Yazar : 342 Cahit Ezerbolatoğlu - Eğitim Hangi Dili Talim Etmeli?
15 Aralik 2017 Cuma

Eğitim Hangi Dili Talim Etmeli?

Cahit Ezerbolatoğlu

06-12-2017 16:03

Eğitim Hangi Dili Talim Etmeli?

Üslup sorununa dikkat çekmek niyetiyle bağa giren bu yazının niyeti üzüm yemek, umarım kantarın topuzunu kaçırıp bağcıya yüklenmez. Temenni gerçekleşse bile zülfüyâre dokunmak asıl niyetin gölgede kalmasına yol açabilir zira insan alınmaya pek düşkün. Gerçi insan, alınsa da alınmasa da hatadan masun olmadığını bilir ve bu yüzden beşer şaşar, hatasız kul olmaz vb. mazeretleri yedeğinde tutar. O; sevimli sevimsiz, gülünç korkunç, üzücü eğlendirici sayısız yanlış yapar ve sukuttan azara, aftan cezaya, anlayıştan anlayışsızlığa pek çok karşılık görür. İşi doğduğuna pişman etmeye kadar götürenler de çıkabilir. Öyle ya da böyle, her şeyin bir bedeli vardır ve tecrübe, bedeli ödenen hataların sicil defteridir.

Âdemoğlu kendi hatasına gösterdiği anlayışı başkasınınkine göstermekte zorlanır. Elbette hiç kimse “la yüsel” değildir ve hata, kim yaparsa yapsın hatadır. Her hatanın görülmesi gerekmez fakat bazılarına da göz yumulamaz. Görmeyi ikaz izler ve bu, şahit olana düşen ve kolay olmayan bir görevdir. Zorluk; hata edenin saygınlığına halel getirmeme, muhtemel tepkinin niteliğini kestirememe, ne diyeceğini nereden başlayacağını bilememe gibi kaygılardan kaynaklanır. Yine de uyarı yerine getirilmesi gereken bir sorumluluktur zira fail hatasının farkında olmayabilir, onu hata olarak görmeyebilir veya onun hata olduğunu bilmeyebilir. Bunlar ve doğasındaki tutarlı olma ve kalma isteği insanın uyarıya muhtaç olduğuna yorulabilir. Kimse kendisiyle çelişmek istemez zira tutarsız görünmek veya bilinmek başkasından çok kendisini rahatsız eder. Tutarlı kalmak çoğunlukla mümkündür fakat son derece girift bir bünyeye sahip bir varlığın her an tutarlı davranması imkân dâhilinde değildir.

Şair, ‘Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz.’ diye uyarsa da âdemoğlunun ya eli ayağı birbirine dolaştığından veya işleri yüzüne gözüne bulaştırdığından veyahut kendisine söz geçiremediğinden aynadaki kusurlarla bezeli görüntüsü yamalı bohçaya benzer ve bu yüzden de daha çok müsamahayı hak eder. Aslında fikir beyanı da bir yönüyle iştir ve fiil kadar olmasa da sahibi hakkında dikkate değer bir veridir. Üslup kalpte olanı yansıtır ve onun yansıttığını isabetle yorumlayan diğerlerine göre daha sahici bir kanaate sahip olur. Şair haklı, yaşantı üsluptan daha sağlam bir referanstır fakat ona yakını olmayanların şahit olma ihtimali düşüktür. Elde kalan; dile getirilen, dile getiriliş tarzı ve hâl dilidir fakat bunların gerçeği ne kadar yansıttığına dair soru, görmezden gelinemeyecek güçte bir şüphedir. Şüpheli olması nedeniyle ihtiyatlı olmak gerekse de eldeki yegâne malzeme budur. Normal şartlarda durum bu ise otokontrolün ortadan kalktığı anlarda şahit olunanlara karşı daha temkinli olmak icap eder. Bunun bir nedeni böyle anlarda mahremiyete emanet edilenlerin faş olması ve duyanı hayretten hayrete sevk eden, kanaatleri altüst eden sözlerin sarf edilmesidir. Asabı bozulanın çoğunlukla sansür mekanizması işlemez veya o, onu işletmeye gerek duymaz ve normalde söylemekten utandığı pek çok laf eder. Öfke anında olan budur ve bu yüzden öfkeli hakkındaki hüküm, sükûnete erdikten sonra öfkenin şehvetiyle ağzından dökülenleri tasvip edip etmediği sorularak, onayı alındıktan sonra verilmelidir. Sükûn halindeki beyan, sahibini bağlamakla kalmaz onun hakkındaki kanaati vuzuha kavuşturur.  

Herhangi bir sebeple özdenetimin gevşediği veya kalktığı anlarda ortaya çıkan insanın ham tarafıdır. Bunu herkes kendi nefsinden, çevresinde ve basında şahit olduklarından bilir. Öfkelinin üslubu insanlık terazisinin genellikle hamlık kefesini çökertir. Öfke anında bile kemal kefesinin ağmasını umarak kamu önünde vuku bulan bir örnek üzerinden asıl konuya girelim. Bir gün içimizden biri, bir âlim bir görüşünü yazıya döker ve bir soruna dikkat çeker. Yanlış bulduğu bir tercihin kendinde bıraktığı intibaı dile getirir ve bu intiba öfke dozu yüksek tepkiler alır. Öfkelenenlerin haklı olduklarını ve hocanın suizan kapsamına girecek ifadeler kullandığını varsayalım. Diyelim ki hoca, “Zamanın ruhunu kavrayamayan din adamlarının sakıncalı dili.” eleştirisini hak ediyor. Dolayısıyla orantısız tepkiler görülmeyebilir ve dilleri de keskinlikleri de sahiplerini bağlar ve hatta “Üslup insanın ta kendisidir (üslubu beyan aynıyla insan).” denerek geçilebilirdi, eğer “Mümkünse cennette bile karşılaşmayalım.” tepkisine şahit olunmasaydı. Bu talihsiz temenniyi de alıntı yapmaya gönlün el vermediği ve rahmet dili kapsamına girmeyen ifadeleri de üsluba bağlayıp geçmek kalplerimizdeki marazı görmezden gelmek olurdu. Ahirete iman eden bir mümin hatalı gördüğü bir kardeşini cennette bile görmeye tahammül edemez hâle gelmişse bu köklü bir soruna işarettir. Köprüleri attıracak kadar derin, bağları kestirecek kadar keskin bir soruna… Hangi ara gönüller birbirine bu denli yabancılaştı? Ne oldu da gönüller müsamaha fakiri oldu? Yoksa Rahman’ın kulları merhamet kıtlığına mı maruz kaldı? Bu, insanı hayretlere salan ve peş peşe sorular sorduran bir sorun…

İnsan bu; yanılır, boş bulunur, kastı aşan ifadeler kullanır ve bir kere daha tekrar edelim ki bunun istisnası da yoktur. Nitekim sözün sahibi okuyucuyu üzdüğü için özür diledi, iyi de etti; kendisine ve ilmine yakışanı yaptı. Keşke üzülenler de üzüntülerini, eleştiri sınırları dâhilinde, merhamet ve şefkat dairesinde ifade etselerdi ki bu, temsil edilen dünya görüşüne yakışan bir tavır olurdu. Kerim kitabımız Kur’an kötülüğün bile iyilikle yok edilmesini önerirken, kastı aşan bir ifadeye şiddetli tepkiler reva olmasa gerek.

Yer kürede -kime ait olursa olsun- her âdemi ikna eden bir fikre rastlanmaz. Her görüşün taraftarları da muhalifleri de olur ve birinciler onu savunurken ikinciler ona itiraz eder. Bir fikri dile getirmek kadar eleştirmek de doğaldır. Tenkit, ikna edemese bile düşüncenin gözden geçirilmesine, fikrin sorgulanmasına vesile olabilir ki bu da az şey değildir. Ayrıca eleştirilen ihtiyaç duyarsa fikrini savunur ve üçüncü taraflar delillerden hareketle ikisinden birini tercih eder veya bir başka görüşe ulaşır. Burada sorun, düşüncelerin farklı olması ve eleştiri yapılması değil dilin yanlış kullanılmasıdır. Özenli bir dil kullanan ve yanlışı hedef alan, adabına uygun bir eleştirinin uyarı ve ıslah vazifesini ifa etme ihtimali daha kuvvetlidir. Söz gelimi gününü göstermeyi amaçlayan bir söz, aradığı bahaneyi bulmuş da vuruyor intibaı bırakan kelam, vicdanı rahatsız eder. Üstelik akla geldiği gibi sarf edilen sözün nereye varacağını kimse kestiremez ve özensiz dil sahibini haklı iken haksız duruma düşürür. Şiddet dilini tercih eden, vurmanın şehvetine kapılan, kontrolü öfkenin eline kaptıran fâni, yakındığı duruma kendisi düşer. Muhatabın zannını çirkin bulduğu esnada kendisinin aynı şeyi yaptığını, hatta eleştiri sınırlarını aştığını, hızını alamayıp karalamaya başladığını göremez. Had bildirilmesinden şikâyet eder lakin kendisi âlâsını eylediğini fark etmez. Öfke baldan tatlıdır ve konuştukça artar, yazdıkça çoğalır ve onu kontrol altına almak zorlaşır. Bir yerde durdurulamazsa tehdit etmekten racon kesmeye arzulanmayan hallere evrilir.

Başta âlim olmak üzere istisnasız her insan muhteremdir. Başkasının hürmetini zedeleyen, bilse de bilmese de kendi itibarına zarar verir. Hürmeti korumaya özen göstererek, sözünüz yanlış veya yanlış anlaşılabilir ya da maksadınızı aşıyor, demek veyahut kendinde bıraktığı etkiyi dolandırmadan söylemek, kısa yoldan menzile erdirir. Yani üzülenin üzüldüm, incinenin incindim demesi, üzenin, incitenin kalbine daha çok tesir eder. Edep, ıslah ihtimali yüksek estetik bir yoldur ve sadece yanlışı düzeltmez, dost da kazandırır. Üstelik bu yol Allah’ın sevdiği muhsinlerin yoludur.

Yeri değilse de belirtelim ki bir sorunu gündeme getiren kişiyle dalga geçen bir âdemin hiçbir sorunu ağzına almaması gerekir. Bir de böyle anlarda hariçten gazel okuyanlara rastlanır. Kimi hariçte olduğunu ifade eder, kimisini de kullandığı dil ele verir; başka dünyanın insanı olduğu, terimleri kullanış tarzından ve satır aralarından anlaşılır. Herkesin görüşünü beyan etme hakkı vardır ve dileyen bu hakkını kullanır ancak ondan kalem oynattığı alanın terminolojisini doğru kullanması beklenir. Bilinmeyen bir alanda kalem oynatmanın cehaleti sergilemekten başka işe yaramadığını hatırlatıp parantezi kapatalım.

Velhasıl özenli kullanılan dilin rahmete vesile olma ihtimali diğer her dilden daha kuvvetlidir. İnsanlığın gereği olan rahmet dili insana en çok yakışan dildir. Onun sayesinde ihtilaflar, fikir ayrılıkları ne kalplerin toplu atmasına engel olur ne de tefrikaya sebep olur. Tefrikanın baş sebebi duygu ayrılığıdır. Duyguları, daha doğrusu kalpleri birbirinden uzaklaştıran baş amil satır gibi kullanılan dildir. Bunda ısrar edilecekse bari dil neşter gibi kullanılmalı ki o, muhatabı sakatlamasın aksine sağaltsın, öldürmesin bilakis diriltsin.

Gerçek sorunlarımızı tespit edip öncelik sırasına dizmek için sükûnete ve durup düşünmeye ihtiyacımız var. Dilimizi özenli kullanmaya, merhameti onun baskın tonu kılmaya ihtiyacımız var. Sesi kısmaya, tatlılaştırmaya, yani “sözü pişirmeye” ihtiyacımız var. Muhatabı yormadan ve germeden söz söylemeye ihtiyacımız var. Dilimizi arındırmaya ihtiyacımız var. Ağzımızdan çıkan sözü, önce ve öncelikle kulağımızın duymasına ihtiyacımız var. Niyete dikkat kesilmeyi alışkanlık haline getirmeye ihtiyacımız var. Fıtratımızdaki merhameti, şefkati ve hilmi beslemeye ihtiyacımız var. Onları ne kadar beslersek o kadar halimize de dilimize de sirayet eder. Onlar dilimize ne kadar sirayet ederse ağzımızdan Yunus’un tabiriyle “işi sağ eden” sözler çıkar ve işi sağ eden her söz “yüzü ağ” eder.

YORUMLAR
  • Şevket Hüner   06-12-2017 18:34

    Yazının son paragrafını kendime şiar edineceğim...

Diğer Yazıları

ANKET - ARAŞTIRMA