Yazar : 491 Dücane Demirtaş - Rus Dış Politikasının Arka planı
18 Kasim 2017 Cumartesi

Rus Dış Politikasının Arka planı

Dücane Demirtaş

12-11-2017 21:19

Biz öyle varsayıyoruz ki Rusya’nın uluslararası düzendeki konumunu belirleyen en önemli faktör, ülkenin dış politikadaki bütüncül yaklaşım usulüdür. Bu yüzden, bu metinde Rus dış politikasının bazı temel odak noktalarını ve yakın tarihine dair bazı müşterek görüşleri sıralayarak uluslararası arenada Rusya’nın halihazırdaki etkisini ve bu etkinin arka planını oluşturan Moskova’nın farklı uluslararası bileşenlere karşı çeşitlilik gösterecek tutumunu açığa çıkarmaya çalışacağız.

Soğuk Savaş Sonrası Rus Dış Politikasını Şekillendiren Temel Odak Noktaları

Rus dış politikası üzerine ortaya konulan eserler, Rus liderlerin ifadeleri ve yine Rus dış politikası analistlerinin makalelerinden yararlanarak, Soğuk Savaş’ın son bulmasından bugüne Moskova’nın politik tutum ve girişimlerini şekillendiren 5 temel ilgi noktası belirledik. Fakat bu odak noktaları ne Rus politikasının genel eğilimini bütünüyle yönlendiriyor ne de biri diğerini önceliyor diyemeyiz. Bunun yerine, sunulan her bir ilgi alanı Rusya’nın uluslararası arenadaki etkinliğinin içyüzünü kavrayabilmemiz için bazı anahtar noktaları açığa çıkartıyor diyebiliriz. Bu temel ilgi alanları, batı ile arasındaki ilişki gittikçe kötüleştiği şu sırada, Rusya’nın hem kendi bölgesinde ayakta kalarak nüfuzunu hissettirebilmesi hem de gücünü pekiştirebilmesi için hayati hedefleri içinde barındırıyor.

1. Ülkenin ve Rejimin Korunması

Rus dış politikasının temel dinamiği tamamıyla olası tehdit ve kırılganlıkların öngörülmesi odaklıdır. Bu öngörü halkası, devam edegelen dış tehdit unsurlarını içerdiği gibi aynı zamanda dış destekli muhtemel bir iç kargaşayı da ihtimal dahiline almaktadır. Rusya’nın doğal sınırlardan yoksun coğrafyası ve yabancı işgallerle dolu tarihi, bir ulusal güvenlik ve dış tehdit söyleminin kolayca yayılmasına katkı sağlıyor. Halbuki kapitalizmin sebep olacağı yıkımı sürekli gündeme getiren Sovyet liderleri ve onların Varşova Paktı üzerindeki nüfuz alanları neredeyse tamamen tek bir söylem üzerinden kendilerine karşılık buluyordu: Sovyetler Birliği ile Batı arasında bir tampon olabilme arzusu.

Profesör Stephen Kotkin’inde dediği gibi “Rusya uzun vadeli kırılgan ve bir çeşit saldırgan savunma politikası sergiliyor… Bugün ülkenin sınırındaki küçük devletçikler dahi potansiyel müttefik yerine dış güçler tarafından manipüle edilecek unsurlar olarak değerlendiriliyor…” Hatta komşularının herhangi bir müdahale niyetinin olmamasına rağmen, Rusya, agresif dış politikasında da sıklıkla görüleceği üzere, bir “istila” olasılığını normalden fazla ciddiye almakta. Fakat, Rus tarihi, özellikle 1917 yılındaki komünist devrim ve 1991 yılındaki SSCB’nin dağılması dikkate alındığında, neden Rus liderlerin olası bir iç isyan ve ayaklanma ihtimalini her zaman göz önünde bulundurduklarını bizim için daha anlaşılır kılabilir. Putin’in danışmanlarından Gleb Pavlovsky’in aktardığı üzere “Başkan Boris Yeltsin’in 1993 yılındaki parlamento üzerine saldırısından bu yana, Kremlin’de merkezi otoritenin sarsılması, ciddi bir baskı veya popüler bir liderin ortaya çıkması durumunda her şeyin yok edileceğine” dair sürekli olacak bir evham hali yaratacaktı. Zira buna ülkedeki belirsizlik hali ve güçlü kurumsal yapılaşma eksikliği dahil edilirse birçok Rus liderin kendi pozisyonları için endişeye kapılmalarının haklı bir gerekçesi olabilir. Ve yine ABD’nin Arap baharında görüldüğü üzere kitlesel devrim hareketlerini destekleyerek “renkli” devrimleri gündeme getirmesi de bu korkuyu tetikleyen unsurlardan sayılabilir.

Rus liderler çoğu zaman iç ve dış tehditleri birbirleriyle ilişkili olarak değerlendirirler. Bu dış destekli bir iç karışıklık söylemi, çoğu kez liderler tarafından ülkedeki muhaliflere karşı bir argüman olarak kullanılmaktadır. Örneğin George Kennan’ın, 1947 yılında Sovyetler döneminde kaleme aldığı “X” adlı eserinde aktardığı üzere “Rusya içerisindeki muhalif unsurların tümü, yabancılar tarafından desteklenerek hükümeti devirmeyi planlayan ajan kategorisinde görülmekteydi.” Aynı şekilde Putin yönetimi de yakın dönemde “devletin otorite ve güvenliğini, sosyal düzen ve toplumun varlığını” tehdit eden ülkedeki yabancı kuruluşları sindirecek bir anayasal düzenlemeyi ortaya koyacaktı. Bu yabancı kuruluşların veya dış destekli muhtemel bir devrimi amaçladığı düşünülen kurumların gerçek niyeti ne olursa olsun, Rus liderler bu gruplardan hem korkuyor hem de rejimi güçlendirmek için bu kuruluşlara yönelik baskı faaliyetini elzem olduğunu düşünüyorlar.

2. Yakın Çevre Üzerinde Etkisi

Rus liderler kısa zaman önce ülkenin komşuları üzerinde nüfuzunu hissettirecek yakın ilişkiye dayalı sürdürülebilir bir politikayı gündemlerine almışlardı. Fakat, bu analizde de incelendiği üzere, gerçekte Rusya’nın çıkarları net bir şekilde bugüne kadar tanımlanabilmiş değil. Bazı kaynaklar, Rusya’nın doğrudan nüfuz ve kontrolünü hissettirmek istediği bölgeleri “yakın çevre” olarak tanımlıyorlar. Fakat “yakın çevre” tanımının tam manasıyla coğrafi sınıflandırmayı resmedebildiği söylenemez. Rus analistler ve kaynaklar bu tanımı Baltık ülkeleri dışında SSCB’nin bir parçası olan devletler için kullanıyorlar, zira Rusya artık Baltık ülkeleri üzerinde ciddi bir çıkar ve nüfuza sahip değil. Fakat, halihazırda bölgede var olan Rus azınlık üzerinden Baltık’ta da aktif bir politika gütme çabası içerisinde. Bunun yanında eski Sovyet devletleri dışında Rusya, komünist dünyanın diğer devletleri (özellikle Slavca konuşan nüfusun fazla olduğu Bulgaristan ve Sırbistan gibi) üzerinde de bir etki alanına sahip. Tam da bu yüzden denilebilir ki, Rusya’nın bu tek merkez çevresinde coğrafi yayılma nüfuz arzusunu- her anlamda başarılı olmasa da- kolayca tasvir edebiliriz. Portre 2.1.’de Rusya’nın etki sahası kurmak isteyeceği muhtemel ülkeleri gösterdik.

Rusya’nın bir süper güç olma ve dış tehditlere karşı sürdürülebilir bir tampon bölge yaratma arzusu onun komşularıyla ilişkisini şekillendirmektedir denilebilir, fakat salt stratejik bir ilgi olmanın yanısıra bölgesel bir nüfuz alanı yaratma arzusunun da ciddiye alınması gereken bir yanı var. Batılı ve Rus analistler, 16.yüzyıldan 19.yüzyıla ve Sovyetlere değin uzanan Rusya’nın uzun vadeli yayılmacı kimliğine dair birçok çalışmayı ortaya koydu. MacArthur Enstitüsünün eski başkanı Igor Zevelev’e göre Rus kimliği “küçük Ruslar” (Ukraynalılar), “Beyaz Ruslar” (Belarus) ve “muhteşem Rusları” (etnik olarak Rus olanlar) içine almaktaydı. Bunun yanında bu kimlik aynı zamanda ortak Sovyet tarihi ve Rusça sayesinde Orta Asya dahil post-Sovyet devletleri de tanımlamak için kullanılıyordu. Rusya’nın Sovyet bölgesi üzerindeki bağlantıları, sorumluluğu ve liderliği Russkiy Mir (Rus dünyası/Rus hemşerileri) diye tanımlanan bir politikanın temellerini oluşturacaktı. Fakat, Russkiy Mir’in içinde olduğu düşünülen halklar ve ülkeler arasında dahi ciddi bir ayrılık olduğu görülebilir, bu da bizim bu bölgeleri Rusya’nın arzuladığı şekilde tanımlayabilmek için tek bir açıklamaya başvuramayacağımızı gösteriyor. Muhtemel ortak nitelikler ise etnik Rus nüfusu, Rusça dili, Rus Ortodoks Kilisesine bağlılık, eski Sovyet ülkesi ve Slavca konuşan millet olma olarak sıralanabilir.

Muhtemeldir ki, Russkiy Mir tanımının nüfuz alanı bu ortak nitelikler vasıtasıyla daha da geniş olabilir ve bu unsurlarla var olan ortak kimlik ve bağ, Rus dış politikasının amaçlarına hizmet edecek şekilde siyasileştirilip, adapte edilebilir. Analistler, Rusya’nın milliyetçilik üzerinden geliştirdiği bu sürdürülebilir kimlik siyasetine ve özellikle yakından incelendiğinde eski Sovyet cumhuriyetlerinin tam olarak Rusya’dan bağımsız hareket edemediğine dikkat çekiyor. Trenin’in incelemesine göre “Rusya’da çoğu kişi için SSCB’den dağılan devletler hala bir devlet olarak bile görülmüyor. İlginçtir ki, Moskova’nın bu devletler ile siyasi ilişkileri dahi dış işleri bakanlığı ile değil doğrudan başbakanlık ile yürütülüyor. Aynı şekilde bu devletlerdeki insanların çoğuna göre de CIS, içerisinde eski hegemon güç olan Rusya ile diğer üyelerin eşit olarak görülmediği bir kulüp statüsünde. Aslında, Rus elitlerin değişken, fakat genel olarak aynı yola çıkan, uzun vadeli yol haritasına bakılırsa ülkenin ulusal çıkarları, sınırlarının ötesine uzanıyor. Fakat, 2012 yılında ülkenin çıkarlarının dışarıda olduğunu görenlerin sayısında ciddi bir azalma görülüyordu, muhtemeldir ki bu 2012 ve 2013 yılında içerde patlak veren bir dizi protestodan kaynaklanmakta.

Bununla birlikte Rusya’nın, hangi şekilde diğer devletler üzerinde nüfuzunu devam ettirebileceğine yönelik de bir soru işareti var. Her ne kadar bu sorunun cevabı her duruma göre çeşitlenecek olsa da, analistler bu etki alanını tasvir edecek asgari 2 çerçeve üzerinde duruyor.

1- Rusya’nın rızası olmadan hiçbir devlet dış ilişkilerinde ve güvenlik politikalarında ciddi bir değişiklik yapmamalı,

2- Herhangi bir konu da destek için çağrı yapıldığında, bu devletlerin liderleri Rusya’nın talebine olumlu yanıt vermeli,

3-Rusya’nın Süper Güç Olma Vizyonu

Rusya kendisini her daim bir süper güç olarak tanımlamakta. Bu vizyonun en asgari beklentisi hem bölgesel hem de küresel mevzular hakkında oyun kurucu rolüne sahip olma arzusunu içeriyor. Süper güç tanımının yanısıra, Rus devlet adamları çok kutuplu bu dünya vizyonunda Rusya’nın sürekli olarak birkaç temel güç unsurundan biri olarak kalmasını elzem olarak görüyorlar. 1992 yılındaki ciddi ekonomik kriz sürecinde dahi, Yeltsin, ABD başkanı Clinton’ın yardım talebine “Biz hiç kimseden sadaka dilenmiyoruz, Rusya bir süper güçtür” diyerek olumsuz cevap verecekti. 2008 yılında Rus başbakanı Dmitry Medvedev çok kutuplu dünya siyaseti anlayışını Rus dış politikasının merkezine koyacak ve “Dünya çok kutuplu bir siyasi anlayışa sahip olmalıdır. Tek bir otoritenin diğerleri üzerindeki baskı ve hegemonyası kabul edilemez. Biz dünyadaki tüm kararların sadece bir devlet tarafından alındığı bir uluslararası nizamı kabul etmiyoruz, velev ki bu, ABD gibi ciddi ve güçlü bir devlet olsa dahi” diye demeç verecekti. Bu demeç resmi birçok kayıtta da bir prensip olarak yer almaktadır. Örneğin, Rusya’nın 2009 Ulusal Güvenlik Stratejisi, çok kutuplu uluslararası dünya siyasetini kurmak için aktif bir rol alma politikasını güderken, 2013 yılının Dış Politika Konsepti “modern dünya da nüfuzu hissedilir ciddi bir güç unsuru haline gelmiş Rusya’nın uluslararası arenadaki çıkar ve menfaatlerinin korunmasını” yeni politikanın merkezi haline getirecekti.

Rus analistleri de benzer şekilde ülke politikasının temel hedefinin süper güç olma arzusu olduğu konusunda hemfikirler. Örneğin Trenin’e göre “Rusya her zaman sadece bölgesel bir ikincil güç unsuru olmaktan çekinmiştir. Buna göre o, kendisini her zaman büyükler liginde oynayan küresel bir oyuncu olarak görmüştür.” Benzer şekilde, Russia in Global Affairs dergisi editörü Fyodor Lukyanov, ABD ve AB’nin kurguladıkları üzere Rusya’nın sadece “bir diğer ülke” kategorisinde değerlendirilemeyeceğini söylüyor:

Tüm gerçekçi niyet ve hedefler dikkate alındığında, bağımsız bir süper gücün tarihine ve arka planına sahip Rusya gibi hiçbir büyük devlet bir gece de ansızın bir “büyük Polonya ”ya dönüştürülemez. Hele ki üyelik başvurusunu asla kabul etmeyecek AB ve NATO gibi kuruluşların her daim adımlarını takip eden devletçikler gibi olması hiç beklenemez”. Bu şunu gösteriyor ki, Rusya basitçe uluslararası düzende bir “diğer güç unsuru” olarak değerlendirilmemelidir. Aksine ABD de dahil diğer süper güçlerle benzer yüksek bir statüye sahip bir oyuncu olarak görülmelidir.

Bu büyük devlet olma statüsü çok doğaldır ki Rusya’ya aynı anda bölgesinde yeni bir oyun sahası açma, uluslararası anlaşmazlıklarda kendine has bir rol yaratma, diğer süper güçlerle yeni ilişkiler geliştirme ve kendi hakimiyet ve otoritesini hissettirebilme gibi bir dizi yeni kabiliyeti sağlamakta. Medvedev, bu süper güç olma rolünün meşruiyeti üzerinden şunları söylemektedir: “Rusya, tıpkı diğer ülkeler gibi, dünya üzerinde kendi özel çıkarları olan bazı bölgelerle daha yakından ilgilidir. Ve bu bölgelerde geleneksel samimi ilişkilere ve tarihi bağlara sahip olduğu birçok devlet vardır.” Bunun yanında Rusya sürekli olarak uluslararası anlaşmazlıkların çözümü konusunda da öncül bir rol sahibi olma peşinde denilebilir. 90’lı yılların Bosna anlaşması sürecinde ABD’li diplomat Richard Holbrooke şöyle yazacaktı: “Biz öyle zannediyorduk ki Rus tarafının amacı ne anlaşmayı tıkamak ne de ilerlemesini sağlamaktı. Fakat, Rusya’nın en çok düzeltmeyi arzuladığı şey sembolik de olsa uluslararası mevzularla hala ilgili oldukları algısını yeniden yaratmaktı.” Devam edegelen Suriye savaşında da Rusya, Suriye rejiminin kimyasal silah kullanımının yasaklanması görüşmelerinde aktif rol oynadığı gibi askeri varlığını Esad yönetimini desteklemek için güçlendirmiş ve bir dizi hava saldırısı gerçekleştirmişti. Daha da fazlası, görünürde ateşkes görüşmelerine doğrudan katılarak destek verecekti. Ukrayna krizinde de Rusya, Normandiya Formatı denilecek Fransa, Almanya ve Ukrayna’nın dahil olduğu, kendisini AB içerisinde doğrudan bir süper güç olarak tasdik ederek ABD’yi dışlayacak bir anlaşmayı gündeme getirecekti. Yine süper güç olma arzusuyla, BM içerisinde de etkin bir rol oynamakta denilebilir. Rusya, Çin, Brezilya, Güney Afrika ve Hindistan (BIRCS) iş birliği ve diğer devlet forumları ile ülkenin ilişkisi, bölgesel otorite ve nüfuzunu güçlendiren bir diğer unsurdur denilebilir. Kendisi gibi uluslararası düzende söz sahibi olmak isteyen Çin ile geliştirilen bağ da önemli bir nokta. Örneğin, her iki devlet de Güney Çin Denizi’nde yapıldığı üzere ortak askeri deniz harekât tatbikatları gerçekleştirmekte ve Şangay İş birliği Teşkilatı vasıtasıyla ABD’nin Orta Asya üzerindeki askeri varlığını kısıtlamak için beraber çalışmakta. Bunun yanında bilgi güvenliğini tesis etmek için her iki devlet de uluslararası bir gündem oluşturmayı sürdürüyor.

Rusya’nın büyük devlet olma misyonu, onun doğrudan yaratmak istediği otorite ve hakimiyet alanıyla da ilişkili denilebilir. Bazı analistlere göre, Rusya içerisinde ABD ve Çin gibi kendi mutlak nüfuzunu hissettirmek isteyen sınırlı sayıdaki devletlerin kategorisine girmek için çaba sarf eden bir devlet statüsünde. Bunun yanında, Avrupa’daki güç unsurları da dahil birçok devlet, özellikle kendi politikalarını geliştirip sürdürebilmek adına ABD gibi diğer süper güçlerin doğrudan yardımlarına muhtaç oldukları için daha sınırlı bir nüfuz alanına sahipler denilebilir. Muhtemeldir ki, Rusya mutlak etki sahasını genişletmek ve korumak için doğrudan ittifak ve bağlayıcı anlaşmalardan kaçınacağı gibi ekonomik ve askeri varlığını güçlendirmeye de devam edecektir.

YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Diğer Yazıları

ANKET - ARAŞTIRMA