Yazar : 256 Abdulaziz Tantik - Şiddetin olumsuzluğunun totaliter yapıyla ilişkisi
17 Temmuz 2018 Salı

Şiddetin olumsuzluğunun totaliter yapıyla ilişkisi

Abdulaziz Tantik

16-11-2017 11:45

Şiddetin olumsuzluğunun totaliter yapıyla ilişkisi

Şiddeti olumsuz kılan en önemli unsur mutlakçı yaklaşımın hayatın bütününe yönelik bir baskıya dönüşmesini sağlamak için her türlü çaba ve gayreti gösterme girişimidir. Batı özellikle kendi mutlakçı yaklaşımını batılılaşma yönünde kullanmış ve batı dışı toplumları ötekileştirerek bir şiddet uygularken fiili olarak da onları askeri, siyasi, iktisadi, toplumsal ve kültürel anlamda bir baskı altında tutarak değişime zorlamaktadır. Bu şiddet ise bugün hiçbir şekilde tartışılmamaktadır.

Mutlakçı yaklaşım hakikati kendi tekelinde tutma yöntemi demektir. Yani hakikat sadece onun öngördüğü yöntemle ve episteme ile elde edilebilir. Başka herhangi bir yöntem veya episteme ile hakikate ulaşılmaz. Batı elde ettiği episteme ile zaten bütün hakikati gözler önüne sermiş ve böylece batı dışı toplumların, kültürlerin ve dinlerin geri kalmışlıklarını açığa çıkarmıştır. Batı bunu Roma ve Katolik Kilisesi’nin Hıristiyan evrenselliğinden tevarüs etmiştir. O yüzden batı asla çoğulcu değildir. Çoğulcu görünme sadece bir aldatmadır. Batı her türlü farklı yorumu ya da yaklaşım biçimi ile aynı epistemik düzlemi paylaşmaktadır. Bu da onu şiddetin bizzat kaynağı haline getirmektedir. Sadece 16. yüzyılda Amerika kıtasındaki soykırımı ya da yine aynı tarihlerde Afrika kıtasının nasıl bir soykırıma tabi tutulduğuna bakmak, nasıl bir şiddet dalgası içinde olduğumuzu gösterir. Yakın dönemde Ortadoğu’da Irak savaşlarında milyonlarca insanı katlettiği bombardımanlarını naklen yayınlayarak, dünya kamuoyunu şiddetin bir parçası haline dönüştürmüştür. Bugün bile insan hakları, özgürlük ve demokrasi oyunu ile yine binlerce insan katledilebilmekte ve dünya buna seyirci kalabilmektedir. Karşı çıkan ülkeler ise kendi çıkarları gereği karşı çıkmakta ve bir adalet arayışı boşluğa düşmektedir. Büyük bir karamsarlık beslenmekte ve tüm umutlar tüketilmeye doğru sevk edilmektedir. Özellikle İslam adı altında örgütlenmiş el-Kaide, IŞİD gibi örgütlenmeler üzerinden dini şiddeti algı yönetimi çerçevesinde dünya kamuoyuna şovlar eşliğinde sunmakta ve umut olabilecek kırıntılar yok edilmektedir. Hatta bir adım öteye giderek mevcut basın/yayın ve görsel medya ile iletişim teknolojileri bu şiddeti doruğa çıkarmakta ama bu duruma yönelik en küçük bir eleştiri bile büyük bir tepki ile karşılanarak insanlık karamsarlığa itilmektedir.

Bu mutlakçı yaklaşımı doğru kavramalıyız. Çünkü bütün mesele, bu mutlakçı bakışın ürettiği dünya görüşünün oluşturduğu zemindir. Her türlü şirk; parçalanmışlık, hakikatin birbirinden kopuk algılanması şiddetin nedenidir. İslam bu mutlakçı anlayıştan uzak olan bir algıyı savunur. Çünkü İslam, mutlak hakikatin yegâne sahibinin Allah olduğunu, kişinin ise böyle bir hakikate sahip olamayacağını açıkça belirtir. İslam düşüncesi hiçbir zaman bütün farklı akımları ile birlikte hakikate bütünüyle sahip olduğu iddiasında bulunmamıştır. Bize bu durumu en iyi izah eden de vahyin yorumundaki çoğulculuk boyutudur. O yüzden farklı mezhepler ve akımlar oluşabilmiştir. Ve o yüzden hesabı sadece Allah görebilir. Bu dünyada ise hesabın görülebilmesi düşünceye değil açık, ispat edilebilir somut durumlara bağlanmıştır.

Batı, akıl, deney ve gözlemi kesin bilgi kaynağı haline getirdiği için mutlakçıdır. Çünkü hem bilgi edinme yönteminde öznellik vardır hem de bu öznelliğe rağmen elde edilen bilginin kesinliği tartışılamazdır. Bu yüzden liberal görüş bütün göreli yaklaşımına rağmen evrenselci ve tekelci bakışı ile bu mutlaklık örgüsünden kurtulamamaktadır. Sol, sosyalizm bu mutlakçı ve tekelci yaklaşımı yüzünden burjuvayı düşman kategorisinde kabullenmekte ve her türlü şiddeti meşru görmektedir. Ama büyük bir kurnazlıkla batı, kendi şiddetini gözlerden saklayarak Müslüman dünyanın içinde bulunduğu durum üzerinden Müslümanların dinlerinden kaynaklı bir şiddet belasına müptela olduklarını deklare edebiliyor. İçerden bazı Müslüman olduğunu söyleyen kişiler de batı ile aynı epistemik hakikate bel bağlayarak benzer şeyleri koro halinde söylemekten çekinmiyor. Böylece yeni nesil Müslümanların kendi dinlerinden uzaklaşmalarının zeminini oluşturmaya çalışılıyorlar. Bunu da Müslümanlara yönelik büyük bir şefkatmişçesine sunmaktan utanmıyorlar.

Bu çerçeve içinde siyasi, iktisadi ve toplumsal yapıdaki şiddete yönelik boyut daha rahat tartışılabilir. Çünkü yıllarca Müslümanların hâkim olduğu topluluklarda din değişimine yönelik en küçük bir baskı yokken ki buna Balkanlar örnek verilebilir, batılı güçlerin girdiği her ülkede o ülkenin kültürünü ve değerler dokusunu yerle bir etmenin yanında şiddet uygulayarak din değişimine zorlandıkları açıktır. Misyonerlik faaliyetleri ve İspanya’da Müslüman nüfusunun tamamen yok edilmesi de bunun örnekleridir.

Son olarak şiddet mevzuu tartışılırken neden hep İslam ya da başka kültürlerin müntesiplerinin yaptıkları iş bizzat dinlerinin doğasına atıf yaparak kınanırken, Batılı Hıristiyan güçlerin uyguladığı şiddet sadece yapanın şahsıyla sınırlı kabul edilir ve kendi dinlerinin doğasına atıf yapılmaz. Bunun üzerinde düşünülmeli ve neler olup bittiği konusunda açık bir fikre sahip olmaya çalışmalıyız.

Şiddet ‘Batı’ ortaya çıktıktan sonra hem kurumsallaşmış hem de süreklilik kazanmıştır. Batı öncesi tarihte şiddet yer yer ortaya çıkmış olsa bile sınırlı kalmıştır ve bir süreklilik ile kurumsallaşmaya tekabül etmemiştir. Batının bize sunduğu her kavram gibi şiddet kavramını da derinlemesine düşünmeli ve öyle sunulduğu gibi kabullenmemeliyiz…

 

 

 

Bu mutlakçı yaklaşımı doğru kavramalıyız. Çünkü bütün mesele, bu mutlakçı bakışın ürettiği dünya görüşünün oluşturduğu zemindir. Her türlü şirk; parçalanmışlık, hakikatin birbirinden kopuk algılanması şiddetin nedenidir. İslam bu mutlakçı anlayıştan uzak olan bir algıyı savunur. Çünkü İslam, mutlak hakikatin yegâne sahibinin Allah olduğunu, kişinin ise böyle bir hakikate sahip olamayacağını açıkça belirtir. İslam düşüncesi hiçbir zaman bütün farklı akımları ile birlikte hakikate bütünüyle sahip olduğu iddiasında bulunmamıştır. Bize bu durumu en iyi izah eden de vahyin yorumundaki çoğulculuk boyutudur. O yüzden farklı mezhepler ve akımlar oluşabilmiştir. Ve o yüzden hesabı sadece Allah görebilir. Bu dünyada ise hesabın görülebilmesi düşünceye değil açık, ispat edilebilir somut durumlara bağlanmıştır.

Batı, akıl, deney ve gözlemi kesin bilgi kaynağı haline getirdiği için mutlakçıdır. Çünkü hem bilgi edinme yönteminde öznellik vardır hem de bu öznelliğe rağmen elde edilen bilginin kesinliği tartışılamazdır. Bu yüzden liberal görüş bütün göreli yaklaşımına rağmen evrenselci ve tekelci bakışı ile bu mutlaklık örgüsünden kurtulamamaktadır. Sol, sosyalizm bu mutlakçı ve tekelci yaklaşımı yüzünden burjuvayı düşman kategorisinde kabullenmekte ve her türlü şiddeti meşru görmektedir. Ama büyük bir kurnazlıkla batı, kendi şiddetini gözlerden saklayarak Müslüman dünyanın içinde bulunduğu durum üzerinden Müslümanların dinlerinden kaynaklı bir şiddet belasına müptela olduklarını deklare edebiliyor. İçerden bazı Müslüman olduğunu söyleyen kişiler de batı ile aynı epistemik hakikate bel bağlayarak benzer şeyleri koro halinde söylemekten çekinmiyor. Böylece yeni nesil Müslümanların kendi dinlerinden uzaklaşmalarının zeminini oluşturmaya çalışılıyorlar. Bunu da Müslümanlara yönelik büyük bir şefkatmişçesine sunmaktan utanmıyorlar.

Bu çerçeve içinde siyasi, iktisadi ve toplumsal yapıdaki şiddete yönelik boyut daha rahat tartışılabilir. Çünkü yıllarca Müslümanların hâkim olduğu topluluklarda din değişimine yönelik en küçük bir baskı yokken ki buna Balkanlar örnek verilebilir, batılı güçlerin girdiği her ülkede o ülkenin kültürünü ve değerler dokusunu yerle bir etmenin yanında şiddet uygulayarak din değişimine zorlandıkları açıktır. Misyonerlik faaliyetleri ve İspanya’da Müslüman nüfusunun tamamen yok edilmesi de bunun örnekleridir.

Son olarak şiddet mevzuu tartışılırken neden hep İslam ya da başka kültürlerin müntesiplerinin yaptıkları iş bizzat dinlerinin doğasına atıf yaparak kınanırken, Batılı Hıristiyan güçlerin uyguladığı şiddet sadece yapanın şahsıyla sınırlı kabul edilir ve kendi dinlerinin doğasına atıf yapılmaz. Bunun üzerinde düşünülmeli ve neler olup bittiği konusunda açık bir fikre sahip olmaya çalışmalıyız.

Şiddet ‘Batı’ ortaya çıktıktan sonra hem kurumsallaşmış hem de süreklilik kazanmıştır. Batı öncesi tarihte şiddet yer yer ortaya çıkmış olsa bile sınırlı kalmıştır ve bir süreklilik ile kurumsallaşmaya tekabül etmemiştir. Batının bize sunduğu her kavram gibi şiddet kavramını da derinlemesine düşünmeli ve öyle sunulduğu gibi kabullenmemeliyiz…

YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Diğer Yazıları