Yazar : 227 Musa Şimşekçakan - Haşr Suresi Bağlamında Kardeş Olmak
23 Haziran 2018 Cumartesi

Haşr Suresi Bağlamında Kardeş Olmak

Musa Şimşekçakan

30-01-2018 11:36

Haşr Suresi Bağlamında Kardeş Olmak

Ensar Olmanın Gücü-

Giriş
Haşr suresi, Medine’deki Müslümanlarla Yahudi Benî Nadîr kabilesi arasındaki çekişmeyi ve sonunda bu kabilenin Medine’den sürülmesini konu edinir. Sureye konu olan olaylar, Uhud savaşından yaklaşık beş ay sonrasına uzanır. Peygamber (sav), Medine’ye hicretinden kısa bir süre sonra Benî Nâdir ile bir antlaşma imzalamıştır. ‘Medine Sözleşmesi’ olarak bilinen bu antlaşmaya göre dışarıdan bir saldırı olursa şehir birlikte savunulacak ve bunun yanı sıra iki taraftan biri, üçüncü bir tarafla savaşırsa diğer taraf ona yardımcı olacaktı. Bu kabilenin liderlerinin, Bedir savaşındaki galibiyetten hemen sonra Muhammed (sav)’in gerçekten Tevrat’ta geleceği haber verilen peygamber olduğunu ilan ettikleri anlatılır. Fakat bundan yaklaşık bir yıl sonra, müslümanların Uhud’da karşılaştıkları başarısızlığın ardından, yaptıkları antlaşmaya ihanet ederek Mekkeli müşrik Kureyşliler ile ittifak kurmuşlardır.

Bu kabilenin reisi Kâ’b b. Eşref, bir grupla beraber gizlice Mekke’ye gidip müşriklerin reisi Ebû Süfyân ile ittifak antlaşması yapar. Bu ihaneti haber alan Peygamber (sav), onları hiç beklemedikleri bir anda kuşatma altına alır (1). Ortaya çıkan bu durum üzerine Nebi (sav), onlara iki seçenek sunar. Bunlardan biri savaş, diğeri ise sürgündür. Sürgünü kabul etmeleri hâlinde her sene hurmalarını toplamaları için dönüp mülklerinde kalmalarına izin verilecektir. Görünüşte bu ikinci şıkkı kabul eden Benî Nâdir, on günlük bir mühlet ister ve bu istekleri kabul edilir. Ancak bu arada onlar, Abdullah b. Ubeyy’in başını çektiği Medineli münafık bir grupla gizlice başka bir antlaşma yapmaya kalkarlar. Buna göre Abdullah b. Ubeyy, onlara iki bin savaşçı ile yardım edeceğini dolayısıyla yerlerinden ayrılmamaları gerektiğini söylemiştir. Medineli münafıkların onlara vadettiği şeyler ayetlerde de söz konusu edilir. Benî Nâdir kabilesi, bu sözlere aldanarak tekrar Peygamber (sav)’e isyan edip silaha sarılır. Müslümanlar, onların kalesini -fiili bir savaş olmaksızın- yirmi bir gün kuşatma altında tutarlar. Münafıkların yardımı gelmeyince Benî Nâdir teslim olur. Onlardan silahlarını bırakarak Medine’yi terk etmeleri, bütün taşınabilir mallarını beraberlerinde götürmeleri istenir. Ardından kabilenin çoğu, yaklaşık altı yüz develik bir kervan ile Suriye’ye göçmüş, yalnızca iki aile Hayber vahasında yerleşmeyi tercih etmiş; birkaç kişi de aşağı Mezopotamya’daki Hîra’ya kadar gitmiştir (2).

Haşr suresi, baştan sona birbirini takip eden bir anlam akışına/bütünlüğüne sahip bulunan Medenî bir suredir (3). Bu anlamda surenin bütün ayetlerinin inci taneleri gibi birbirine bağlı bulunduğunu ve buradan ortaya çıkacak bir kolyenin hayata nasıl renk ve değer katacağını görmek için anlam akışı ve bağlam asla göz ardı edilmemelidir.

بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمنِ الرَّحيم
Bismillahirrahmânirrahîm
“Göklerde ve yerde olanların tümü Allah’ı tesbih etmiştir. O, üstün ve güçlü olandır, hüküm ve hikmet sahibidir (4).”

Giriş veya başlangıç cümlesi şeklinde ele alınması gereken ayet, göklerde ve yerde olan her şeyin Allah’ı tesbih ettiğini ifade eder (5). İlerleyen ayetler bu tesbihin ne olduğu veya nasıl gerçekleştiğini açıklayacaktır. Nitekim bu ilk ayet, tesbih muhtevası açısından aynı zamanda surenin son ayetidir. Buna göre iki ayet arasında yani surede baştan sona Allah’ın tesbih edilmesi üzerinde durulduğuna ve bunun dikkate değer bir örneğinin gösterildiğine dikkat edilmelidir (6).

2, 3. “Kitap Ehlinden inkâr edenleri ilk sürgünde yurtlarından çıkaran O’dur (7). Onların çıkacaklarını siz sanmamıştınız, onlar da kalelerinin kendilerini Allah’tan koruyacağını sanmışlardı. Böylece Allah(ın azabı) da, onlara hesaba katmadıkları bir yönden geldi, yüreklerine korku saldı; öyle ki evlerini kendi elleriyle ve müminlerin elleriyle tahrip ediyorlardı. Artık ey basiret sahipleri ibret alın. Eğer Allah, onlara sürgünü yazmamış olsaydı, muhakkak onları (yine) dünyada azablandırırdı. Ahirette ise onlar için ateş azabı vardır.”

Ayet, Yahudileri kalplerine korku salarak yurtlarından sürenin (fâil) Allah olduğunu dile getirir. Üstelik bu sürgün, onların azap olunma/öldürülme ihtimalleri düşünüldüğünde bir rahmettir. Yani onlar açısından bu sürgün, belki bir kez daha ibret/öğüt/ders almalarına imkân verecek bir fırsat/mühlet şeklinde değerlendirilmelidir. Meselenin bizzat Allah tarafından üstlenilmesi, onların sürgün edilmeyi gerçekten hak ettiklerini gösterir. Zira bu sürgün cezası, ırka, dine, dünyalık elde etmeye dair bir arka plana değil, hainliğe, anlaşma bozmaya ve açık bir haksızlığa karşı verilmiştir. Nitekim bir sonraki ayette bu gerekçe “Allah’a ve O’nun Resul’üne başkaldırma” şeklinde açıklanacaktır.

Basiret sahiplerinin ibret alması gereken şey, Allah’a karşı gelindiğinde kişi ya da kişileri koruyabilecek güvenli bir yolun asla bulunmadığıdır.

Ayette dile getirildiği şekliyle “kalelerinin kendilerini Allah’tan koruyacağını sanmış” olmaları, onların Allah’ı hiç hesaba katmadıklarını gösterir. Bu nedenle Allah “hesaba katmadıkları bir yönden geldi” denilmiştir. Onların “evlerini kendi elleriyle ve müminlerin elleriyle tahrip ediyor” olmaları da Allah’ı unutmalarının karşılığıdır. İnsanın kendisini unutması da böyle gerçekleşir. Yani kendine zarar vermeyi bizzat yine kendisi üstlenir.

4. “Bu, onların Allah’a ve O’nun Resul’üne ‘başkaldırıp ayrılık çıkarmaları’ dolayısıyladır (8). Kim Allah’a başkaldırıp ayrılık çıkarırsa, muhakkak Allah, cezası (ikâbı) pek şiddetli olandır.”

Burada sürgün cezasının gerekçesi dile getirilerek adalete verilen önem vurgulanır. Yani burada hiçbir gerekçeye dayanmadan istediği gibi davranan bir ilah anlayışı yoktur. Ceza verirken gerekçe açıklamak Rabb’in kullarına merhametinin bir ifadesidir. Böylece aynı şeyin tekrar etmesinin önlenmesi amaçlanır.

Allah’a karşı gelmenin mutlaka bir faturasının olacağı unutulmamalıdır. Çünkü hakka muhalefet asla cezasız bırakılamaz. Bu gerçek, onların Allah’ı hesaba katmamalarının nelere mal olacağını düşünmediklerini gösterir. Allah’ı hesaba katmamak ya da O’na isyan etmek aynı zamanda kendileri dışında başka insanların hukukunu hiçe saymak anlamına gelir. Zira Allah’a ve Resulüne itaat edildiğinde ortaya çıkan tabloda da bütün kazanımlar halka aittir.

5. “Hurma ağaçlarından her neyi kesmişseniz veya kökleri üzerinde dimdik bırakmışsanız, (bu) Allah’ın izniyledir ve fâsık olanları alçaltması içindir.”

Burada Allah, ağaç kesilmesi konusunda müslümanlara ve özellikle elçisine yöneltilecek eleştirileri üstlenerek bunun kendi izniyle gerçekleştiğini ifade eder. Bu ağaç kesim işinin, savaş şartlarında Nâdiroğullarının kalelerine yapılacak akınları kolaylaştırmayı amaçladığı belirtilmiştir (9).

Ağaçların kesilmesi, ilk bakışta savaşın bir gereği gibi durur. Burada bilfiil savaşılmadığı düşünüldüğünde bu kesim işiyle olayın ciddiyetinin muhataplara anlatılması amaçlanmış olmalıdır. Dahası, hurma ağaçlarının kesilmesi ticari açıdan da bir kayıptır. Bu şekilde müslümanlar, muhatapları nezdinde davalarının evvelemirde ganimet elde etmek olmadığını göstermiş olmaktadırlar (10).

“Ağaç kesiminin fâsıkların rezil edilmesiyle ne ilgisi olabilir?” sorusunun cevabı burada saklıdır. Fâsıkların alçaltılması, ilk bakışta onların tamamen yenilmesidir. Ancak burada fâsıkların muhtemelen günahları sebebiyle iyi bir ahlaki yapıdan yoksun kalmış ve bütün olup bitenler hususunda muhalefet etmeyi âdet hâline getirmiş kişiler olduğuna dikkat edilmelidir. Normal şartlarda muhalefet düşünce zenginliği içinde değerlendirilebilir. Ancak savaş ortamında ve özellikle Allah ve Resulüne karşı yapıldığında çirkeflik ve ihanetten başka bir anlamı olmaz. Dolayısıyla bu bölgedeki en değerli ağaçların kesilmesi bir yandan Yahudilere ağır gelmiş diğer yandan münafıkların karşı propagandalarının da önünü tıkamıştır. Böylece Muhammed (sav) ve arkadaşlarının ganimet peşinde koşmadıkları açıkça ortaya çıkmıştır (11). Gerek Ehl-i Kitab’a işin ciddiyetinin anlatılması gerekse münafıkların/fâsıkların ağzının kapatılması bu yolla mümkün olmuştur (12). Sonuç olarak burada amaç, Medine’nin en iyi hurmalarını ele geçirmek değil, bir tehlikeyi bertaraf etmek, bir ihanetin bedelini ödetmekten ibarettir (13).

6, 7. “Onlardan Allah’ın elçisine verdiği “fey’e” gelince ki siz buna karşı (bunu elde etmek için) ne at, ne deve sürdünüz. Ancak Allah, elçilerini dilediklerinin üstüne musallat kılar. Allah, her şeye güç yetirendir (14). Allah’ın o (fethedilen) şehir halkından Resul’üne verdiği fey, Allah’a, Resul’e (ve Resul’e) yakın akrabalığı olanlara, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışlara aittir. Öyle ki (bu mallar ve servet) sizden zengin olanlar arasında dönüp dolaşan bir devlet olmasın. Resul size ne verirse artık onu alın, sizi neden sakındırırsa artık ondan sakının ve Allah’tan korkun. Şüphesiz Allah, cezası (ikâbı) pek şiddetli olandır.”

Ele geçirilen ganimet için bir bedel ödenmemiş olması, bu serveti dağıtma konusunda Peygamber (sav)’in elini rahatlatmış, tercihlerini olabildiğince kolaylaştırmıştır. Ayrıca olayın bu şekilde dile getirilmesi bir rahmettir. Tamamen zecri bir irade ile “Şöyle yapacaksınız.” da denilebilirdi. Oysa burada müslümanların eğitimi açısından onların da rahat kabul edebileceği şekilde savaşılmadan kazanılmış bir servet üzerinden ders verilmektedir. Elde edilen ganimetin yetime, yoksula dağıtılması da bu kabulü kolaylaştıracak cinstendir. Nitekim dağıtılacak yerlerin ortak özelliği ihtiyaç sahibi olmalarıdır. Servetin sadece zenginler arasında dolaşan bir güç hâline gelmemesi için özellikle fakirlerin seçilmiş olması sosyal adalet açısından da bir hayli doğru/iyi bir adımdır (15).

8. “(Bundan başka bu mallar,) hicret eden fakirleredir ki, onlar, Allah’tan bir fazl (lütuf ve ihsan) arayıp, Allah’a ve O’nun Resul’üne yardım ederlerken yurtlarından ve mallarından sürülüp çıkarılmışlardır. İşte bunlar, sadık olanlardır.”

Aslında muhacirlerin fakir olanları, yukarıdaki ayette bahsedilen Resul’e yakın olanların, yetim ve yoksulların veya yolda kalmışların ta kendileridir (16). Fakat 8. ayet, bunu daha açık bir şekilde tefsir/ifade eder. Allah için her şeylerini terk edip hicret etmeleri, yardıma müstahak olmaları hususunda Muhacirleri öncelikli kılar. Sadık, yani doğru ve dürüst olanlar, Rablerine verdikleri sözü tutanlar bu kişilerdir. Bu ganimetten Ensar’ın fakirlerinin de yararlandırıldığından bahsedilir (17). Ancak devam eden ayetteki “(Kardeşlerini) öz nefislerine tercih ederler.” ifadesi, en azından şimdilik bu yardımdan sadece Muhacirlerin fakir olanlarının yararlandırıldığını tescil eder.

9, 10. “Kendilerinden önce o yurdu (Medine’yi) hazırlayıp imanı (gönüllerine) yerleştirenler ise, hicret edenleri severler ve onlara verilen şeylerden dolayı içlerinde bir ihtiyaç (arzusu) duymazlar. Kendilerinde bir açıklık (ihtiyaç) olsa bile (kardeşlerini) öz nefislerine tercih ederler (18). Kim nefsinin ‘cimri ve bencil tutkularından’ korunmuşsa, işte onlar, felah (kurtuluş) bulanlardır. Bir de onlardan sonra gelenler (19), derler ki: ‘Rabbimiz, bizi ve bizden önce iman etmiş olan kardeşlerimizi bağışla ve kalplerimizde iman edenlere karşı bir kin bırakma. Rabbimiz, gerçekten sen, çok şefkatlisin, çok esirgeyicisin.’”

Bu ayetler, surenin alam açısından omurgasını oluşturur. Ganimetlerin taksimi ve insanların memnuniyeti açısından en önemli nokta burasıdır. İslam toplumunu güçlü kılan taraf da budur. Daha da önemlisi surenin başında ve sonunda söz konusu edilen tesbih de bu ayetlerde dile gelip açıklık kazanır (20).

Ayette ifadesini bulan olağanüstü güçlü formül şudur:
“İhtiyaç içinde olmasına rağmen kardeşini kendisine tercih etmek…”

Bu ifade, Ensar’ın Muhacirler’e karşı tutumunu dile getirir. Medine halkının kendilerine hicret edip gelen Mekkeli müslümanlara karşı sergilediği bu davranış biçimi, bütün İslam tarihinin en şerefli halkalarından biridir (21). Böylece güç, adalete; sevgi ise eşitliğe konu olabilmiştir. Allah’ı tesbih etmenin şekli ve yolu da budur. Yani Allah işte böyle anılır (22). Zira bu kardeşlik öylesine olumlu bir enerji ve güç meydana getirmiştir ki hiçbir düşman, komplo, tuzak veya taktik bunun karşısında duramamıştır. Surenin 2. ayeti “Kitap ehlinden inkâr edenleri ilk sürgünde yurtlarından çıkaran O’dur.” şeklindedir. Allah onların kalplerine korku salarak bunu sağlamıştır. “…Evlerini kendi elleriyle ….. tahrip ediyorlardı.” ayeti de söz konusu korkunun eseridir. Bu korku, müslümanların birlikte hareket etmelerinin bir sonucudur. Allah, insanlara iman etmeyi öğreterek kardeş olmalarını sağlamıştır. Böylece onların birlikteliği kötü insanları korkutan bir işleve dönüşmüştür.

Devam eden ayetlerde ‘sonra gelenler’den kasıt Ensar, ‘önce geçenler’ ise Muhacirler’dir (23). Bu taksim ve anlam çok önemlidir. Ayetteالَّذٖينَ سَبَقُونَا بِالْاٖيمَانِ “bizden önce iman etmiş kardeşlerimiz” ifadesi, tarihte daha önce ölmüş mümin kişileri göstermez. Surenin bağlamı, buna müsaade etmez. Mamafih Peygamber (sav)’in vefatından sonra ortaya çıkan siyasi karışıklıklar ayetin anlamını etkilemiş olmalıdır. Elbette tarihi bir şuur uyandırmak ve müslümanların asırlar boyu süren kopmaz bir bütün olduğunu vurgulamak isteyip geçmişte ölmüş bütün müminlere dua edilebilir. Edilmelidir de. Hatta bu müminler sahabeler olduğunda yapılacak dualar daha bir anlam ve önem kazanır. Ancak burada konu bu değildir. Mesele, yaşayan ve birbirlerine karşı iman bağıyla bağlanan kişiler arasındadır. Bunlar, Muhacir ve Ensar’dır. Olayı geçmişle ilişkilendirmek anlam sapmasına yol açar. Dolayısıyla bu dua, yaşadığı dönemde müslümanların topyekûn kardeş olmaları içindir. Öldükten sonra iyi anılmalarıyla ilgili değildir.

Birbirlerini küfrün ve kibrin zararlarına karşı koruması gereken müslümanlar böylesine duaları birbirleri için yapmalıdırlar (24). “Beni ve iman sahibi kardeşlerimi affet.” ifadesi müslümanlar arasında cari olan merhamet ve tahammülü gündeme getirir. Ümmet fikrini güçlendirir. Ayrıca “bizden önce iman etmiş” ifadesi, Ensar’ın Muhacirler açısından bir hakkı teslim etmesidir. Ensar, Muhacirlerin ilk önce iman ederek yurtlarını ve sahip oldukları her şeyi terk etmeyi göze aldıklarının farkındadır. Dolayısıyla bu ifadeleri onların olup biteni hakkıyla takdir ettiklerini anlatır. Onların affedilmelerini istemeleri de yine Ensar’ın şeytana pabuç bırakmayan şuurlu yaklaşımının bir sonucudur. Olur ya onlardan da insan olarak affedilmeyi gerektirecek bir sürü şey ortaya çıkabilir. Fakat bunların hiçbiri aralarında nifak ve ayrılığa yol açmamalıdır. Bu yüzden Allah’tan kendilerinin ve kardeşlerinin muhtemel günahlarını affetmesini isterler. Böylece hiçbir kötülüğün kardeşliklerini yok edemeyeceğini ilan etmiş olurlar. Ayette önce “…Rabbimiz, bizi (bağışla)…” yaklaşımı, ardından da “…ve bizden önce iman etmiş olan kardeşlerimizi bağışla…” ifadesi gelir. Burada da suçu önce kendinde sonra kardeşinde görme eğilimi kendisini belli eder. Fakat asıl olan buradaki ilkeli tavırdır. Buna göre müslümanlar günah işlediklerinde af dilerler. Birbirleri hakkında affedilme temennisi ise, işlenebilecek muhtemel hiçbir günahın aralarını açmak için geçerli/yeterli bir sebep olamayacağına işaret eder (25).

11. “Münafıklık edenleri görmüyor musun ki, Kitap ehlinden inkâr eden kardeşlerine derler ki: “Andolsun, eğer siz (yurtlarınızdan) çıkarılacak olursanız, mutlaka biz de sizinle birlikte çıkarız ve size karşı olan hiç kimseye, hiçbir zaman itaat etmeyiz. Eğer size karşı savaşılırsa elbette size yardım ederiz.” Oysa Allah, şahitlik etmektedir ki onlar, gerçekten yalancıdırlar.”

Yukarıda Muhacir ve Ensar şeklinde ikili ve müspet bir gruptan bahsedilmiştir. Şimdi ise olumsuz başka bir ikili bunun karşısında yer alacaktır. Bunlar da kitap ehlinden Yahudiler ile müslümanlar arasında yer alan münafık, yani ikiyüzlülerdir. Bunlar da kendi aralarında kardeş sayılırlar (26). Birbirlerine söz verir ve yardımlaşacaklarına dair taahhütte bulunurlar. Fakat bunların kardeşlikleri Muhacir ve Ensar’ınkine benzemez, çürüktür (27). Zira onlar hayatın merkezine sadece kendilerini koyar ve yalnızca menfaatlerini düşünürler (28).

Burada ispat edilen şey, Allah’a imanın ne kadar canlı bir işlevi olduğudur. Muhacir ve Ensar arasında geçerli olan ölçü, sadece bir anlaşma değildir. Eğer öyle olsaydı bunu Medineli fâsık grupla Ehl-i Kitab da başarabilirdi. Hesaba katılmayan şey Allah’tır. O’na adamakıllı iman etmek, Muhacirler örneğinde olduğu gibi gerektiğinde kişiyi sahip olduklarından ayırabilir. İman kardeşliği de Ensar örneğinde görüldüğü gibi her şeyini paylaşmayı gerektirir. Dahası kâr etmekte olduğu gibi başa gelebilecek bütün zarar ve ziyan da birlikte paylaşılır. Bunları mümkün kılan Allah’a olan güvendir. Buna da iman denir.

12. “Andolsun, (yurtlarından) çıkarılacak olurlarsa onlarla birlikte çıkmazlar. Onlara karşı savaşılırsa da, kendilerine yardımda bulunmazlar; yardım etseler bile (arkalarına) dönüp kaçarlar. Sonra kendilerine yardım da edilmez.”

Yahudiler ile münafıklar arasında menfaate dayalı birlikteliklerin asla güzel, hayırlı bir sonu olmaz. Onlar, kaybetme korkusu yüzünden paylaşmaya yanaşmazlar. Sadece kendilerini düşünmeleri, onları zorunlu olarak yok olmaya götürür.

13. “Ey inananlar! Onların yüreklerine korku salan, Allah’tan çok sizlersiniz; çünkü onlar anlamayan bir topluluktur.”

Ayet, onların Allah’tan daha çok müslümanlardan korktuğunu ifade eder. Onların akletmeyen, bir toplum olmaları buna yol açmıştır. Yeterince doğru düşünememektedirler. Oysa Allah’tan gereğince ve daha çok korkmaları gerekirdi. Allah’tan korkmak ile insanlardan korkmak arasındaki fark şudur:

Allah’tan korkmak demek, Allah’ın hakikate ve onun gerçekleşmesine verdiği değeri bilmek ve hesap sorucu olarak onu yeterli görmek demektir. Bu da Medine’de Peygamber (sav) ve müslümanların ne yapmaya çalıştığına bakmak ve bunu iyi değerlendirmek anlamına gelir. Yahudilerin şimdiye kadar adaletten başka bir şey istemeyen, insanları eşit gören ve haksızlığa tahammül edemeyen bir işleyişi fark etmiş olmaları gerekirken kendilerini üstün görmeleri ve büyüklenmeleri buna mani olmuştur (29). Peygamberin kendi içlerinden çıkmayışı da onların kabul edebilecekleri bir şey değildir. O hâlde Allah’tan korkmak demek, doğru olanı tasdik etmedikleri sürece asla kazançlı çıkamayacaklarını anlamaları demektir. Çünkü Allah haksızlık, yalan ve zulme asla prim vermez ve onların hak karşısında galip gelmelerine de müsaade etmez. Bütün vahiylerin ortak noktalarından biri de gerçek bir imanın doğru olanı savunmayı gerektirdiğidir. Buna göre sevap ve rıza kazanmak, iyilik yapmak düşüncesi asla terk edilmemelidir. Ama onlar, müslümanların kaç kişi olduğuna, Medine’yi nasıl ele geçireceklerine, ticari açıdan nasıl tekel oluşturabileceklerine bakarlar (30). Hesaplarını sadece kendi çıkarlarına göre yaparlar. Böyle olunca deve ve kılıç sayısı onları ürkütür. Ölmek ve sakat kalmak çok korkutur. Kaybedecekleri muhtemel şeylerin acısı ciğerlerine oturur. Onlar servet, şöhret ve şehvetten asla vazgeçmezler. Nifakı âdet hâline getirmişlerdir. Bu yüzden sonunda her şeylerini kaybederler.

14, 15. “Onlar, iyice korunmuş şehirlerde veya duvar arkasında olmaksızın sizinle toplu bir hâlde savaşmazlar. Kendi aralarındaki çarpışmaları ise pek şiddetlidir. Sen onları birlik sanırsın, oysa kalpleri paramparçadır. Bu, şüphesiz onların akletmeyen bir kavim olmaları dolayısıyla böyledir. Kendilerinden önce yakın geçmişte olanların durumu gibi; onlar, yaptıklarının sonucunu tatmışlardır. Onlara acı bir azab vardır.”

İnsanlardan ve kaybetmekten çok korktukları için vazgeçilmez sağlam ilkeler edinmek yerine sağlam kaleler inşa ederler. Ama aralarında tam anlamıyla bir birlik sağlayamazlar. Hayatta kalmak neredeyse onlar için her şeydir. Eğer savunmaya değer ölçüler edinmiş olsalardı, bunun kendilerini güçlü kılacağını anlarlardı. Ama arzuları, akıllarını kullanmalarına engel olur. Onlar, uğrunda ölmeye değecek bir bilgi ve değerden yoksundur. Daha önce yaşayan ama arzularını ilah edinenlerin başına gelenler onların da başına gelmiş ve yine gelecektir.

Ayette “Sen onları birlik sanırsın, oysa kalpleri paramparçadır.” buyrulur. Bu durum onların sahip olduklarını her şeyden daha fazla sevmelerinden kaynaklanır. Devam eden anlatımda “yaptıklarının sonucunu tatmış” olmak da budur. Allah’ı ve ahireti olmayan belli bir kararı/kaynağı ve sorumluluğu bulunmayan bir düşüncenin paylaşmayı ve yardımlaşmayı hiçe saymasının sonucu böylesine bir dağınıklıktır.

16, 17. “Şeytanın durumu gibi; çünkü insana ‘İnkâr et.’ dedi, inkâr edince de: ‘Gerçek şu ki, ben senden uzağım. Doğrusu ben, âlemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım.’ dedi. Sonunda onların akıbetleri, şüphesiz ateşin içinde ikisinin de süresiz olarak kalıcı olmalarıdır. İşte zalim olanların cezası budur.”

Medineli münafıklar daha önce “Andolsun, eğer siz (yurtlarınızdan) çıkarılacak olursanız, mutlaka biz de sizinle birlikte çıkarız ve size karşı olan hiç kimseye, hiçbir zaman itaat etmeyiz. Eğer size karşı savaşılırsa elbette size yardım ederiz.” demişlerdi. Peygamber (sav)’e ve müslümanlara karşı savaşmayı göze almak, inkâr etmektir. Ama bir süre sonra sözlerini yerine getirmezler ve yalancı oldukları ortaya çıkar. Hemen müslüman kimliklerine geri dönerler. Önce yardım vadeden ama zoru görünce ya da menfaati yok olunca bundan vazgeçen şeytanlaşmış tiplerdir bunlar. Kendilerine münafık denilen ikiyüzlü insanların inkârı böyle olur. Müslümanların aleyhine komplo kuran, fitne ateşini yakan bu tipler her zaman başarıya endekslidirler. Kâr nerede ise oraya yönelirler. Bu açıklamaya göre ‘şeytan’ onların sadece menfaatlerini gözeten ‘ikinci kişilikler’idir (31).

18. “Ey iman edenler, Allah’tan korkun. Herkes yarın için neyi takdim ettiğine baksın. Allah’tan korkun. Hiç şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.”

İman edenler sadece Allah’tan korkmalıdırlar (32). Yoksa müşriklere benzer, onlar gibi olurlar. Önemli olan kişinin yarın için ne hazırladığına bakmasıdır. Akıllı olmak bunu gerektirir. Evet, iman edenler sadece Allah’tan korkmalıdırlar. Gerçek bir iman, Allah’ın her şeyden haberdar olduğunu söyler ki bu durumda doğru ve dürüst davranışlar geliştirmek bir zaruret hâline gelir (33).

19. “Kendileri Allah’ı unutmuş, böylece O da onlara kendi nefislerini unutturmuş olanlar gibi olmayın. İşte onlar, fâsık olanların ta kendileridir.”

Fâsık olanlar, Allah’ı unutmuş, böylece O da onlara kendi nefislerini unutturmuştur. Allah’ı unutmak, burada Ehl-i Kitab’ın vasfıdır. Onlar, Peygamber (sav)’i tasdik edip destekleyecekleri yerde ondan yüz çevirmiş, dahası onun aleyhine çalışmaya yeltenmişlerdir. Doğruluk ve dürüstlükten başka bir şey görmedikleri, biraz konuşsalar veya azıcık izleseler güven veren duruşuyla rahatlıkla tanıyıp seçebilecekleri bir insana karşı gösterdikleri düşmanlık, hakikate bu derece karşı çıkmaları ve onu savunmak yerine kendi ucuz çıkarları için savaş açmaları anlaşılır gibi değildir. Bu insanların kendi aralarında çekişmeleri de Allah’ı unutmalarından kaynaklanır. Zira onları kardeş yapan ve birbirlerine dost eden bir imandan yoksundurlar (34).

Allah’ı unutmak, Peygamber (sav)’i tasdik edip etmemeyi de aşan bir durum sergiler. Doğru olana karşı çıkmakla kendini gösterir. Bu anlamda ayette Allah ile ilgili olarak unutma fiilinin seçilmesi olağanüstü bir belagat örneğidir. Çünkü bu fiil bir yandan muhatapları tahrik eder ve onlara Rablerini her unuttuklarında kendi saygınlıklarından da kaybedeceklerini hatırlatır. Kişinin özgürlüğünün Rabbine verdiği değerle bu derece paralel ilerlemesi -eğer anlasalardı- kayda değer bir öğüttür. Diğer yandan unutma fiili tesbih etmenin, yani onu anma veya hatırlamanın karşısına geçer. Bu şekilde Ehl-i Kitap’ın çok ama çok iyi bildiği bir gerçeği gün yüzüne çıkarır. Vahyin rehberliğinde Musa (as) ve İsa (as)’nın tecrübesinde tarihte bıraktığı izler hâlâ çok belirgindir. Ehl-i Kitap, bu izlerin şimdi Muhammed (sav)’in adımlarına uyduğunu görmelidir. Uhud savaşında alınan kötü sonucun, elçinin sözünü dinlememekten kaynaklandığını öğrenmiş olmalıdırlar. Ayrıca Musa (as) ya da İsa (as) örneklerinden hareketle bütünüyle başarı ve galibiyete odaklanmak da doğru olabilir mi? Vahiy insanlara yol gösterir ve doğru olanı emreder. Ama sonuçta insan, kendi eylemleriyle elde ettiği bir karşılığa kavuşur. Bu bazen başarı, bazen de yenilgi olabilir (35). Sonuçta insan için ancak emeğinin karşılığının olması ve yaptıklarının bedelinin hiç değilse bir kısmını ödemesi, vahyin ona öğrettiği bir ölçüdür.

Allah’ı unutmanın bir bedeli vardır. O da kişinin kendisini unutmasıdır. Yani insanın kendi faydasına yapabileceği bir şey kalmaz. Hiçbir işinden hayırlı bir sonuç alamaz. Böyle bir ahmaklığı ancak kalbi, sağduyusu körleşmiş biri yapabilir. Bilindiği gibi kalbi körleştiren şey günahlardır. Zaten fâsık da günahları ve onlarda ısrar etmesi sebebiyle Allah’tan uzaklaşan kişinin adıdır. Bu anlamda münafıkların her biri fâsıktır. Ehl- Kitab’a gelince onlar kendi menfaatlerine aykırı davrandıklarını fark ettiklerinde iş işten geçmiş ve sürülmüşlerdir. Antlaşmayı bozmaları, Peygamber (sav)’e karşı çıkmaları ve korkuya kapılarak kendi elleriyle evlerini yıkmaları kendi menfaatlerine uygun hareket edemez hâle gelmeleridir. Bu, kişinin yaptığı hiçbir işten aldığı hiçbir tedbirden ve açtığı hiçbir kapıdan rahmet ve bereket görememesi durumudur.

Allah’ı hatırlamak, Muhacir ve Ensar’ın yaptığı gibi kardeşini kendinden üstün tutmak; onu unutmak ise Ehl-i Kitab ve münafıkların yaptığı gibi birlikteliği bozup paramparça olmaktır. Bu da kendi çıkarına olan şeyi görmemekten kaynaklanır. Yani kardeşini tercih etmekle kişi aslında kendisine fayda sağlar. Yaşadığı toplumu güçlendirip canlandırır. Burada Allah’ı tesbih etmek, kişinin saygınlığının ve gücünün artmasıyla birlikte ilerler ve yükselir (36).

20. “Ateş halkı ile cennet halkı bir olmaz. Cennet halkı umduklarına kavuşup mutluluk içinde olanlardır.”

Surede Muhacir ve Ensar ikilisinin karşısına Yahudi ve münafık ikilisi çıkarılır. Bunlar ortaya koydukları eylemlerle genel anlamda cennet ve cehennem halkını oluştururlar. Cennet ve cehennem, Allah’ı gereği gibi anan, yani tesbih edenlerle onu unutanlar içindir.

Bu ayetin cennet ve cehennemi gündeme getirmesi, bu olayın sonuçları itibariyle ahiret düşüncesiyle ilişkisini gündeme taşır. Bu da Allah’ı hatırlamanın veya unutmanın, hesap vermekle ilgisini kurar. Ahirete inananlar her zaman iyi sonuçlar alırlar. Bütün müminler cennetliktirler ve ancak onlar, umduklarına kavuşabilirler. Cehennem ehline gelince, bunlar asla inananlarla aynı sonuçları paylaşamayacaklardır.

21. “Şayet biz bu Kur’an’ı bir dağın üzerine indirmiş olsaydık, andolsun onu Allah korkusundan saygı ile baş eğmiş, parça parça olmuş görürdün. İşte biz, belki düşünürler diye, insanlara böyle örnekler veririz.”

Buraya kadar anlatılan esasların hepsi Kitab’ın ayetleridir ve Kur’an’da geçmektedir. Haşr suresinde işlenen ve akabinde sorumluluk doğuran asıl konunun, müminlerin ihtiyaç içinde bulunmalarına rağmen kardeşlerini kendilerine tercih etmeleri olduğu da anlaşılmıştır. Muhacir ve Ensar nezdinde kardeşliğe yapılan bütün bu vurgulardan sonra 21. ayetin meseleyi Kur’an’a atıfla ağır bir sorumluluk şeklinde açıklamasının sebebi ne olabilir? Dağın parçalanması gibi ağır bir metaforla anlatılan bu temsilin gerekçesi, muhtemelen merkeze alınıp öğretilen esasın basite indirgenmesi tehlikesidir. Yani, kardeşini kendine tercih etme meselesi basit, normal bir ahlak kaidesi değildir. Mekke ve Medine’deki bütün başarının asıl kaynağı, müminlerin temel gücü ve Tevhid’in gerçek yüzü, bu birlik ve beraberlikte yatmaktadır. Müslümanların birbirlerini kendilerine tercih ettiren birlikteliklerine, gereğinden fazla değer vermeleri gerekir. Bunun bozulmasına asla müsaade edilmemelidir (37).

Şimdi “İhtiyaç içinde olmasına rağmen kardeşini kendisine tercih etmek…” ilkesinin bu temsille birlikte ele alınması gerekir. Buna göre Ensar ve Muhacirler de görüldüğü gibi kardeşliğin gereğini yapmak, basit bir ahlaki ilke olmaktan çıkıp zorunlu, hayati bir ölçüye dönüşür.

Medine’de ortak bir coğrafyada barış içinde yaşarken, beraber yaşadığı insanlar aleyhine başkaları ile gizli ittifaklar kurarak saldırmayı planlayıp düşünmek hainliktir. Bunun bir zamanlar vahye muhatap olmuş ama onu unutmuş kimselerin elinden çıkması ise faciadır. Kur’an nezdinde vahiy, Muhacir ve Ensar’a ne kadar yakın ise geçmişte kendilerine tevdi edilmiş olmasına rağmen Ehli Kitap’a o derece uzaktır. Yani vahyin muhataplarına taşıttığı sorumluluğun bütün kötülüklere engel olması gerekirken Kitap Ehli’nin kalpleri/vicdanları/akılları, hiçbir hakikatin temizleyemeyeceği kadar ağır bir pas tutmuştur. Çünkü müşrik, münafık ve fâsıklarla rahatlıkla ittifak kurabilmektedirler. Bütün bunlar sonunda kitaba olan atfı gerektirmiştir. Zira Allah’tan nasıl ittika edileceğini gösteren yegâne kaynak Kitap’tır. Ayrıca yarına hazırlanmak, iyilik yapmak ve kötülüklerden sakınmak da sorumluluk gerektirir. Bunun kaynağı da yine Kitap’tır.

Kur’an bir dağın üzerine indirilmiş ve o dağ Allah’a karşı birtakım görevler üstlendirilerek sorumlu tutulmuş olsaydı paramparça olurdu. Çünkü Rabbine karşı bu sorumluluğu yerine getirememe endişesi onu yer bitirirdi. Bu temsil, insana kendisine gelmesini söyler. Yani herkese, Yahudilerin yaptığı gibi cezalandırılmayı hafife almamayı öğütler (38). Dağı parçalayan sorumluluğun normal şartlarda bir insanı fazlasıyla etkilemesi gerekirken onlar da bir değişiklik meydana getirmemektedir (39).

22, 23. “O Allah ki, O’ndan başka ilah yoktur. Gaybı da, müşahede edilebileni de bilendir. Rahmân, Rahîm olan O’dur. O Allah ki, O’ndan başka ilah yoktur. Melik’tir; Kuddûs’tur; Selam’dır; Mü’min’dir; Müheymin’dir; Aziz’dir; Cebbar’dır; Mütekebbir’dir. Allah, (müşriklerin) şirk koştuklarından çok yücedir.”

Bundan sonra Kitab’ın sahibinin, yani vahyin kaynağının, yani Allah’ın nitelenmesine geçilir. Adeta kendisine karşı sorumlu olduğunuz Allah işte budur, denilir (40).

,Allah, tek ilah, gaybı ve görüneni bilen, Rahman, Rahîm, Melik, Kuddüs, Selam, Mü’min, Müheymin, Azîz, Cebbar ve Mütekebbir’dir.

Bu nitelemeler gelişigüzel seçilmiş değildir. Surenin başında ve sonunda tesbih konusu olduğu bilinir. Buna göre seçilen sıfatlar surenin konusuyla da yakından ilgilidir. Şöyle ki:

Allah, müşriklerin şirk koştukları şeylerden uzaktır/yücedir. Yani Allah ne Ehl-i Kitab’ın ne de münafıkların tasavvuruna hapsolunabilir. Onların düşündüğü gibi değildir. Zira onlar Allah hakkında doğru düşünebilselerdi nifak ya da fısk sahibi olarak kalmazlardı. Bazıları sadece kendilerine ait, onları sarıp kucaklayan bir ilah düşünürken, diğerleri hesap soramayan bir tanrıya sözüm ona inanırlar. Eğer gerçekten inanmış olsalardı, kurtuluşun ve esenliğin kaynağı olarak ona güvenip dayanır, O’nun asla yenilemeyecek bir galip olduğu konusunda tereddüt yaşamaz, O’nun bütün emir ve yasaklarının kendileri için rahmet olduğundan şüphe duymazlardı. Kendilerine ait sandıkları büyüklüğü bir türlü tam olarak ona yakıştıramayanların her birinin davranışları, Allah’ı yok sayan ya da aciz gören birinin tavırlarına benzer (41). Doğrunun peşinden gitmezler. Dürüst davranmak gibi bir dertleri yoktur. Onlara bakan iman, rahmet ve adalet adına doğru bir ilah düşüncesine asla ulaşamaz. Zira bu şekilde bir de Kitap Ehli olarak anılmaları adeta (hâşâ) Allah’ı töhmet altında bıraktığı için böyle durumlarda tenzih gerekir. Son ayette en güzel isimlerin Allah’a ait olduğunun ilan edilmesinin sebebi de budur.

24. “O Allah ki, yaratandır, (en güzel bir biçimde) kusursuzca var edendir, ‘şekil ve suret’ verendir. En güzel isimler O’nundur. Göklerde ve yerde olanların tümü O’nu tesbih etmektedir. O, Aziz, Hâkimdir.”

Elbette en güzel isimler Allah’a aittir. Yani O, ancak en güzel vasıflarla nitelenebilir. O’ndan başka ilah da yoktur zaten (42). Bunu çok iyi bilen ve buna inanan Muhacir ve Ensar, gerçek imanın gereğini, yani onun emirlerini yerine getirmiştir. Bir insanın kendi ihtiyacı bulunduğu hâlde kardeşini kendisine tercih etmesi, bu imanın bir neticesidir. Böylece kişi Rabbini tenzih etmiş, yani onun asla sözünden dönmeyeceğini ispatlamış olmaktadır.

Surenin sonunda tesbih konusuna geri dönülür. Her şey onu tesbih eder. Yani yaratılan her şey çok güçlü bir yaratıcısı olduğunu haykırır. Görünüşleri bunu ifade eder. İnsanın da bu konuya şahit olduğunu dile getirmesi gerekir ve istenir. O da Allah’tan başka ilah olamayacağına şahitlik eder. Sonra bunu yaşantısıyla ispat edip gösterir. Haşr suresi, bu ispatın bir yönüyle ilgilenir. O da ihtiyacı olduğu hâlde mümin kardeşini kendisine tercih etmektir. Bunu yapan kişi, Rabb’ini en güzel şekilde nitelemiş, onu büyük tanımış ve ona güvenmiş demektir. Cennet ehliyle cehennem halkının aynı olamayacağına inanan kişi böyle davranır. İşte Allah’ı anmak, hatırlayıp onu unutmamak, yani tesbih etmek budur (43).

Allah, Hâlık’tır. Yani, bir şeyler yapmak ister ve yapar (44).
Bâri’dir. Yani, her şeyin ölçüsünü koyup amacını belirler. Eşsiz yaratır.
Musavvir’dir. Yani, önce yeşil bir dal yaratıp sonra onu kuru bir ota çevirir. Her şeyin şeklini değiştirerek yaratılışı sürekli olarak tekrarlar (45).
O, göklerde ve yerde en güzel vasıflarla zikredilir.
Onu hatırlamak, yarattığı her şeyi takip ettiğini ve hesap soracağını bilmek demektir.
Aksi bütün durumlar, onu unutmakla eşdeğerdir.
Ehl-i Kitap, O’nu bu özellikleriyle dikkate almadığı için unutmuş gibidir.

Müminler ise bir arada güçlü ve sağlam bir birliktelik oluştururlar. Böylece hakkı ve adaleti gerçekleştirmek, doğru olanı yapmak mümkün hâle gelir ki bu şekilde Rabbin Azîz, yani güçlü olduğu herkese ilan edilmiş olur. Müminler her işlerini hikmetle yerine getirirler. Bu da onların bütün işlerinde onlara yol gösteren Hâkim bir ilahları olmasından kaynaklanır.

Allah’ın bu sıfatlarını öğrenip hayatında karşılıklarını bulması gereken insandır. Buna göre Allah’ın şu ya da bu şekilde nitelenebileceğini bilmenin kişinin hayatında ne gibi bir karşılığı olabileceğini de öğrenmesi ve anlaması gerekir.

Allah Kuddüs ise, onun sorgulanamaz anlamda kutsal kabul edilmesi esastır. Bu durumda başka hiçbir kimseyi dokunulmaz kılmamak, sorumluluktan beri görmemek, hesap vermenin dışında tutmamak gerekir.

Allah Selam ise, onun emir ve yasaklarına uymayı ölçü edinmek esastır. Çünkü selâmete ancak onun koyduğu ölçülere uyularak, yani onun yardımıyla çıkılabilir.

Allah’ın hiçbir nitelemede dengi yoktur. Öyleyse onu hatırlamak (tesbih) aynı zamanda ona yakışmayacak nitelemelerden de uzak tutmak (tenzih) anlamına gelir. Tesbih yanına tenzihi de alınca takdis oluşur. Yani Allah, sahip olduğu niteliklerde eşi ve benzeri olmayan tek varlıktır.

 

Muhtemel İndiriliş Amacı
Haşr suresi, müminlerin birbirlerini bizzat kendilerine tercih etmelerinin, yani aralarındaki kardeşlik bağının gereğini yerine getirmelerinin ciddi bir sorumluluk olduğunu ve böylece Rablerinin emrini yerine getirip O’nu en güzel şekilde tesbih etmiş olacaklarını bildirmek üzere indirilmiştir.

Sonuç
Sure, Yahudi Beni Nâdir kabilesinin ilki müşrik Kureyşlilerle diğeri ise Medineli münafıklarla olmak üzere müslümanlar aleyhine iki kez tertip içine girdiklerinden bahseder. Buna karşılık Muhacir ve Ensar birlikteliğinin nasıl caydırıcı bir güç olduğu üzerinde durur.

Haşr suresinin ayetlerinden bire bir pek çok konu ele alınıp ilgili hususta bir hayli şey söylenebilir. Mesela savaşmadan elde edilen ganimetlerin sarf yerleri ya da savaş sırasında ağaç kesmenin gerekip gerekmediği durumlar hakkında konuşulabilir. Tefsir kitapları, hemen her bir ayet için söz konusu edilebilecek malumatlarla doludur. Aynı şekilde Haşr suresini okumanın faziletleri hakkında okuyanı şehit mertebesine çıkartan rivayetler de vardır. Fakat bağlam dikkate alındığında asıl olan; surenin bir bütün olarak üzerinde durduğu konu, anlam bütününden çıkan mesaj, ana fikir olarak ele alınıp göz önüne getirilen evrensel ilke ya da ilkelerdir. Buradan elde edilecek sonuç, ayet ayet yapılan ve en fazla sıyak-sibak ilişkisine dayandırabilecek yorumlardan farklıdır. Üstelik bir bütün olarak surenin ana teması bulunmadan kısmi içeriğinden hareketle yapılan nokta tespit ve tefsirlerin hata payı da büyük olacaktır. Zira kelime ve kavramların kapsamından cümlelerin delaletine kadar, anlam dünyasının ihtiyaç duyacağı bütün gerekçeler, bütünü gösteren bağlamın bizzat içindedir.

Haşr suresinin Allah’ı tesbih etmekle başlayıp sonunda yine tesbihle bittiğine bakılırsa surede bütünüyle bu konu işlenmiş gibidir. Nitekim son üç ayet bu tesbihle ilişkili bir biçimde Allah’ın vasıflarını sayar ve onun ancak en güzel şekilde nitelenebileceğini ifade ederek biter.

Her şey Allah’ı tesbih eder.
Muhacir ve Ensar arasındaki ilişki biçimi bunu açıkça gösterir.
Onlar Rablerine inandıkları için kardeşlerini kendilerine tercih ederler.
Üstelik ihtiyaçları varken bile bu ahlaki yapılarını bozmazlar.
Bunun dışında Ehl-i Kitab ve münafıkların durumları içler acısıdır.
Onlar, aralarında asla birliktelik ve sağlam bir yapı oluşturamazlar.
İşte iman ile inkâr arasındaki uçurum budur.
Cennet ve cehennem ehli arasındaki fark da budur.

Müslüman kardeşini sevmek, onun affedilmesi için dua etmek, onu kendine tercih etmek, surenin ana fikridir. Her şey burada düğümlenir. Mümince ortaya konan bu yaklaşım, sadece basit bir ahlak kuralı olarak değerlendirilmemelidir. Sonuçları sosyal ve siyasi güce dönüşen, uygulaması tesbih sayılan ve surenin ana fikri olarak omurgasını taşıyan yegâne konu budur. İslam toplumuna güç katan ve Allah’ın sayılabilen bütün vasıflarını gündeme taşıyan şey bu erdemli tavırdır. O hâlde kardeşini kendine tercih etmek, vahyin bize öğrettiği çok önemli bir ilke olarak ele alınmalıdır. Ve bu ilkeye mutlaka uygulanması gereken bir düstur şeklinde yaklaşılmalıdır. Bunun ihmal edilmesi dağların korktuğunu başa getirir. Rabbimizin ancak en güzel şekilde nitelenebildiği ortamlar, herkesin mutlu olacağı ortamlardır. Herkesin mutlu olması için önce haksızlıkların yok edilmesi gerekir. Bunun için hemen her durumda kardeşini kendisine tercih edebilecek olgunlukta bireylere ihtiyaç duyulur.

Muhacir ile Ensar’ın kardeşliğini ve birbirlerine olan bağlarını bütün müslümanlar bilir. Fakat bilmedikleri şey, bu kardeşliğin bir surenin anlam merkezine oturtularak çok önemli evrensel bir ilkeye dönüştürüldüğüdür. Bu durumda söz konusu birliktelik, sadece ahlaki bir ilke veya dayanışma konusu olmaktan çıkar. Üzerinde ısrarla durulması gereken çok önemli bir hüküm, asla terk edilemeyecek kadar değerli bir ölçü hâline gelir. Dolayısıyla bu türden çok önemli ölçüleri hayata hâkim kılmak adına bütün müslümanlar, fikir ve enerjilerini bu yöne teksif etmeli ve bunun gerçekleşmesi için ellerinden geleni mutlaka yapmalıdırlar. Çünkü müslümanların başarısının altında yatan güç budur.

Sure bağlamında kişinin “Ben bugün Rabbimi tesbih ettim.” demesi ile “Ben bugün kardeşimi kendime tercih ettim.” demesi arasında bir fark yoktur. Kalem suresinde, bahçe sahiplerinden birinin “Ben size, Allah’ı tesbih/tenzih etmelisiniz demedim mi?” demesiyle “(Yoksulların hakkını görmezden gelmeyelim) demedim mi?” demesi arasında bir fark olmadığı gibi. Müminlerin birbirlerini kendilerine tercih etmelerinin ortaya çıkardığı kardeşlik hukuku o derece önemlidir ki her ne konuda olursa olsun buna zarar verebilecek bütün yorum/te’vil çabaları, bu yargı önünde bir adım geriye atar (46).

Allah’tan başka ilah olmadığını, selamet ve güvenin ona iman ile sağlanabildiğini, O’nun herkesten daha güçlü, adil ve büyük kabul edilmesinin önemini anlatmanın yolu, önce O’nun rehberliğine uymaktır. Haşr suresinde kendini gösteren bu rehberlik, bize kardeşlerini kendisine tercih eden bir edep ve ahlakın önünde hiçbir kötülüğün duramayacağını gösterir.

Yer ve gökte ne varsa hepsi Allah’ı tesbih eder.
Kuşlara, çiçeklere ya da yıldızlara her nereye bakarsanız bakın, her şey size mükemmel bir yaratıcısı, harika bir şekil ve suret verenin bulunduğunu söyler.
Müminler de kendi ihtiyaçları olsa bile kardeşlerini kendilerine tercih ederler.
Böylece bu tesbihe katılmış olurlar.
Şüphesiz her şeyi en iyi bilen Allah’tır.

Dipnotlar
1. Bir ri¬vayette Peygamber (sav) bir diyet konusunu görüşmek üzere Nâdiroğullarına gittiğinde onu güler yüzle karşıladıkları fakat o sırada suikast düzenlemeye kalkıştıkları ve bunun da bar¬dağı taşıran son damla olduğu belirtilmiştir. (Derveze, Et-Tefsîru’l-Hadîs, c. 5, s. 521; Câbirî, Fehmu’l Kur’an, c. 3, s. 353, 354.)
2. Râzî, Mefâtihu’l-Gayb, c. 21, s. 397, 398; Kurtubî, El-Câmi’u Li-Ahkâmi’l-Kur’an, c. 17, s. 185-189; Derveze, Et-Tefsîru’l-Hadîs, c. 5, s. 522; M. Esed, Kur’an Mesajı, Haşr suresi, s. 1127, 1128.
3. Bu sure ile ilgili açıklamalarda diğer bazı surelerde yapıldığı gibi çoğunlukla bütünlükten uzak klasik yaklaşım ile bağlam arasındaki farkı ayrıca göstermeye gerek duyulmamış doğrudan bağlam gözetilerek ilerlenmiştir. Geleneksel tefsir külliyatına göz atmak isteyenler için zaten yeterince materyal bulunduğu düşünüldüğünden, bu sefer okuyucunun zihninin mukayese yapmak için dahi olsa başka yerlere kayması istenmemiştir.
4. Haşr suresinde bütünüyle Ali Bulaç Meali kullanılmıştır. Surenin tefsiri sırasında bağlamın gerektirdiği yerlerde dipnotlarla mealle ilgili uyarılarda da bulunulmuştur. Okuyucu burada bütünüyle bir meal eleştirisi yapılmadığını ve uyarıların bağlamla sınırlı tutulduğunu gözden kaçırmamalıdır.
5. Tesbih, yaratılanların varlıkları itibariyle yaratıcılarına işaret etmesidir. Allah dışında her şey yaratılmıştır ve hepsi lisanı hâl ile mükemmel bir yaratıcı tarafından inşa edildiklerini, yani göklerde ve yerdeki her şey, yaratıcının onlara verdiği özellikleri hasebiyle âlemde üstün (galip) bir Rabb bulunduğunu dile getirir. Bu üstünlük, sure içerisinde müminlerin birbirleriyle diyaloğu çerçevesinde kendisini gösterecektir.
6. Bağlamı, yani konu bütünlüğünü yakalayabilmek, bu tür soruların sorulmasını gerektirmektedir.
7. İlk sürgünde diye çevrilen ‘li-evveli’l-haşr’ ifadesi, ‘bir yere sevk olunma ve toplanma’ anlamına gelebildiği gibi ‘sürülme’ anlamına da gelir. Eğer toplanma anlamı tercih edilecekse Nâdiroğulları veya müslümanların savaş için toplanmalarını, sürgün anlamı tercih edilecekse Nâdiroğullarının Medine dışına çıkarılmaları anlatılmış olur. Fiilin ‘bir şeyi atıl hâle getirme’ anlamı tercih edildiğinde ise Nâdiroğullarının müslümanların yararlanmaması için ev eşyalarını metruk duruma getirme gayretleri söz konusudur. Burada asıl olan ilk sürgünle kastedilenin Benî Nâdir’in Kureyşlilerle yaptığı antlaşmanın hemen sonrasında savaşmak için toplanmalarına işaret etmesidir. 2. ayet savaş için toplandıklarında onların yurtlarından çıkarıldığını 3. ayet ise sürgün edildiklerini anlatır. O hâlde 2. ayette toplanmaktan kasıt, Ehl-i Kitab’ın kalkışması, yani isyanıyla ilgilidir.
8. Ayrılık çıkarma tabiri, meal açısından Nâdiroğullarının yaptıkları ihanet karşısında hafif kalmaktadır.
9. M. Esed, Kur’an Mesajı, Haşr suresi, 5. ayet, dipnot: 5.
10. Bu şekilde davranmak, Yahudilerin korkmasına ve teslim olmadıkları takdirde en ağır şekilde cezalandırılacaklarını düşünmelerine yol açmıştır. Ayrıca bu ağaç kesme olayı çevrede bulunan diğer Yahudi ve müşrik kabilelerin yardıma gelme ihtimallerini de yok etmiş gibidir. Zira onların yardımı her zaman olduğu gibi ne tür kazanç elde edebilecekleriyle ilişkilidir.
11. Nâdiroğullarının ilk sürgününde her sene gelip mahsullerini toplama imkânları, anlaşmayı bozdukları için ikinci sürgünde kaldırılmıştır. İkinci kuşatmada ağaçların kesilmesi, bu anlamda onların artık geri dönme ihtimallerini yok etmeyi ve bunu onlara anlatmayı hedeflemiş de olabilir.
12. Bunun dışında bir zaruret olmadığı ve savaşın gereği olarak ortaya çıkmadığı sürece ağaç kesme olayı, doğru kabul edilmemiştir.
13. Burada bu hurmaların Nâdiroğullarının ilk isyanında yine onlara bırakıldığı hatırlanmalıdır.
14. Ayetin bazı farklı meallerdeki karşılığı şu şekildedir: “Allah’ın, onlardan Elçisine verdiği ganimetlere gelince, siz (onu elde etmek için) onun üzerine ne at ne de deve sürdünüz. Fakat Allah, elçilerini, dilediği kimselerin üzerine salar (onlara üstün getirir). Allah her şeyi yapabilir.” (S. Ateş Meali); “Yine (hatırlayın!) Düşmandan (ganimet olarak) ne alındıysa Allah hepsini Elçisi’ne devretti, onu (elde etmek) için at veya deve sevk etmek zorunda kalmadınız ama Allah elçilerini kimi dilediyse onlara üstün kılar; Allah dilediğini yapmaya kadirdir.” (M. Esed Meali); “Allah’ın onlar (ın malların) dan peygamberine verdiği «feyi» (e gelince:) Siz bunun üzerine ne ata, ne deveye binip koşmadınız. Fakat Allah peygamberlerini dileyeceği kimselere musallat eder. Allah her şey’e hakkıyla kadirdir.” (H. B. Çantay Meali); “Onların mallarından Allah’ın, savaşılmaksızın peygamberine kazandırdığı mallar için siz, at ya da deve koşturmuş değilsiniz. Fakat Allah, peygamberlerini, dilediği kimselerin üzerine salıp onlara üstün kılar. Allah’ın her şeye hakkıyla gücü yeter.” (Diyanet Meali)
15. Burada servetin sadece zenginler arasında dolaşan bir güç hâline gelmesinin doğuracağı olumsuz durumlar düşünülmelidir.
16. Yakınlar konusunda farklı bir meal şu şekildedir: “Bu beldelerin halkından (ganimet olarak) ne alındıysa Allah, hepsini Elçisi’ne devretti, (ganimetin tümü,) Allah’a ve Elçisi’ne, (ölen müminlerin) yakınlarına, yetimlere, yoksullara ve yolculara aittir…” (Haşr suresi, 7. ayet. M. Esed Meali)
17. M. Esed, Kur’an Mesajı, Haşr suresi, 9. ayet meali.
18. Aslen, “(Kardeşlerini) kendilerine tercih ederler.”
19. Burada ‘onlar’dan kasıt Muhacirler, ‘sonra gelenler’den kasıt ise Ensar olmalıdır. Fakat mealin bu anlamı şüpheyle karşılanmıştır. “Onlardan sonra gelenler” ile tabiîn ve kıyamet gününe kadar İslâm’a girecek olanlar da anlaşılmıştır. (Kurtubî, El-Câmi’u Li-Ahkâmi’l-Kur’an, c. 17, s. 225, 226); Fakat ayette ‘onlar’ ile kastedilen kişilerin ilk nesil arasında vuku bulan tartışma ve savaşlardan sonra onlar hakkında kötü düşünmemeyi telkin eden siyasi bir anlam kazandığı açıktır. Ayetin, ashabı sevmenin vucûbiyetiyle ilişkilendirilmesi de bunu gösterir. Şüphesiz Peygamber (sav)’in arkadaşı olmaya hak kazanmış kişilerin hürmetle anılması önemlidir. Bunun yanı sıra Muhacir ve Ensar arasındaki ilişkinin daha sonra gelen bütün müslümanlar için geçerli bir örnek olması gerektiği de açıktır. Buna göre önceki ve sonrakilerin kim olduğunun önemi de yoktur. Ancak surenin indiği dönem itibariyle ifadenin, sadece Muhacir ve Ensar arasındaki kardeşliğin seviyesini gösteren bir anlama sahip olması gerekir. Zira anlam hakikati inkâr eden başkalarına nispetle onların birlikte nasıl bir kuvvet oluşturduğuna işaret eder. Böylece Allah’ı tesbihin nasıl gerçekleştirildiğine dair ilk dönem uygulamalarından birine tanıklık eder. Nihayet bu örneklik bütün müslümanlar açısından önemli bir ölçü kabul edilmelidir.
20. Tesbih, Allah’ı anmaktır. Bu anlamda müminlerin aralarındaki kardeşliği hatırlayıp buna uygun söz ve davranışlarla birbirlerine karşı sorumluluk duymaları, onların Rablerine ve onun merhametine inanmalarının bir sonucudur. Buna göre kardeşliğin gereğini yapmak, bir nevi Allah’ı tesbih etmektir. Yani müminler, öncelikle Rablerini hatırladıkları, yani hiç unutmadıkları için, yani O’nun hürmetine birbirlerini sever ve sayarlar.
21. “(Kardeşlerini) kendilerine tercih ederler.” (وَيُؤْثِرُونَ عَلٰى اَنْفُسِهِمْ ) ayeti üzerinde özellikle durmak gerekir. Adına “îsar” denilen ve başkasını kendine tercih etmeyi gerektiren bu yaklaşım, başlı başına bir peygamber ahlakıdır. Onları örnek alan herkes için de geçerlidir. Müslümanlar her nerede olursa olsunlar kardeşleriyle bir şey paylaşmak durumunda kaldıklarında onları kendilerine tercih etmişlerdir. Dikkat edilirse burada aslolan bu eylemin ve duanın aynı zaman diliminde yaşayan kişiler tarafından gerçekleştirilmesidir.
22. Kişi ihtiyacı olduğu hâlde kardeşini kendisine tercih etmeyi ancak bunu kendisinden isteyen büyük bir yaratıcı marifetiyle gerçekleştirir. Yani kişiyi bu fedakârlığı yapmaya iten şey Allah’a imanıdır.
23. Râzî, Mefâtihu’l-Gayb, c. 21, s. 413; Bu duayı Ensar’ın Muhacirlere yaptığı konusuna, ayetle ilgili olarak yapılan bütün açıklamalarda yer verilmekle beraber, alternatif yorumlar sebebiyle bu mesele yeterince öne çıkarılamamıştır.
24. Müminlerin birbirlerine gösterdikleri sevgi ve ilgi açısından şu rivayet oldukça dikkat çekicidir: “Yermük Savaşı’nın yapıldığı gündü. Savaş yerinde amcamın oğlunu aramaya çıkmıştım. Elimde de bir su kabı vardı. Kendi kendime, ‘Ona ölmeden yetişirsem su içirir, yüzünü yıkarım.’ diyordum. Amcamın oğlunu bulduğumda can vermek üzereydi. ‘Su içmek ister misin?’ diye sordum. İsterim diye işaret etti. O sırada, ‘Ah!’ diye bir ses duyuldu. Amcamın oğlu, suyu ona götür diye işaret etti. Onun yanına vardım, biraz ötede Hişam b. As’ı gördüm. Ona, ‘Su içmek ister misin?’ diye sordum. ‘Ah!’ diye bir ses daha duyuldu. Hişam, suyu ona götür diye işaret etti. O zatın yanına vardığımda ruhunu teslim etmişti. Hemen Hişam’ın yanına döndüm; bir de baktım, o da hayata gözlerini yummuş. Amcamın oğlunun yanına koştum; baktım ki, o da Rabb’ine kavuşmuştu.”. (İbn Asâkir, Târihu Medîneti Dımaşk, c. 38, s. 180.).
25. Burada söz konusu duanın kardeşini kendine tercih eden bir eylemin sonucu olduğu da unutulmamalıdır.
26. Ayette geçen “inkâr eden kardeşlerine” ifadesi küfrün de kendi içinde kardeş olduğunu belirtir.
27. Nâdiroğullarının ilk sürgünden sonra Medineli münafıklarla anlaşmaları, onlar açısından müslümanların kendi içlerinde dağınık oldukları zannına kapılmalarına yol açmış olmalıdır. Fakat Muhacir ve Ensar arasındaki kopmaz bağlar, onların planlarını suya düşürmüştür.
28. Zor anlarda kişinin sadece Allah’ı hatırlaması bir İsbat-ı Vacip konusudur.
29. Burada sözü edilen üstünlük iddiasının sonuç itibariyle kişiye veya topluma zarar verip zillete düşürdüğü gözden kaçırılmamalıdır.
30. Hakikati inkâr edenler, derin düşünemedikleri için Allah’tan yani hakikatin gücünden korkacakları yerde insanların elindeki maddi güç göstergelerinden korkarlar. Oysa doğru, hem vicdanları hem de aklı teslim alır. Bir süre sonra ona ayak uydurmayan benlik rahatsızlık duymaya başlar. Bundan kurtulmanın tek yolu gerçeğe teslim olmaktır.
31. Burada “Gerçek şu ki, ben senden uzağım.” şeklinde yapılan ihbar, muhatabın bir süre sonra pişman olduğunu/olacağını dile getirir. Acaba bu nifak ve akabinde ortaya çıkan ihtar, bazılarının suçu öz benliklerinde araması ve kendisini bu hastalıktan uzaklaştırması için bir vesile olmuş mudur? “Doğrusu ben, âlemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım.” ifadesine gelince bu söz sanki kötülüğün bile bazı sınırları olduğundan hareketle onları asla başarılı kılmayacağını ilan ediyor gibidir. Bu şekilde her şeyi belli bir ölçüye bağlayan Rabb önünde onun izin verdiği kadar inkâr edebilmek ve üstelik bunun da farkında olmak açık bir budalalıktır. Buna göre inkârın bile bir sınırı vardır. Bu söze yer verilmesiyle, şeytanca tuzakların dahi Allah’ın koyduğu kanunların dışına çıkamayacağı belirtilmiş olur. Nitekim sınırlı bir durumun bu şekilde ifşası, onlar açısından bir aşağılama içerir. Bu insanların zâlim şeklinde nitelenmesi, çift kişilikleri sebebiyle insanların bedenlerine ve ruhlarına verdikleri ıstırabın yanı sıra dürüstçe kabul etmedikleri hakikati son derece tahrip etmelerinden kaynaklanır.
32. Sure bağlamında burada Allah’tan korkmaktan kasıt, fitne ateşine kapılmadan müminler arasında cari bulunan kardeşlik akdine riayet etmek ve bunun bozulmaması için azami hassasiyet göstermektir.
33. Takva kelimesinin, çok defa korku şeklinde çevrilmesi bir vakıadır. Fakat bu kelime daha ziyade kişinin kendisine ve başkalarına zarar vermemeye çalışması anlamında Allah’a, O’nun emir ve yasaklarına sığınmayı ve bu şekilde kurtulmayı ümit etmeyi çağrıştırır. Buna göre Allah’tan ittikanın iki defa zikredilmesi, olayın önemini gösteren bir tekittir. İki sığınma haberinin arasında kişinin yarına hazırlık yapmasının ne kadar önemli olduğunun vurgulanması, bu sığınmayla iyi ve dürüst eylemler geliştirmenin kastedildiğini yeterince gösterir.
34. Burada şu ayet hatırlanmalıdır: “İman edenlerin Allah’ı anma ve O’ndan inen Kur’an sebebiyle kalplerinin ürpermesi zamanı daha gelmedi mi? Onlar daha önce kendilerine kitap verilenler gibi olmasınlar. Onların üzerinden uzun zaman geçti de kalpleri katılaştı. Onlardan birçoğu yoldan çıkmış kimselerdir.” (Hadîd suresi, 16. ayet. Diyanet Vakfı Meali).
35. Ehl-i Kitap, vahyin rehberliğinin insanı mecbur bırakan ve yaptığı her şeyi külli irade önünde yok sayan bir içeriğe sahip olmadığını bilir. Buna göre Uhud‘da olup biteni elçinin risâletini tasdik ya da reddetmek açısından delil kabul etmek mümkün değildir.
36. Görüldüğü gibi gerek unutmak gerekse tesbih edip hatırlamak, örnekleriyle birlikte metnin içinde yer almakta ve ayetlerin işaret ettiği vakıa tespitleriyle ile açık-seçik desteklenmektedir.
37. Bunun dışında sure içerisinde dikkate değer pek çok örnek daha bulunmaktadır. Mesela “Kendilerinden önce yakın geçmişte olanların durumu gibi; onlar, yaptıklarının sonucunu tatmışlardır. Onlara acı bir azap vardır.” (15) (A. Bulaç Meali) “Sonunda onların akıbetleri, şüphesiz ateşin içinde ikisinin de süresiz olarak kalıcı olmalarıdır. İşte zalim olanların cezası budur.” (17) (A. Bulaç Meali) gibi ayetler genel-geçer esaslar vazederler. Aynı şekilde Allah’ı unutan kimseye kendisinin unutturulması da bu şekildedir.
38. Bilindiği gibi onlar nasıl olsa affedileceklerini düşünerek günah işleyebilmektedirler. (Bknz: A’raf suresi, 169. ayet)
39. Bu şekilde sorumluluğun dağa yüklenmesi şeklindeki anlatım, gaflet içinde kişinin bütün ahlaki değerlere karşı dağdan daha fazla cansız ve ilgisiz davranmasına da benzetilmiştir. (M. Esed, Kur’an Mesajı, Haşr suresi, 21. ayet, dipnot: 26.)
40. Burada Kur’an’ın büyüklüğü anlatılınca ve sıfatın büyüklüğünün de mevsûfun (nitelenenin) büyüklüğünden ileri geldiği malûm olunca, bunun peşisıra, Allah’ın kendi azametini ve celâlini beyan etmeye başladığı üzerinde durulmuştur. (Râzî, Mefâtihu’l-Gayb, c. 21, s. 420, 421.)
41. Burada şu ayet hatırlanmalıdır: “Size ne oluyor ki, Allah’a büyüklüğü yakıştıramıyorsunuz?” (Nuh suresi, 13. ayet. Diyanet Vakfı Meali).
42. İnsanlar ve özellikle kendilerine kitap ulaşmış olanlar, Allah’ı görüneni de görünmeyeni de bilen merhametli bir ilah olarak tanısalardı; O’nun Melik (her şeyin sahibi), Kuddûs (dokunulmaz), Selam (esenlik ve kurtuluşun kaynağı), Mü’min (iman bahşedip güven veren), Müheymin (hakikatin tek belirleyicisi), Azîz (gâlip), Cebbar (dilediğini gerçekleştiren) ve Mütekebbir (her zaman büyük) olduğunu bilselerdi durum kendi açılarından da son derece farklı olurdu.
43. Surede asıl konu Muhacir ve Ensar’ın kardeşliğidir. Bu kardeşlik, en güzel vasıfların Allah’a ait oluşuna dayanır. Müminler, güzel davranmayı Rablerinden öğrenirler. Sonra güzel bir sonuçla karşılaşmak isterler. Dolayısıyla onları güzel davranmaya iten de güzel bir sonuçla bekleyen de Rableridir.
44. “O, öyle Allah’tır ki, yaratacağı her şeyi hikmetiyle takdir edendir. Onları var edendir. Varlıklara suret verendir. En güzel isimler O’nundur. Göklerde ve yerde olanlar, O’nu tesbih eder. O, aziz ve hâkimdir.” (Haşr suresi, 24. ayet.) ayetiyle ilgili olarak “ ‘halk’, kelimesinin, ‘takdir etme’ manasında olduğu ve buna göre anlamın ‘Allah, kendi fiillerini, belli biçimde takdir eder.’ şeklinde anlaşılması gerektiği ifade edilmiştir. Bu yaklaşımın, yaratıcılığın Allah’ın irade sıfatıyla ilgili olduğunu göstereceği belirtilmiştir. (Râzî, Mefâtihu’l-Gayb, c. 21, s. 424.)
45. Burada A’lâ suresi hatırlanmalıdır.
46. Kardeşlik hukukunun son derece önemli olması, bunu ihlal etmenin normal şartlarda haklı bir gerekçesi bulunmayacağı anlamına gelir.

YORUMLAR
  • Recep Turgay   18-02-2018 11:36

    Allah sizden razı olsun. Herkes herşeyi anlamak için okuyor bir tek KURAN hariç !! Çok faydalı oluyor gerçekten. Selam ve hürmetler

Diğer Yazıları

ANKET - ARAŞTIRMA