Yazar : 227 Musa Şimşekçakan - Lokman Suresi Bağlamında Mugayyebât-ı Hamse [Beş Gayb] Konusu
23 Haziran 2018 Cumartesi

Lokman Suresi Bağlamında Mugayyebât-ı Hamse [Beş Gayb] Konusu

Musa Şimşekçakan

22-01-2018 16:23

Lokman Suresi Bağlamında Mugayyebât-ı Hamse [Beş Gayb] Konusu

Lokman suresinin son ayetinde meşhur “Mugayyebât-ı Hamse” denilen ve “Beş Bilinmeyen” konuyu ihtiva eden ayetin meali şu şekildedir:

“Kıyâmet vakti hakkındaki bilgi, ancak Allah’ın katındadır. Yağmuru O yağdırır, rahimlerde olanı O bilir. Hiç kimse yarın ne kazanacağını bilemez. Yine hiç kimse nerede öleceğini bilemez. Şüphesiz Allah, her şeyi bilendir, her şeyden haberdardır.” (1)

Bu mealden yola çıkarak ayetin sure bağlamı içinde kazanacağı mana bilinmeden yapılabilecek en makul yorumlardan biri şudur:

Ayette söz konusu edilen beş şeye “Mugayyebât-ı Hamse” yani, “Beş Gayb” yani, “Bilinemeyen Beş Şey” denilmiştir. Meseleye bu açıdan bakıldığında insanların bilemeyeceği şeyler olarak nitelendirilen bu beş konunun, o gün için makul kabul edilse bile bugün için anlam kaybına uğradığı zannı mevcuttur. Nitekim rahimlerde olan şey ile yağmurun yağması hadisesi, bugün az-çok bilinmektedir. Bu yüzden yağmurun yağması ile ilgili olarak “ihtimal” den uzak “kesin” bilgi, anne karnındaki çocukla ilgili olarak da onun var ya da yok olması veya erkek ya da dişi olmasının da ötesinde karakter ve kişilik yapısıyla kaderini bilmek anlamına geldiği söylenmek zorunda kalınmıştır. Bu zorunluluk aslında pek çok açıdan doğrudur. Bun kadar tafsilatı ancak Allah bilebilir. Şüphesiz onun bilgisi zandan uzak bir şekilde beşerle kıyaslanamayacak derecede ayrıntı ve kesinlik içerir.

Allah’ın gizli/açık her şeyi bildiği düşünüldüğünde ilk bakışta makul gibi gelen bu anlamlar, Allah ile insan arasında neyin bilinip bilinemeyeceği türünden bir rekabet oluşturması açısından tutarlılığını yitirmektedir. Burada kıyâmet saati ile yarın ne kazanılacağı arasına yer verilen cümleler yüzünden ayette geçen bütün konuların gaybe ait sayılması gerektiği düşünülmüştür. Nüzul ortamının ilmî seviyesinin bu anlamı desteklediğini de gözden uzak tutmamak gerekir. Bu örnekler Kur’an’ı, yaşanılan çağa ait ilmî yaklaşımların sözcüsü ya da kaynağı saymanın ne kadar tehlikeli olduğunu gösterir. Hâlbuki bu konuların sadece ikisinin başında “ma tedrî” yani “hiç kimse bilemez” eki vardır. Kimse yarın ne kazanacağını ve nerede öleceğini bilmez. Kimsenin bilemeyeceği iki konu budur. Ayrıca ayetin başında geçen “Kıyamet saati onun katındadır.” bilgisi de dikkate alınırsa asla bilinemeyecek “gayb” konuları üçe çıkar.

Bu sonuca uygun olarak konunun başlığı “Beş Bilinmeyenden Üçe” şeklinde verilebilir. Fakat ayetin son iki cümlesinin öncesindeki konuları da kapsayarak açıkladığı düşünüldüğünde yağmurun yağmasının veya çocuğun doğmasının, kişinin yarın ne kazanacağıyla ilgili olduğu görülür. Buna göre insanın geleceğini çerçeveleyen gayb konuları yine “Beş Bilinmeyen” şeklinde ele alınabilir.

Ayette Allah’ın her şeyi bilmesi ve haberdar olmasından kasıt, hesap vereceği düşüncesiyle insanda bir sorumluluk duygusu oluşturmaktır. Nitekim Allah’ın burada dile getirilen vasıflarıyla insanların onun hakkındaki zanları arasında bir irtibat vardır. Müşriklerin sure içerisinde mevzu edilen sorunu her ne ise onlara verilen cevabın da buna uygun düşmesi gerekir.

Son ayetin manası, ilk muhatapları nezdinde onlara asla bilemeyecekleri beş ayrı gayb konusundan bahsetmek değildir. Buna göre yağmurun ne zaman yağacağı ya da anne karnındaki çocuğun erkek ya da dişi doğması gibi konular, surenin bağlamından onay almaz.

Aşağıda görüleceği gibi surenin son ayetinin doğru anlaşılması, bütününde ele alınan mesajla ilgilidir. Nitekim son kertede verilen bilgi, surenin başından itibaren taşınarak/örülerek getirilen anlamı sonuçlandırmaktadır. Şimdi surenin bağlamı dikkate alındığında son ayetin nasıl anlaşılması gerektiği üzerinde duralım.

Lokman Suresinin Bağlamı

1-3. Elif. Lâm. Mîm. İşte bu ayetler, hikmet dolu Kitab’ın ayetleridir. Güzel davrananlar için bir hidayet rehberi ve rahmet olmak üzere (indirilmiştir). (2)

Kitap; güzel davrananlar, yani iyilik yapmayı kendilerine şiar edinenler için (هُدًى وَرَحْمَةً لِلْمُحْسِنٖينَ ) yol gösterici ve rahmet kaynağıdır. Nitekim Allah’ın rahmetinden yaralanmanın en doğru yolu, onun vahyini takip etmektir. Vahyi kendileri için rehber edinen ve bu şekilde onun rahmetinden faydalanan kişilerin güzel davranışları veya bunlara kaynaklık eden sâikler bir sonraki ayette açıklanır.

4, 5. O kimseler, namazı kılarlar, zekâtı verirler; onlar ahirete de kesin olarak iman ederler. İşte onlar, Rableri tarafından gösterilmiş doğru yol üzeredirler ve onlar kurtuluşa erenlerdir.

Namaz, insanın kulluk sorumluluğudur. Ve sadece Allah’ın önünde eğileceğini resmeder. Böylece bireysel özgürlüğü dile getirir.

Zekât, karşılıksız yardım etmenin, yani sahip olduklarını paylaşmanın adıdır. Dolayısıyla toplumda gerçekleşmesi gereken sosyal adaleti gündeme taşır.

Ahirete yakînen inanmak da hem kişisel özgürlüğü hem de toplumsal dayanışmayı zorunlu kılar. Zira hesap vereceği bilinci insanı sorumlu tutar.

Namaz, zekât ve ahirete imandan bahseden ayeti, birbirini tefsir eden şekilde de ele almak da mümkündür. Buna göre namaz, Allah’a kulluğun gereğidir. O’na kulluk etmek, sahip olduklarını paylaşarak sosyal adaleti gerçekleştirmeyi gerektirir. Sosyal adalet ise ahirete iman edip hesap vereceğine inanan kişilerin en önemli sorumluluklarından biridir.

6. İnsanlardan öylesi var ki, herhangi bir ilmî delile dayanmadan Allah yolundan saptırmak ve sonra da onunla alay etmek için boş lafı satın alır. İşte onlara rüsvay edici bir azap vardır.

Ayette dile getirilen Allah yolundan kasıt, bir önceki ayetteki namaz, zekât ve ahirete iman konularında içkindir. Bunlar, toplumda iyilik yapmaya, güzel davranmaya çalışan kişilerin eylemleridir. Namaz, sadece Allah’ı otorite tanıyıp onun önünde eğilmeyi ve bu da kişinin sahip olduklarını başkalarıyla paylaşmasını gerektirir. Ahirete yakînen inananların yapması gereken budur. Dolayısıyla Allah’ın yolu denildiğinde, dile getirilen mesaj, namaz ve zekâtın toplumu ıslah eden yönleridir.

Yani;

Allah dışında veya yanı sıra kimsenin önünde eğilinmeyecek

Sosyal adalet her yerde geçerli olacak…

O hâlde

“Allah yolundan saptırmak ve sonra da onunla alay etmek”, toplumun bu yönde atacağı her adıma engel olmak anlamı taşır. Mamafih engel olmak için atılan adımlar da ayette boş söz (لَهْوَ الْحَدٖيثِ ) olarak tanımlanır. Bu aldatıcı sözler, kişilerin kendi çıkarlarını ve mevcut konumlarını korumak maksadıyla giriştikleri her türden spekülatif yaklaşımlardır. Bazen felsefi bir yorum, bazen kelime oyunları bazen de ideolojik yaklaşımlar bu boş sözleri tanımlar. Ki sure bağlamında bu sözün ne olduğundan ileriki ayetlerde bahsedilecektir.

Alay etmek ( وَيَتَّخِذَهَا هُزُوًا ) ise namaz ve zekâtın yansımalarını küçümsemek anlamı taşır.

7. Ona ayetlerimiz okunduğu zaman, sanki bunları işitmemiş, sanki kulaklarında ağırlık varmış gibi büyüklük taslayarak yüz çevirir. Sen de ona acıklı bir azabın müjdesini ver!

Özgürlük ve sosyal adaleti reddetmenin ve toplumda boy atmasına mani olmanın sebebi, insanın büyüklenme hissidir. Kendilerini müstağni gören kişiler, bu tür bağımsızlık söylemlerine karşı olabildiğince duyarsız davranır ve kendi çıkarları bulunmayan her çözüm önerisinden yüz çevirirler. Böylece toplumsal sorunlar altında ezilen insanlardan uzaklaşırlar. Onlara ilgisiz davrandıkları hakikat karşısında rezil olup büyük bir bedel ödeyecekleri duyurulmalıdır.

8, 9. Şüphesiz, iman edip de güzel davranışlarda bulunanlar için, içinde devamlı kalacakları ve nimetleri bol cennetler vardır. Bu, Allah’ın verdiği gerçek sözdür. O, mutlak güç ve hikmet sahibidir.

Büyüklenenlerin aksine vahyin asıl amacı, sadece özgürlük ve sosyal adaleti (eşitlik) savunan güzel davranışları sonuna kadar desteklemek ve mükâfatlandırmaktır.

İman edip sâlih amel işlemek, toplumun ıslahını düşünüp bunu gerçekleştirmek anlamına gelir. Özellikle sâlih amel bilindiği gibi kişisel ve toplumsal barışa hizmet eden eylemleri içerir. Bu açıklamayla ayet, muhataba yaşadığı doğru işler yapmasını teklif eder.

10. O, gökleri görebildiğiniz bir direk olmaksızın yarattı, sizi sarsmasın diye yere de ulu dağlar koydu ve orada her çeşit canlıyı yaydı. Biz gökyüzünden su indirip, orada her faydalı nebattan çift çift bitirdik.

Buradaki suyun işlevi, ayetin sonundaki yağmur ile ilişkilidir. Bilindiği gibi su, hayat demektir. Göğün bu şekilde yaratılması, dağların yeryüzündeki dengeyi sağlaması ve suyun işlevi, insanı hayatta tutan yönleriyle ona ne kadar değer verildiğini gösterir.

11. İşte bunlar Allah’ın yarattıklarıdır. Şimdi (ey kâfirler!) O’ndan başkasının ne yarattığını bana gösterin! Hayır (gösteremezler)! Zalimler açık bir sapıklık içindedirler.

Sonuç olarak, gökyüzünün direksiz durması, dağların yeryüzünün dengesini sağlaması ve suyun hayat vermesi, Allah’ın yaratması sayesindedir. Ondan başkasının bir şey yaratamıyor olması, yukarıdaki ayette bahsi geçen büyüklenmenin boş bir iş olduğunu gösterir. Nitekim son ayette yer verilen yağmurun yağması ve anne karnındaki çocuk örnekleri de söz konusu yaratmanın bir sonucudur.

Hülasa

Buraya kadar özetlemek gerekirse;

Kitap; güzel davrananlar, için yol gösterici ve rahmet kaynağıdır.

Güzel davrananlar, hesap vereceklerine inandıkları için namaz kılar ve zekât verirler.

Namaz bireysel, zekât ise toplumsal sorumluluğu inşa eder.

Fakat

İnsanlardan kimisi bir delile dayanmaksızın Allah yolundan saptırmak için boş lafı satın alır.

Yani

Bireyi her türlü bağımlılıktan kurtarıp özgürleştirecek, toplumu ıslah edip sosyal adaleti gerçekleştirecek tedbirlere karşı çıkar, ilgisiz davranırlar.

Oysa

Gökyüzünü ve yeryüzünü insanın faydalanması için ölçülü bir şekilde yaratan, yağmur marifetiyle her türden bitkiyi canlandıran Allah, buna kayıtsız kalmamaktadır.

Surenin 21. ayeti, “Onlara ‘Allah’ın indirdiğine uyun.’ dendiğinde: Hayır, biz babalarımızı üzerinde bulduğumuz yola uyarız, derler. Ya şeytan, onları alevli ateşin azabına çağırıyor idiyse!” şeklindedir. İşte, namaz ve zekâtın toplumu ıslah edecek yönlerine karşı çıkarak barış içinde yaşamasına engel olan müstekbirlerin dile getirdikleri boş söz ( لَهْوَ الْحَدٖيثِ ) ve biraz sonra Lokman ve oğlunun diyaloğunun konuya katılmasının sebebi de budur.

12. Andolsun biz Lokman’a: Allah’a şükret! diyerek hikmet verdik. Şükreden ancak kendisi için şükretmiş olur. Nankörlük eden de bilsin ki, Allah hiçbir şeye muhtaç değildir, her türlü övgüye lâyıktır.

Ayette, “Şükreden ancak kendisi için şükretmiş olur.” denilmektedir. Buna göre şükretmek, insanın namaz ve zekât ile inandığını fiili olarak gerçekleştirmek istemesi, sadece Allah’ın önünde eğilerek elindeki paylaşması, yani sosyal adaleti sağlamak istemesi anlamına gelir. Nihayet bunları yapan da kendisi için yapmış olur. Zira gerek namaz sayesinde oluşacak bağımsız kişilik yapısı gerekse zekât marifetiyle gerçekleşecek sosyal adaletten faydalanacak olan yine insanın bizzat kendisidir.

13-15. Lokman, oğluna öğüt vererek: Yavrucuğum! Allah’a ortak koşma! Doğrusu şirk, büyük bir zulümdür, demişti. Biz insana, ana-babasına iyi davranmasını tavsiye etmişizdir. Çünkü anası onu nice sıkıntılara katlanarak taşımıştır. Sütten ayrılması da iki yıl içinde olur. (İşte bunun için) önce bana, sonra da ana-babana şükret diye tavsiyede bulunmuşuzdur. Dönüş ancak banadır. Eğer onlar seni, hakkında bilgin olmayan bir şeyi (körü körüne) bana ortak koşman için zorlarlarsa, onlara itaat etme. Onlarla dünyada iyi geçin. Bana yönelenlerin yoluna uy. Sonunda dönüşünüz ancak banadır. O zaman size, yapmış olduklarınızı haber veririm.

Lokman’ın oğluna tavsiyeleri, kişinin babasıyla nasıl bir ilişki/diyalog içinde bulunması gerektiğini anlatır. Buradaki ayetler, aile içi terbiyeyi dile getiren bir baba/ana-oğul ilişkisinden çok daha fazlasını ifade eder. Amaç, müşriklerin babalarını ve beraberinde atalarını öne sürerek yaptıkları suçlamaları geçersiz kılmaktır.

“O’ndan başkasının ne yarattığını bana gösterin!” ayeti, devamında “Anası onu nice sıkıntılara katlanarak taşımıştır.” ayetiyle örneklendirilir. Ardından gelen teşekkürün önce Allah’a sonra anne-babaya yapılması istenir ki bu da “Şükreden ancak kendisi için şükretmiş olur.” ifadesinin açılımıdır. Nihayet anne-baba–çocuktan teşkil edilen ailenin ve devamında toplumun saadeti, birbirlerine gösterecekleri saygı ve sevgiyle hemhâl olur.

Müstekbir müşrikler, babalarını ve onların süregelen uygulamalarını savunurken aslında kendilerini ve sahip olduklarını savunmaktadırlar. Muhafazakâr davranışlarının ve geleneğe sıkı sıkı bağlılıklarının altında sahip olduklarını koruma endişesi yatar. Onara göre babalara/atalara uymak, nemalandıkları mevcut durumu korumak, yani faydalandıkları sistemi savunmaktır.

Ayette şirke zorlama durumu hariç, kişinin babasına/atasına son derece saygılı olması gerektiği belirtildiğinde kâfir müşriklerin, vahyi suçlamaları için ellerinde bir gerekçe kalmaz.

Vahyin şirk barındırmadığı sürece geleneğe karşı bir söylemi yoktur. Aksine Allah’ın yolu/dini, aileye ve atalara son derece saygılı davranmayı dile getirir. Üstelik Allah, “önce bana, sonra da ana-babana şükret.” diyerek anne-babaya iltifatı kendisinden hemen sonraya almaktadır.

Surede Lokman’a bu şekilde yer verilmesi, muhtemelen onun tarihte yaşayan ve muhataplar nezdinde ata olarak bilinen yönüyle ilişkilidir. Vahyin getirdikleri karşısında atalarının/babalarının yolunu savunanlara geçmişte Lokman’ın oğluna yaptığı bu nasihatlerle öğüt verilir. Ve âdeta eğer ata arıyor ve onların yolunu benimsiyorsanız işte size doğru bir perspektif denilir. Nitekim tarihte olup bitenler içinde Mekkeli müşrikleri haklı çıkaracak karineler bulmanın mümkün olmadığı böylece ortaya çıkar.

16-19. (Lokman, öğütlerine devamla şöyle demişti:) Yavrucuğum! Yaptığın iş (iyilik veya kötülük), bir hardal tanesi ağırlığında bile olsa ve bu, bir kayanın içinde veya göklerde yahut yerin derinliklerinde bulunsa, yine de Allah onu (senin karşına) getirir. Doğrusu Allah, en ince işleri görüp bilmektedir ve her şeyden haberdardır.

Yavrucuğum! Namazı kıl, iyiliği emret, kötülükten vazgeçirmeye çalış, başına gelenlere sabret. Doğrusu bunlar, azmedilmeye değer işlerdir. Küçümseyerek insanlardan yüz çevirme ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme. Zira Allah, kendini beğenmiş övünüp duran kimseleri asla sevmez. Yürüyüşünde tabiî ol, sesini alçalt. Unutma ki, seslerin en çirkini merkeplerin sesidir.

Önemli tek şey, “bir hardal tanesi ağırlığında bile olsa” iyilik yapmak ve değer üretmektir. Surenin başında bahsedilen güzel davranmaktan kasıt da budur. Zira namaz kişinin kendisine, zekât ise topluma sunduğu bir katkıdır. Ve elbette namaz ve zekât dışında da iyilik yapmak için vesileler aramak gerekir.

Bu ayetler, namaz ve zekâtla hedeflenen ıslahı reddeden muhataplara, kendileri ve yaşadıkları toplum adına ne ürettiklerini sorar. Vahyin perspektifi, hiçbir şeyi küçümsemeden en ufak şeyleri dahi kayda almaktadır. Örneğin vahyin nasihatleri, kişinin anne-babasına sesini yükseltmesi veya çalım satarak yürümesi gibi insanın hayata bakışını resmeden küçük ama etkili örnekleri dahi ihmal etmemektedir.

İyiliği emretmek, kötülükten vazgeçirmeye çalışmak, böbürlenerek insanları küçümsememek, bütün ilişkilerde sesini alçaltmak, toplumu barışa götüren ıslah önerileridir. Ayette geçen “küçümseyerek insanlardan yüz çevirme” “yeryüzünde böbürlenerek yürüme”, “yürüyüşünde tabiî ol”, “sesini alçalt” gibi ifadeler, toplumsal barışı somut vakıa örnekleriyle inşa etmeyi amaçlar. Böylece sosyal adalet ve barış önerileri, boş söz olmaktan çıkar.

Vahyin emrettiği bütün bu iyiliklere babalarını gündeme getirerek karşı çıkmak olacak şey değildir. Şirk koşmadıkları sürece Peygamber (sav)’in babaya, anneye veya atalara saygısında bir eksilme yoktur. Lokman ve oğlundan yola çıkılarak verilen bu örnek müşriklerin kendi çıkarlarını korumak için ne kadar aldatıcı davrandıklarını gösterir.

20. Allah’ın, göklerde ve yerdeki (nice varlık ve imkânları) sizin emrinize verdiğini, nimetlerini açık ve gizli olarak size bolca ihsan ettiğini görmediniz mi? Yine de, insanlar içinde, -bilgisi, rehberi ve aydınlatıcı bir kitabı yokken- Allah hakkında tartışan kimseler vardır.

Tabiatın bütünüyle insana hizmet eder şekilde yaratılması, Allah hakkında tartışmaya mahal bırakmaz. Fakat çevresini saran bu ölçülü hâle rağmen insan, menfaatine dokunduğunda Allah hakkında yanıltıcı görüşler benimsemek ve yaymaktan geri durmamaktadır.

Allah, yarattığı her şeyi insanın emrine vermiş ve böylece ona değer verdiğini yeterince göstermiştir. Ayet, insanın emrine bol nimet verildiği bilgisinden hemen sonra Allah hakkında yapılan asılsız/delilsiz tartışmalardan bahsettiğine göre buradaki sorun yokluğun Allah’ın takdiriyle ilişkilendirilmesi olmalıdır. Bolca verilmesine rağmen nimetlerden yararlanamayan kişilerin, ayetin muhatabının bütün insanlar olduğunu düşünmeleri gerekirken Allah’ı zan altında bırakan tartışmalara girmeleri doğru bulunmamıştır.

21. Onlara ‘Allah’ın indirdiğine uyun.’ dendiğinde: Hayır, biz babalarımızı üzerinde bulduğumuz yola uyarız, derler. Ya şeytan, onları alevli ateşin azabına çağırıyor idiyse!

İşte asıl boş, söz bu ayette dile getirilir. ( بَلْ نَتَّبِعُ مَا وَجَدْنَا عَلَيْهِ اٰبَاءَنَا ) “Hayır, biz babalarımızı üzerinde bulduğumuz yola uyarız.” ifadesi, namaz ve zekâtla toplumu ıslah etmenin önüne engel olarak çıkarılan gerekçedir. Oysa kimse müşriklerden babalarını inkâr etmelerini istememektedir. Onlara gereken saygı şüphesiz gösterilmelidir. Ancak onların yaptıkları yanlışlıkların sorgusuz sualsiz kabul edilmesi nasıl beklenebilir! Ya da “alevli ateşin azabına çağıran” bir yol üzerinde durmuşlar ve kötülük üreten şeytanca uygulamalara imza atmışlarsa bu kabul edilebilir mi?

“Allah’ın indirdiğine uyun.” emri, “Ancak bu takdirde bol nimetlerden faydalanabileceksiniz.” manası taşır. Bundan kasıt, sure bağlamında öncelikle namaz ve zekâttır. Babalarının yolunu savunmak ise Allah hakkında doğru bilgiye sahip olmamaktan kaynaklanır. Allah’ın insanları açlık ve güvenlik sorunlarıyla baş başa bıraktığı ya da onların özgürlüğüne engel olacak şekilde başkalarının önünde küçük düşmelerini istediği nasıl düşünülebilir!

22. İyi davranışlar içinde kendini bütünüyle Allah’a veren kimse, gerçekten en sağlam kulpa yapışmıştır. Zaten bütün işlerin sonu Allah’a varır.

Anne-baba ve onların arkasında yer alan ataların doğrularına sahip çıkmak, yanlışlarını da kendilerine iade etmek gerekir. Zira Allah’a hesap verme bilinci, yanlış işleri reddetmeyi zaruri kılar. İşte kişinin yapışacağı sağlam kulp, iyilik yaparak yüzünü bütünüyle özgür ve adil bir işleyişe çevirmektir.

23, 24. (Resulüm!) İnkâr edenin inkârı seni üzmesin. Onların dönüşü ancak bizedir. İşte o zaman yaptıklarını kendilerine haber veririz. Allah kalplerde olanı şüphesiz çok iyi bilir. Onları biraz faydalandırır, sonra kendilerini ağır bir azaba sürükleriz.

Eninde sonunda insana yaptıkları haber verilecektir. Ona körü körüne babalarına/atalarına sarılmasının ya da bunu bahane etmesinin ne anlama geldiğini anlatılacaktır. Bu da şimdiden akletmesi hâlinde doğru olanı göreceği anlamına gelir.

25, 26. Andolsun ki onlara, ‘Gökleri ve yeri kim yarattı?’ diye sorsan, mutlaka ‘Allah…’ derler. De ki: (Öyleyse) övgü de yalnız Allah’a mahsustur, ama onların çoğu bilmezler. Göklerde ve yerde ne varsa, hepsi Allah’ındır. Bilinmeli ki, asıl ganî ve övülmeye lâyık olan Allah’tır.

Müşrikler, babalarının yoluna uymayı ve geleneği kayıtsız şartsız takip etmeyi inatla savunurlar. Çünkü bu işlerine gelir. Kendi menfaatlerini gözetip doğru bilgiye karşı çıkarken Allah demeleri de bir değer ifade etmez. Allah diyenin kulluğu da ona yapması gerekir. Nitekim hamd etmenin, şükrün yanı sıra kulluk etmeyi de çağrıştırdığı bilinmektedir. Aynı zamanda yaratma emretme hakkına da beraberinde getirir. (3)

“Göklerde ve yerde ne varsa, hepsi Allah’ındır.” ayeti, müşriklere elde ettikleri ve vahşice savundukları mülklerinin asıl sahibini hatırlatır. Buna göre övülmeye layık olan onlar veya babaları değil Allah’tır. Başka bir ifade ile onların Allah demelerine rağmen gereğini yerine getirmemeleri, servetleriyle övünerek büyüklenmelerinden kaynaklanır.

27. Şayet yeryüzündeki ağaçlar kalem, deniz de arkasından yedi deniz katılarak (mürekkep olsa) yine Allah’ın sözleri (yazmakla) tükenmez. Şüphe yok ki Allah mutlak galip ve hikmet sahibidir.

Boş söz ( لَهْوَ الْحَدٖيثِ ) burada bir kez daha gündeme gelir. Müşrikler, vahyin doğrularına babalarını/atalarını savunan boş sözlerle karşı çıkarlar. Bu anlamda muhafazakârlıktan geleneğe, milli ve manevi tezlerden felsefi düşüncelere kadar pek çok lakırdı üretirler. Elbette bunlar hakikatin gücü karşısında boş ve anlamsız sözlerdir. Zira şirk koşmaya zorlamadıkları sürece vahyin anne-baba ve atalara karşı bir tavrı asla söz konusu değildir.

Eğer geçmiş ve tarih insana bir katkı sağlayacak ve onu ayakta tutmaya, onurunu korumaya yarayacak deliller üretecekse bu Allah’ın sözleri arasında zaten vardır. Kitap dışında yer alan bütün doğrular da onun sözleri sayılır. Nihayet her şeyi belli bir ölçüye göre yaratan sahip olunabilecek bütün değerleri var eden O’dur. Bütün ağaçlar kalem ve yedi deniz de mürekkep olsa O’nun sözlerinin bitmemesi bu anlama gelir.

Başka bir açıdan her yaratılış O’nun bir sözüdür. Dolayısıyla bütün doğru çıkarımlar ondan neşet eder. Bu nedenle mutlak galip ve her şeyi yerli yerince eyleyen yine O’dur.

O hâlde müşrikler O’na rağmen bir hakikat bilgisine ulaşamaz ve kitabi veya kevnî ayetler dışında onu aciz bırakacak ilme dayalı bir delil de bulamazlar. Öyleyse babalarını/atalarını bahane ederek Peygamber (sav)’e karşı gelmek, gerçek bir budalalıktır.

28-30. (İnsanlar!) Sizin yaratılmanız ve diriltilmeniz, ancak tek bir kişinin yaratılması ve diriltilmesi gibidir. Unutulmasın ki, Allah her şeyi bilen ve görendir. Bilmez misin ki Allah, geceyi gündüze ve gündüzü geceye katmaktadır. Güneşi ve ayı da buyruğu altına almıştır. Bunların her biri belli bir vadeye kadar hareketine devam eder. Ve Allah, yaptıklarınızdan tamamen haberdardır. Çünkü Allah, hakkın ta kendisidir; O’ndan başka taptıkları ise hiç şüphesiz bâtıldır. Gerçekten Allah çok yüce, çok uludur.

Ve sonunda insanın yaptığı her şey hesap konusu edilecektir. Geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı emrine buyun eğdiren ve onlara bir vade belirleyen Allah, insana da ölüp dirilip hesap vereceği bir vakit tayin etmiştir. O, gerçeğin ta kendisidir.

“O’ndan başka taptıkları”, ifadesi, muhatapları müşrik olarak nitelemeyi haklı çıkarır. Onların “Allah” dedikleri hâlde hamdi O’na layık görmemeleri, yani kulluk etmemeleri bu şekilde izah edilir.

31, 32. Size varlığının delillerini göstermesi için, Allah’ın lütfuyla gemilerin denizde yüzdüğünü görmedin mi? Şüphesiz bunda, çok sabreden, çok şükreden herkes için ibretler vardır. Dağlar gibi dalgalar onları kuşattığı zaman, dini tamamen Allah’a has kılarak (ihlâsla) O’na yalvarırlar. Allah onları karaya çıkararak kurtardığı vakit içlerinden bir kısmı orta yolu tutar. Zaten bizim ayetlerimizi, ancak nankör hainler bilerek inkâr eder.

Ayette muktesid ( مُقْتَصِدٌ ) kelimesine verilen anlamlar birbirinden farklıdır. Bu fiile; orta yolu tutmak, doğru yolu tutmak, Allah’a yönelmeyi kısmak (gevşetmek) ya da inanmakla inkâr etmek arasında kalmak gibi birbirinden farklı anlamlar verilmiştir. Yukarıdaki mealde “orta yol” şeklinde açıklanmıştır. Oysa surenin bağlamı ve ayetin anlam akışı bu manayı haklı çıkarmaz.

İnsanı dağlar gibi dalgaların kuşattığı zaman, öleceğini zannettiği andır. Bilindiği gibi bu an, bütün mazeretlerin sıfırlandığı, her türlü maskenin düştüğü vakittir. Bu anda kişinin dini tamamen Allah’a has kılması, bildiği bütün hurafeleri, aracıları ve kültürel renklerle örülmüş mahalli baskıları terk edip sadece Allah’ın kendisini kurtarabileceğini anlamasıdır. Bu nedenle yalnız ona yalvarır. Ve sadece ‘Allah’ der. Fakat karaya çıkıp kurtulduğunda bu samimi ve saf hâlinden çarçabuk vazgeçer. Bu çıkarcı insanın kendisini güvende hissettiğinde ilk anda yaptığı şey, doğru yolu veya orta yolu tutmak olabilir mi? Tabii ki hayır.

Ayetin muhatabı kınayan olumsuz çerçevesi düşünüldüğünde meallerde verilen anlamlar itibariyle bu kişi için iki uygun karşılık (iki olumsuz tavır) düşünülebilir ki bunlar da şu anlamlardır:

Ya inanmak ile inkâr etmek arasında kalıverir veya Allah’a yönelmeyi kısar, gevşetir. (4)

Nitekim aynı ayetin sonu, “Zaten bizim ayetlerimizi, ancak nankör hainler bilerek inkâr eder.” şeklinde biter. Buna göre bir önceki tavrı nasıl anlamak gerektiği ortaya çıkar. Bu müşrik kişi, öleceğini zannettiği o zor anında aracıları yok sayarak dini sadece Allah’a has kılar ama kurtulduğunda biraz önce yalvardığını unutarak ilk hâlinden dönüş yapar. Buna hainlik denir. Öyleyse muktesid fiili, olumsuz anlamda kişinin doğru yoldan uzaklaştığını, yani Allah’a yönelmeyi kıstığını ifade eder. (5)

Eğer bu kişinin orta yolu tutmasından bahsedilecekse bu tavır, olumsuz anlamda inanmakla inkâr etmek arasında bocalamak şeklinde anlaşılır. (6) Elbette buna da inkâr etmek denir. Malum kişinin içinde derin bir şüphe taşıdığı ve her seferinde kendi faydasına gördüğü şekilde fırsatçı davrandığı, bu fiille gösterilmek istenmiştir. Buradan çıkarılacak özel ders, bu tür bir fırsatçılığın netice itibariyle kişiye faydasının dokunmayacağıdır. İnsandan beklenen ilkeli ve onurlu davranması, şartlara göre eğilip bükülmemesidir. Muhtemelen insanın bu ikircikli tavrı, Allah hakkındaki yanlış veya eksik bilgilerinden kaynaklanmaktadır ki bir sonraki ayet de buna değinecektir.

Burada sure içerisinde dikkat edilmesi gereken bir husus da şudur:

Gökleri görebildiğiniz bir direk olmaksızın yaratması,

Sarsılmasın diye yere ulu dağlar koyması,

Yeryüzünde her çeşit canlıyı yayması,

Gökyüzünden su indirip, orada her faydalı nebattan çift çift bitirmesi,

Göklerde ve yerdeki (nice varlık ve imkânları) insanın emrine vermesi,

Nimetlerini açık ve gizli olarak bolca ihsan etmesi,

Geceyi gündüze ve gündüzü geceye katması,

Güneşi ve ayı da buyruğu altına alması,

Yarattıklarının her birine belli bir vade koyması,

Gemileri denizde yüzdürmesi, ifadelerinin hepsi sonuçları itibariyle yaratmanın insana nasıl bir fayda sağladığını gösterir. Seçilen örnekler, Allah hakkında doğru bilgi edinmeyi sağladığı gibi O’nun yaratmakla kalmayıp bir ölçü ve amaç gözettiğini de ilan eder. Övülmeyi ve kulluk edilmeyi hak etmek budur. Dolayısıyla onu sadece yaratıcı kabul etmek nasıl doğru olabilir!

33. Ey İnsanlar! Rabbinize karşı gelmekten sakının. Ne babanın evlâdı, ne evlâdın babası namına bir şey ödeyemeyeceği günden çekinin. Bilin ki, Allah’ın verdiği söz gerçektir. Sakın dünya hayatı sizi aldatmazsın ve şeytan, Allah’ın affına güvendirerek sizi kandırmasın.

Ayetin “Ey İnsanlar!” diyerek başlaması, bu cehaletin müminlerle ilgisinin direk kurulamayacağını ve müşrik muhataba kendisini düzeltme imkânı tanındığını gösterir. (7)

Dünyanın aldatması, beraberinde insanın menfaatlerinin kişiyi yoldan çıkmaya zorlamasıyla sonuçlanır. Akabinde insan, çıkarlarına uygun şekilde bir ilah tasavvuru geliştirir. Bu şekilde yanlış Allah düşüncesiyle aldanmak müşriklere ait bir olgudur. Müminler, Rablerini kendisini Kur’an’da tanıttığı gibi öğrenir, bilir ve onu bütün çıkar ilişkilerinden tenzih ederler. Nihayet kurtulduğu ilk anda Allah’ı unutmak ya da iman ile inkâr arasında orta bir yol tutmak düşünmeksizin zevkleri peşinde koşan insanlara yakışır.

Nihayet burada aldanmanın en can alıcı şekli, insanın Allah hakkındaki yanlış ve eksik düşünceleridir. Bu tür bilgi kirliliği, ekseriyetle müşriklerde bulunur. Dolayısıyla Allah hakkında aldanmaktan kasıt, onun hakkında yeterli bir bilgisi, rehberi ve özellikle vahyin belirleyiciliği olmaksızın konuşmaktır.

“Şeytan, Allah’ın affına güvendirerek sizi kandırmasın.” ayeti, bu mealde ilk muhatabın müminler olduğu intibaını verir. Hâlbuki buradaki muhatap, “Allah” dediği hâlde O’na hamd etmeyen, sıkıntıdan kurtulduğu ilk anda ondan uzaklaşan, namaz ve zekâtla toplumu ıslah çabalarına karşı çıkarak babalarının yolunu ısrarla izlemeyi sürdüren kişilerdir. Bu anlamda Allah’ın affına güvenmek de aldanmanın bir çeşididir. Ancak bu tür bir aldanış, “Hakikati inkâr edenler de yaptıklarının karşılığını mutlak göreceklerdir.” şeklinde sözü edilen vaatlerden sadece biridir. Diğerlerini kapsamaz.

Atalarına sığınmak veya onların yolunu tutmakla övünmek insanı kurtaramayacaktır. Dünya hayatının cazibesi, insanı yoldan çıkarıp doğru bilgilerden yüz çevirmesini sağlayabilir. Nitekim müşriklerin yaptığı da budur. Allah’ın affediciliği, özgürlük ve sosyal adalete inananlar için geçerlidir. Bunlara inatla karşı çıkanlar için değil.

Ayetin muhataplarının insanlar olması, buradan müminlerin kendileri için ders çıkarmasına engel değildir. Ancak kendilerini Allah hakkında kandıranlar da müminler değil bilakis yanlış ve eksik tasavvurlarıyla kâfir ve müşriklerdir. Bu anlamda müminlerin Allah hakkında doğru düşünmeleri imanlarının gereğidir. Bu nedenle meal “…O aldatıcı, sakın sizi Allah ile aldatmasın!” şeklinde verilmemelidir. Çünkü burada müminler adına bir “Allah ile aldanma” dan söz edilemez. (8) Burada bağlamın da gösterdiği gibi sözlerini (va’adlerini) yerine getirip getirmeyeceği hususunda bazı insanların “Allah hakkındaki yanlış düşünceleri” sebebiyle aldanmaları söz konusudur. Ki bu hâl, kendisini düzeltmediği zaman belki birkaç adım sonra muhatabını insan diye anılmaktan çıkarıp müşrik/kâfir durumuna sokacaktır.

Öyleyse doğru meal, “Allah hakkındaki yanlış düşüncelerinizin sizi ayartıp kandırmasına izin vermeyin.” şeklinde verilmelidir ki bu da söz konusu bâtıl düşüncelerden hemen vazgeçin anlamına gelir.

34. Kıyâmet vakti hakkındaki bilgi, ancak Allah’ın katındadır. Yağmuru O yağdırır, rahimlerde olanı O bilir. Hiç kimse yarın ne kazanacağını bilemez. Yine hiç kimse nerede öleceğini bilemez. Şüphesiz Allah, her şeyi bilendir, her şeyden haberdardır.

Şüphesiz bu son ayetin anlamı, anlam akışına uygun olarak surenin bağlamının gerektirdiği çerçevede ele alınmalıdır.

Onlar şirk koştukları için;

Yani

Hamdi O’na layık görmedikleri,

“Allah” dedikleri halde kulluğu O’na yakıştırmadıkları,

Yani

Toplumu ıslah eden namaz ve zekâta karşı çıktıkları,

Yani

Şahsi menfaatlerini terk edemedikleri için inatla muhalefet etmektedirler.

Kişinin özgürlüğünü, yani Allah’tan başkası önünde eğilmemesi gerektiğini gösteren namaz ve yine elindekileri başkalarıyla paylaşmasının önemini vurgulayan zekât, ahirete yakînen iman etmenin açılımlarıdırlar. Burada bütün amaç, kendi arasında dayanışan ve kula kulluk yapmayan özgür bireylerden oluşan bir toplum inşa etmektir.

Baştan itibaren muhatap da vahiyle gelen bilgilere babalarının/atalarının geleneksel kabullerini dayatarak karşı çıkan müşrik zihindir. Yaratıcı olarak Allah’ı tasdik etmelerine rağmen kulluğu (hamd) ona layık görmeyen kişilerin sahip oldukları konumu muhafaza etmek için bu şekilde bir söylem oluşturdukları da aşikârdır. İnkâr barındıran bu karşı tez, Allah tarafından boş söz şeklinde nitelenir.

Müşriklerin babalarının yolunu takip etme ısrarı, vahyi rehber edinen muhataplarını suçlayıcı bir içerik kazanır. Onlar, müminleri geleneksel kabullerini yok sayarak atalarına saygısız davranmakla suçlamaktadırlar. Buna karşılık şirk koşmaya zorlamadıkları sürece böyle bir saygısızlığın asla düşünülemeyeceği dile getirilerek Lokman’ın oğluna öğütleri devreye sokulur. Ardından babanın evlâdına, evlâdın da babası namına bir fayda sağlayamayacağı vurgusuyla hesap günü hatırlatılır. (9)

Son olarak önce dünya hayatının insanı ayarttığı ve asıl inkârın bu sapmadan kaynaklandığı belirtilir. Sonra ikinci bir sebep daha ifade edilir. Bu da Allah hakkında insanın aldanmasıdır. İşte bu açıklamadan hemen sonra Allah’ın vasıflarından bir kaçı gündeme taşınarak şaşırmaması için insanın dikkati çekilir.

Ayet, babalarının yolunu savunanlara Allah’ı tanıtırken beş ayrı konu üzerinde durur.

“Kıyâmet vakti hakkındaki bilgi, ancak Allah’ın katındadır.” (10)

Ayet bu içerikle hem “Anında cezalandırılmıyor olmanız hakikati değiştirmez.” hem de “Mutlaka hesap vereceksiniz.” demiş olur.

“Yağmuru O yağdırır.” (11)

Bu ifade yukarıda sözü edilen su vurgusuyla beraber “Her şeye hayat veren odur.” manası taşır.

“Rahimlerde olanı O bilir.” (12)

Burada “Sizin atalarınızla beraber çoğalıp nesep oluşturmanıza imkân veren de O’dur.” denir.

“Hiç kimse yarın ne kazanacağını bilemez.” (13)

Ayet, “Kimse sahip olduklarını ebediyen taşıyamaz. Öyleyse kâr edeceğim ümidiyle hakikate karşı çıkmanın hiçbir faydası olmayacak.” manasına gelir.

“Yine hiç kimse nerede öleceğini bilemez.” (14)

Bu ifade “Eğer toprak bir değer ifade ediyorsa bu bütün yeryüzü için geçerlidir. Öyleyse toprağa yapışmaktan daha önemli olan şey, hakikati savunmaktır. Nerede öleceğini bilemeyen insanın dünyaya kazık çakması budalalıktan başka bir şey değildir.” der.

“Yağmuru O yağdırır.” ve “Rahimlerde olanı O bilir.” ayetleri, insanın gerek kendi nefsinde (enfüs) gerekse çevresinde yer alan dış dünyada (âfak), hayat bulan her şeyin Allah’ın elinden çıktığını görüp düşünmesi istenir. (15)

Son ayet, asla bilinemeyecek iki konuya vurgu yapar. Bunlar, onların yarın ne kazanacakları ve nerede ölecekleri bilgisidir. Kişinin ne kazanacağı önce dünyadaki konumunu sonra da ahiretteki durumunu gündeme getirir. Çıkarları için hakikati reddedenlerin mevcut servetlerini muhafaza etmeye yönelik çabaları, bunların kalıcı olmadığı yaklaşımıyla dengelenir. Yarınki kazanç, ancak onların adil yaklaşımlarıyla bereket kazanabilir. O hâlde onlar için babalarının yolunu körü körüne izlemeleri çok sağlıklı değildir. Nerede ölecekleri meselesi de böyledir. İnsan, hayatın kendisini nerelere savuracağını bilemez. Bu nedenle, özgürlüğü ve adaleti yok sayarak toprağa, servete ve geleneksel yapıya bu derece sarılmak doğru olabilir mi?

Gelenek, örf, adet, bir toplumun uzun süre biriktirdiği, insanları bir arada tutan uygulamaların adıdır. Dolayısıyla bir çırpıda terk edilemeyecek kadar önemli sonuçları vardır. Bu nedenle bilindiği gibi dinin hüküm verirken gözettiği fıkhî ölçüler içinde bunlar da kullanılır. Ancak tarihi seyir içinde toplumun kazandığı yapı, zamanla müstekbir insanların elinde kendilerini kuruyacak kalelere de dönüşebilmektedir. Buna göre herhangi bir kabulün şirke yani haksızlığa veya zulme yol açıp açmadığına bakmak gerekir. Mesela sure bağlamında namaz ve özellikle zekâtın işlevselliğine kapıyı kapatanlar sahip olduklarını paylaşmadıkları, toplumsal sorunlara ilgisiz kaldıkları için eleştirilirler. Şirk koşan bu kişilerin atalarını ileri sürerek nemalandıkları mevcut statükoyu savunmaları doğru bulunmamaktadır. Elindekileri paylaşmamayı haklı çıkaracak tarihi bir arka plan nasıl bulunabilir? O hâlde toplumsal sorunlara ilgisiz kalmakla ataların yolunu izlemek aynı düzlemde buluşmamalıdır. Buna göre vahyin, zekât emrine rağmen, açlık ve güvenlik endişelerine gözünü kapamak, insanı şirke kadar götüren bir işleve sahiptir.

Dünya üzerindeki pek çok sorun, insanların menfaatlerine uygun düştüğü için uydurdukları ideolojilere sıkı sıkıya bağlanmalarından neşet eder. Bütün insanları kucaklamadığı ve haksızlığa karşı çıkmadığı sürece gayrı meşru ve sadece belli zümrelerin çıkar ilişkilerine dayanan bu iddialar, boş söz olmaktan öteye geçmez. Hem “Allah” demek hem de serveti tekelleştirip sömürüye konu edinmek mümkün değildir. Özgürlük ve sosyal adaleti sağlamayan sistemler, hakikat kasışında kendilerini koruyacak güvenilir deliller ve sağlam bir kulp da bulamaz.

Son ayet, içerikleri doğru düşünüldüğü ve bağlamdan onay aldığı takdirde insanın güç yetiremeyeceği beş konu üzerinde durur. Burada yağmurun yağması meselesinin hava tahmini yapmakla; anne karnındaki çocuğun varlığı da onun cinsiyetini tespit etmekle ilgisi yoktur. Biri âleme hayat bahşetmek, diğeri insanın nesebini inşa etmekle alakalıdır. Kişiyi anne karnından başlayarak sülale oluşturacak evrelere kadar bütün aşamalarda inşa ve ihya eden Allah’tır. Dolayısıyla insanın atası da bu yaratmanın bir parçasıdır. İnsanın çoğalıp nesep oluşturmasına imkân veren bu merhalelerde Allah dışında veya yanı sıra yaratıcı bir irade yoktur. Hiçbir aşamasında pay sahibi olmadığı bir işleyişi, vahye muhalefet etmek için kullanan zihnin, boş bir eylemde bulunduğu ise çok açıktır.

O hâlde bütün surenin olduğu gibi son ayetin de ilk muhatabı müşriklerdir. Dünyanın cazibesine kapılan ve Allah hakkında doğru düşünmeyen onlardır.

Lokman suresi, özgürlüğü ve adaleti gözetmediği sürece kişinin babasının yolundan gitmesinin onu nihai anlamda kurtaramayacağını ilan eder. Geleneksel kabuller elbette önemlidir. Ancak bunlar insanları mazlum konuma sokan şirk barındırmadığı sürece…

 

Dipnotlar

(1) Lokman suresi, 34. ayet. (Diyânet Vakfı Meali)

(2) Bu makâlede Lokman suresinin metni, Diyânet Vakfı Mealinden seçilmiştir.

(3) Bknz: A’raf suresi, 54. ayet.

(4) Bknz: M. Esed Meali. Diyânet Vakfı Meali’nde ifade, “içlerinden bir kısmı orta yolu tutar.” şeklindedir. Bununla anlatılmak istenen söz konusu insanların bir kısmının yoldan saptığı ise meal “içlerinden ancak bir kısmı orta yolu tutar.” diye verilmelidir. Nitekim ayetin öncesi ve sonrasıyla sure bütünü bu olumsuz manayı ortaya çıkarmayı hedefler.

(5) “Muktesid” kelimesi, ya küfürde orta yolu tutanlar ya da ihlâsta orta yolu tutanlar şeklinde anlaşılmıştır. (Râzî, Mefâtihu’l-Gayb, c. 18, s. 180.); “Allah onları karaya çıkararak kurtardığı vakit içlerinden bir kısmı orta yolu tutar.” ayeti hakkında İbn Abbas (ra)’ın “Denizdeyken yüce Allah’a vermiş olduğu sözü yerine getirir.” dediği nakledilmiştir. en-Nekkaş’ın da bu konuda: “Yani o verdiği sözde sebat gös¬terir, karada da denizde iken yüce Allah’a vermiş olduğu sözü eksiksiz yerine getirir.” dediği rivayet edilir. el-Hasen’e göre “orta yolu tutar” ifadesinden kasıt, tevhid ve itaate sımsıkı sarılmaktır. Mücâhid’in ise bu hususta “Söylediği sözde ‘orta yolu tutar’, fakat içinde küf¬rü gizler, dediği belirtilir. Bu ifadede hazf bulunduğu da söylenmiştir ki buna göre anlam “Onlardan kim¬ileri orta yolu tutar, kimileri de kâfir olur.” şeklinde açıklanmıştır. (Kurtubî, El-Câmi’u Li-Ahkâmi’l-Kur’an, c. 13, s. 557-559.); Mevdudî bu ayet ve ilgili kelime hakkında şunları ifade eder: “ ‘İktisad’ın sözlük anlamı, sadık (doğru) olmak anlamına da, mutedil olmak anlamına da gelebilir. Birinci anlamında ayet şu demek olur: ‘Onlardan yalnızca birkaçı fırtınaya tutulduklarında izlemeye söz verdikleri tevhid üzere kalır ve kıyıya çıktıktan sonra da sadıklardan olurlar.’ Eğer mutedil anlamında alınırsa ayet şu demek olur. ‘Onlardan bir kısmı dinsizlik ve şirklerinde daha mutedil, daha esnek bir tavır alır yahut felaket ihtimalinin etkisiyle eski inançlarına olan coşku ve bağlılıklarının bir kısmını yitirir.’ Pek muhtemeldir ki Allah bu anlam yüklü ibareyi iki durumu da aynı anda ima etmek için kullanmış olsun. Gaye muhtemelen bir deniz kasırgası esnasında herkesin zihninin kendiliğinden rayına oturduğuna ve herkesin dinsizlik ve şirkten vazgeçip bir olan Allah’tan yardım istediğine işaret etmektir. Fakat emniyet içinde kıyıya varır varmaz içlerinde pek azı bu tecrübeden ders ve ibret almış görünür. Dahası bu küçük topluluk üç gruba ayrılır: Kıyıya çıktıktan sonra da bu inanca sadık kalanlar; inançsızlıklarında inattan vazgeçip mutedil hale gelenler ve bu tehlikeyle geçici olarak bağlılık duygularından bir kısmını yitirenler.” (Mevdudî, Tefhîmu’l-Kur’an, c. 4, s. 305.); Muktesid fiili, olumlu anlamda kullanılacaksa belki “içlerinden sadece bir kısmı doğru yolu tutar.” manası seçilmelidir. Böylece bu ifadeyle asıl amacın hakikate inatla karşı çıkanların çokluğunu anlatmak olduğu anlaşılabilsin.

(6) Orta yol tabiri, “tek başına” olumlu bir anlama sahiptir. Dolayısıyla bu tabirden olumsuz (kötü) bir mana kastedilecekse bu bir tefsir/te’vil cümlesiyle açıklığa kavuşturulmalıdır. Nüzul sırası itibariyle Lokman suresinden önce indirilen Fâtır suresinin 32. ayetinde de aynı muktesid (مُقْتَصِدٌ ) kelimesi şu şekilde geçmektedir: “Sonra Kitab’ı, kullarımız arasından seçtiklerimize verdik. Onlardan (insanlardan) kimi kendisine zulmeder, kimi ortadadır, kimi de Allah’ın izniyle hayırlarda öne geçmek için yarışır. İşte büyük fazilet budur.” (Diyanet vakfı Meali). Ayette verilen ‘ortadadır’ tabiri anlamı tam olarak doğru şekilde yansıtmamaktadır. Ayetin sonunda yer verilen “İşte büyük fazilet budur.” (ذٰلِكَ هُوَ الْفَضْلُ الْكَبٖيرُ ) ifadesi, öncesinde sadece hayırda yarışanları içine alır. Bu durumda anlaşılan odur ki kelime burada da olumsuz anlamda doğru ile yanlış arasında gidip gelmeyi ifade eden bir şaşkınlığı dile getirmektedir.

(7) Hitabın “Ey İnsanlar!” şeklinde olması, eğer bunu değerlendirebilirlerse muhataplara kendilerini düzeltmeleri açısından bir lütuftur.

(8) Bu anlamda Allah ile aldatmak, aldatılmak veya aldanmak konusu, doğru dürüst açıklanmadığı sürece muhatapları ve içeriği itibariyle yanlış anlaşılmaya müsaittir. Bu nedenle tefsir/te’vil cümleleriyle izah edilmeye muhtaçtır.

(9) Ayet, içindeki bütün konularıyla birlikte vahye karşı babalarının yolunu izlemekte inat eden müşriklere hitap eder. Onlar, Allah yolundan alıkoymaya çalışan kişilerdir. Zira onların Allah hakkında bilgisi, rehberi ve aydınlatıcı bir kitabı, yani delile dayanan ciddi bir bilgileri de yoktur. Hâlbuki Allah, geçmiş vahyin örneklerinde de tarihte de atalara/babalara saygıyı ihmal etmemiştir. Burada tek sorun şirk koşmaktır.

(10) İman edip de güzel davranışlarda bulunanları cennetle ödüllendirmek Allah’ın verdiği gerçek bir sözdür. (8, 9); Dönüş Allah’adır ve o zaman yapmış olduklarınızı haber verir. (15); Yapılan iş bir hardal tanesi ağırlığında bile olsa onu karşına getirir. (16-19); Allah, geceyi gündüze ve gündüzü de geceye katar. Güneşi ve ayı da buyruğu altına almıştır. Her biri belli bir vadeye kadar hareketine devam eder. (29, 30); Allah’ın sözü mutlaka gerçekleşir. (33)

(11) O, gökleri bir direk olmaksızın yaratmış, sizi sarsmasın diye yere de ulu dağlar koymuş ve orada her çeşit canlıyı yaymıştır. Gökyüzünden su indirip, orada her faydalı nebatı çift çift bitiren de odur. (10); Allah göklerde ve yerdeki bütün imkânları insanın emrine vermiştir. (20)

(12) O’ndan başkası hiçbir şey yaratamaz. (11); O’na göre bütün insanların yaratılıp diriltilmesi, bir kişinin yaratılması ve diriltilmesi kadar kolaydır. (28)

(13) Allah hiçbir şeye muhtaç değildir, her türlü övgüye lâyıktır. (12); Hamd, yalnız Allah’a mahsustur. (25, 26); Allah’ın sözleri (yazmakla) tükenmez. (27)

(14) Babaların üzerinde bulunduğu yolun nerede sonlanacağı belli olmaz. (21)

(15) Bknz: Zâriyat suresi, 20, 21. ayetler.

YORUMLAR
  • Osman Baharçiçek   25-01-2018 10:03

    Hocam Allah razı olsun çok istifade ettik. Ellerine yüreğine sağlık Lokman suresinin inşa edici ayetlerini bir kez daha farklı bir yorumla okumuş olduk. Bu arada Annenizin vefat haberini almış oldum bugün. Rabbim merhameti ile muamele etsin. Size de sabrı-cemil diliyorum. İnna lillah ve inne ileyh'i raciun..

Diğer Yazıları

ANKET - ARAŞTIRMA