Yazar : 493 Hayyam Celilzade - Medenileşme(me)k mi?
24 Eylul 2018 Pazartesi

Medenileşme(me)k mi?

Hayyam Celilzade

21-12-2017 15:25

Medenileşme(me)k mi?

Medeniyet kavramı etrafında şekillenen tartışmalar en son şeklini Batı’da almıştır. Batılı düşünürlerin gözünde Doğu’nun “nesne” haline dönüşmesiyle birlikte, medeniyet kavramının istinadı da değişime uğradı. Artık medeniyet kavramı dünyada yaşayan halkları derecelendirmek ve değerlendirmek için esas “ölçü birimine” dönüşüverdi. Medeni olan ve olmayan halklar dilemması arasında az medeni olan ve medeni olmaya aday gibi yeni kategoriler ortaya çıktı. Bu şekilde değerlendirmeden önceki dönemde böyle bir ölçü birimi mevcut değildi. Mamafih, başka bir değerlendirme şekli bilinmekteydi. Sözünü ettiğimiz ölçü birimi mahiyeti gereğince “dikeydi”. Bu sebeple ölçü vahidini geliştiren biz değildik, biz dâhil her kesi değerlendirecek mahiyette “aynaydı”. Batı dünyasında ortaya çıkan ölçü birimiyse bizim kullandığımız ölçü biriminden farklıydı. Zira Batı’nın ölçü birimi, insanlar tarafından oluşturulmuş ve bundan dolayı “yataydı”.

Elimizde olan aynayı karşımızda olan, biz’den olmayanın zihniyetini, hal ve davranışlarını değerlendirmek için kullanıyor, derecelendirme için kesin yargı vermekten çekinirdik. Zira inanışımız gereği, biz’den olmayan her ben, biz’den olmaya potansiyel adaydı. Çünkü ölçü birimimiz dikeydi ve bu bizi hassas ruhlu insanlar kılıyordu. Bizim ölçü birimimiz muhakeme değil, kalp kazanma usulü gereğince kullanılıyordu. Bu ölçü birimini bize sunan da kalp kazanma hedefiyle yaşamıştı…

İlk önce sahip olduğumuz ölçü birimini eleştirmeye, akabinde reddetmeye başladık. Bütün yenilgilerimizi ölçü birimimizin de sudur ettiği metinle ilişkilendirdik. Bazen gamla bazen zevkle yeni ölçü birimini ve ait olduğu paradigmayı ithal etmeye başladık. Amacımız bir an evvel medenî olmaktı. İşin ilginç tarafı neyin medeniyet neyin medenîleşmek olduğunu müzakere mevzusu bile etmedik. Hiçbir şekilde medenî de olamadık. Çünkü medenî olmanın ne anlamaya geldiğini batılılar da çözmüş değillerdi. Post modern döneme kadar “ölçü birimi yataysa orada mükemmellik aramamalıyız” tezini seslendiren bile olmadı. Evet, post modern dönem diye adlandırılan dönemin fikir adamlarının düşüncelerine mevzu edindikleri meseleler de bizimle ilgili değil, kendileriyle ilgiliydi. Geldikleri neticeyi şu şekilde ifade edebiliriz: Medenî olma ölçüsü zamana ve mekâna göre değişiklik gösterebilir, medenî olmanın kesin ölçüleri yoktur.

Peki, biz bu müzakere edilen mevzuların neresindeyiz? Ve yahut biz yeni medeniyet ölçüsüne göre hangi noktadayız? Medeniyetsiz miyiz, az medeniyetli miyiz, medenî olmaya aday mıyız yoksa medenî miyiz? Bu soruların cevaplarından daha çok ehemmiyet arz ettiğini düşüncesindeyim. Zira hangi şartlar oluşmuş ki biz böyle sorular sorabiliyoruz? sorusu ciddi anlamda dert edinmeye değer.  

Batı dünyasının varoluş ilkesi öteki fikri üzerinden şekillenmiş ve şekillenmeye de devam etmektedir. Öteki unsuru Batılının gözünde sadece ben olmayan değil hem de düşmandır. Düşmanın varlığı, tek fikir etrafında birleşmenin en esas yoludur. Batılının gözünde öteki, dikey metne sahip biz olduk. Batılı için beslenme yeri evvel yaşamış bizlerdi. Bu beslenmenin sömürgecilikle birlikte mahiyet değiştirdiği kesindir. Her ne kadar kendi irademizle yatay ölçü birimine meyletmiş olsak da, bu ölçü biriminin zorla bize “satıldığını” da söyleyebiliriz. Medenî olmanın ne anlama geldiğini müzakere etmeden yeni ölçü birimini ithal ettiğimiz için, medenî olup olmadığımıza karar veremiyoruz. Bunun sebebi yatay ölçü biriminin sahibinin Batılı olması ve her dönemde medenî olmanın ölçülerini keyfî şekilde değiştirmesidir.

Batılıların öteki unsurunu devreye dâhil ederek, var oluşlarını sürdürdüklerine işaret etmiştik. İnşa olunmuş öteki unsuru bir zamanlar bizdik, 2. Dünya Savaşı’ndan sonra Batılının öteki unsuru biz değil, Batılının üvey çocuğu Komünist İttifak oldu. Bundan 20-25 yıl önce, Komünist İttifak’ın tarihe mal olmasıyla birlikte, Batılı ötekisiz kaldı. Batılı için ötekisiz kalmak, sonun başlangıcı olabilirdi belki de “dünyasının da sonu olabilirdi”. Eğer Cervantes’in Don Kişot eserinin anakronik şekilde okursak, Batılının Don Kişot’un ta kendisi olduğunu görebiliriz. Don Kişot her ne kadar hayalî varlığa karşı savaşıyor -bunu komik bulmuş olsak da- olsa da onu hayatta tutan tek unsur bu muammalı mücadeleydi. O bu muammalı mücadeleden ilham alıyor, hatalarını kendinden değil, hayalî düşmanından görür ve mevcudiyetini sürdürüyordu. He bu arada muhteşem bir dünya da inşa etmemiş değildi. Evet, Batılı bir Don Kişot’tur. Don Kişot olduğuna göre, medeniyetler çatışması tezine daha çok üstünlük verdi. Dünya Ticaret Merkezi’nin başına gelen olay, orada çalışanların ailelerinin musibeti, Batılınınsa “yoğun bakımdan” kurtulması oldu. Yeni öteki, çöllerde yaşayan, Batının silahıyla silahlanmış 3-5 bedevî değil, dikey metne sahip olanların torunlarıydı. İşin ilginç tarafı şu ki, bu torunlar bir zamanlar dedelerinin dikey metne tabi olarak dünyaya hâkim olduklarını tam olarak hatırlamıyorlardı.

Medenileşme(me)k mi? Bu sorunun cevabını okuyucularımıza havale ederek, bir noktaya işaret ederek yazımızı yekûnlaştıralım. Her sorunun bir cevabı olmakla birlikte, bazı soruların soru olarak kalması, endişe halinin ortaya çıkmasına sebep oluyor. Endişeli olmak, dikey ölçü birimine sahip olan insanların ruh haliydi. Sorumuza tekrar geri dönmüş olursak: Medenileşme(me)k mi? 

YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Diğer Yazıları

ANKET - ARAŞTIRMA