehmettiğimiz kadarıyla yazıya aktarmayı amaç edinmekteyiz.

Varlık ve var olanlar

İbn Sînâ’ya göre metafiziğin konusu, varlık olması bakımından varlıktır. Bu tanım tasavvuf düşüncesini derinden etkilemiştir. Daha sonra bu tanım değiştirilerek varlık olmak bakımından varlık, Haktır şekline dönüşmüştür. “…Hak ile kastedilen, Allah yâni, O’nun zâtıdır.[8] Dolayısıyla tasavvuf düşüncesine göre mutlak anlamda varlık, Allah’tır (c.c).

Varlık mefhûmu hem bilme sürecimizin temelinde yer almakta hem de var olanların mâhiyetine dair nazariye oluşturduğumuz zaman aslî ve tayin edici unsur olarak karşımıza çıkmaktadır. İşbu sebeple Varlığa ve Varlığın anlamına dair küllî bilinç elde etmeden ne bilme sürecimizi ne de var olanların mahiyetini açıklayamayız. İslam’ın üç entelektüel boyutu olan tasavvuf, felsefe ve kelâm Varlığın mahiyetine dair nazariyeler oluşturarak var olanları anlamlandırmaya çalışmışlardır. “O halde varlığı anlama çabası, varlığın huzurunda durmak ve mevcudun hazır bulunuşundan hareketle düşünmeyi “iç duyular” eşliğinde ilerletmek şeklinde telakki edilmelidir.[9] Tasavvufî düşüncenin yaptığı faaliyet de Varlıktan yola çıkarak var olanları anlamlandırma çabasıdır. “…vücûd varoluş açısından zorunluluğun yalnızca Allah’a ait bulunduğunu kanıtlamakta ve yaratılmışlara ait mümkün oluşu Allah’tan nefyetmektedir; buna göre yegâne vâcip varlık Allah Teâlâ’dır ve O’nun yokluğu asla düşünülemez.[10] Bu düşünce Heidegger’in yaptığının tam karşısında yer almaktadır. Zira Heidegger, Varlığın anlamının ortaya çıkarmak için desein’a yâni insan’a yönelmektedir. Ancak Varlığı, var olanlardan yola çıkarak anlama çabası modern döneme özgü olduğu kadar da yanlıştır. “Zira İbnü’l- Arabî’nin de ifade ettiği gibi Varlığı, ancak var olandan yüz çeviren kimse idrâk edebilir.[11]

Varlığı anlama çabası

Çalışmamızın giriş kısmında da belirttiğimiz üzere tasavvufî düşünce Kur’an’dan ilham almaktadır. Mutasavvıfların da Varlığa dair oluşturdukları nazariyelerin kaynağı ilahî metindir. “Kur’an-ı Kerim’in bütünlüğü içerisinde Vücûd ve varoluş hakkında yüzden fazla ayetin yer aldığı görülecektir.”[12] Vücût ve varoluşla ilgili ayetlerin ışığı altında mutasavvıflarımız varoluşun mahiyetini açıklamaya çalışmış ve Varlık mertebelerine dair nazariyeler geliştirmişlerdir. “Allah vardı, O’nunla beraber hiçbir şey yoktu ve Ben gizli hazineydim. Bilinmekliğimi arzuladım ve mahlûkatı yarattım.” hadis-i şerifleri Varlık mertebelerine dair geliştirilen nazariyelerin ilham kaynağı olmuştur.[13]

Başlangıçta yâni ezelde sadece Varlığın var olduğunu Kur’an bize bildiriyor. Peki, bu durumda irtibatta olduğumuz âlem / âlemler nasıl var olmuşlar? Varlığı mertebelere ayıran ve varlık hiyerarşisini bu çerçevede düşüncenin konusu yapan tasavvuf geleneğimiz, Varlık-insan ilişkisin açıklamak için bu paradigmayı temel almıştır. Tasavvuf geleneğimizin, Varlığı mertebeleri ayırması tavrı birçok eleştiriye maruz kalsa da bütün bu eleştirilerin işin mahiyetini anlayamamaktan ileri geldiğini söyleyebiliriz. “…Çünkü ayırma her zaman vahdet ilkesine dayalıdır. Mesela belirli bir varlığın mertebesine; aynı anda pozitif ve negatif tarafından gözetlediğimiz biricik belirmedir söz konusu olan.[14]

Mutasavvıflarımız, dinî metinleri yorumlarken “Allah’ın (c.c) ilk yarattığı şey” ibaresini kendi düşüncelerine konu etmiş, hem ontolojik hem de epistemolojik açıdan bu yaratılan ilk şey’den önceki hâlin önemi üzerinde durmuşlar. Dolayısıyla ilk yaratılan şey’den önceki hâlin incelenmesi ve açıklanması hem ilk yaratılan şeyi hem de daha sonra yaratılanları anlamamızı, bunlara binaen insanın var olanlarla irtibâtını fehmetmemizi sağlamaktadır. Mutlak Varlık[15] ezelde vardı ama onun varlığı haricinde bir şey yoktu. “Sufi Beyazid-i Bistami’nin bu sözü işitince “Şu anda da öyledir” diye bunu tefsir ettiği rivayet edilir.[16] Çalışmamızın giriş kısmında zikrettiğimiz bir hadis-i şerifte Mutlak Varlığın, kendisinden; gizli hazine olarak bahsettiğine ve bilinmeyi arzu ettiğine şahit oluyoruz. Burada iki şey çok tayin edici ve konumuz açısından aslî unsurdur. Bunlardan birincisi “gizli hazine” diğeriyse “bilinmenin arzu edilmesidir.” Varlığın mertebelere taksim edilmesi ve bu görüşün vahdet-i vücûd nazariyesinin çekirdeği olması, kanaatimizce bu ve benzerî hadis-i şerifler ışığı altında gerçekleşmiştir.

Devamı var…

 


[1]Abdülganî en-Nablusî, Ariflerin Tevhidi, ter: Ekrem Demirli, İz Yay., İstanbul 2003, s. 77.

[2]Yusuf Şevki Yavuz, “Adem”, DİA, C: 1, Diyanet Vakfı Yay., İstanbul 1988, s. 357. 

[3]İsmail Fenni Ertuğrul, Vahdet-i Vücûd ve İbn Arabî, haz: Mustafa Kara, İnsan Yay., İstanbul 2008, s. 96.

[4]Klasik düşünce geleneğimizde Varlık / Vücût denilirken Allah (c.c) kastedilmektedir. Geniş bilgi için bkz: Ekrem Demirli, İslam Metafiziğinde Tanrı ve İnsan, Kabalcı Yay., İstanbul 2009, ss. 169-176.

[5]Vahdet-i vücûd: Varlığın tek oluşu ; Safer el- Muhibbî el- Cerrâhî, Istılâhât-ı Sofiyye fî Varan-ı Asliyye, Tasavvuf Terimleri, haz: Derya Çakır Baş, Kırk Kandil Yay., İstanbul 2013, s. 413

[6]Abdülganî en-Nablusî, Gerçek Varlık; Vahdet-i Vücûd’un Müdafaası, ter: Ekrem Demirli, İz Yay., İstanbul 2003, s. 29

[7]İsmail Fenni Ertuğrul, Vahdet-i Vücûd ve İbn Arabî, , s. 75.

[8]Abdülganî en-Nablusî, Ariflerin Tevhidi, s. 15.

[9]Ömer Mahir Alper, Varlık ve İnsan, Klasik Yay., İstanbul 2010, s. 14.

[10]Yusuf Şevki Yavuz, “Vücûd”, DİA, C: 43, Diyanet Vakfı Yay., İstanbul 2013, s. 137.

[11]Ömer Mahir Alper,Varlık ve İnsan, s. 15.

[12]Mahmut Erol Kılıç, Muhyiddin İbnu’l- Arabî’de Varlık ve Mertebeleri, Marmara Üni. Sosyal Bilimler Ens. Temel İslam Bilimleri Anabilim Dalı, Tasavvuf Bilim Dalı, Doktora Tezi, tez danışmanı: Prof. Dr. Mustafa Tahralı, İstanbul 1995, s. 128.

[13]Geniş bilgi için bkz: Mahmut Erol Kılıç, A. g. e., ss. 143- 144.

[14]René Guénon, Varlığın Mertebeleri, ter: Vildan Yalsızuçanlar, Etkileşim Yay., İstanbul 2008, s. 56

[15]Fusûsu’l- Hikem şarihi Cendî, ilahî isimlerin sadece Tanrı tarafından belirlenebileceğine dikkat çeker. Nablusî de böyle bir probleme dikkat çeker ve sufilerin Varlık lafzını Allah’a isim yapmadıklarını belirtir. Sufiler bu ifadeyi sadece ifadeyi mümkün kılan bir ibare olarak kullanır. Ekrem Demirli, İslam Metafiziğinde Tanrı ve İnsan, s. 185’den naklen.

[16]Mahmut Erol Kılıç, Muhyiddin İbnu’l- Arabî’de Varlık ve Mertebeleri, s. 144.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

YORUMLAR
  • Salih   31-01-2018 11:19

    Batini tevil tasavvufilerin hayal aleminde sınırsız sörf yapmalaridir. Ayetlerin batini tevilinin sınırları tasavvufilerin kabiliyetlerine hayal güçlerinin sınırlarına bağlıdır. Aklın ve ayetlerin bütünlüğüne ters o kadar bilgi vardır ki yine bu tevil canbazlığı ile durum kurtarılır. Aslında söylenilmek istenen şeyler o değil bu yada şu değil öbürü. Sonsuz bir tevil döngü canbazliği sürüp gider. Tasavvufun Islamdan olmadığını delilleriyle ortaya koyan muvahhid Ercümend ÖZKAN'a Rabbim gani gani rahmet eylesin.Allah ondan razı olsun.

Diğer Yazıları