Yazar : 242 Gökhan Özcan - Yersiz ve yurtsuz
18 Aralik 2017 Pazartesi

Yersiz ve yurtsuz

Gökhan Özcan

09-10-2017 07:06

Yersiz ve yurtsuz

Duvarların, alttan eski badanaların sırlarını veren sıva döküntülerinin, paslı çivilerin, ahşap kirişlerin, solgun pencerelerin, üstü mukavva ile kapatılmış cam kırıklarının zamana direnen bir hafızası var. Kaldırım taşlarının, paslı mazgalların, su birikintilerinin, buldukları her boşluktan başlarını çıkaran çayır çimenin unutmak istemediği bir şeyler var. Elektrik direklerinin, yağmur oluklarının, çamaşır iplerinin, yosun bağlamış kiremitlerin, artık hiçbir işe yaramayan anten parçalarının, yıkık dökük bacaların, incir ağaçlarının, harap vaziyetteki tarabaların anlatmaktan vazgeçmediği hikayeler var. Duvardan duvara atlayan kedilerin, uzak köpek havlamalarının, saçak altlarını şenlendiren kırlangıçların, kumru uğultularının, serçe cıvıltılarının, leylek yuvalarının silinmez hatıraları var. Kızartma kokusu gelen mutfakların, radyo cızırtısı duyulan oturma odalarının, rengi atmış koltukların, dantel sehpa örtülerinin, muşamba döşemelerin, gaz lambalarının tekrarlayıp durduğu şeyler var. İhtiyar yüzlerin, genç yüzlerin, belirsizliğe sığınmaya çalışan ifadelerin, kahkahaların, feryatların, havada çınlamasını sürdüren kelimelerin kulağımıza fısıldadığı sözler var. Hayat hiç durmadan, hiç ara vermeden değişiyor. Aşina olduğumuz ne varsa peşinden sürükleyip götürüyor. Sanki bize bir kastı varmış gibi, bizi sürekli bulunduğumuz yerin yabancısı kılmak için uğraşıyormuş gibi hızını sürekli arttırıyor. Bize kalan sadece yaşadığımız yere ait kırık dökük ayrıntılar... Çoğunun adını koyamayacağımız belirsiz izler, biçimler, renkler... Sürekli yabancısı olduğumuz bir şeylerin içinde dönüp duruyoruz ve içimizde sürekli aşina olduğumuz bir şeyler dönüp duruyor. Biz kendimizi tam olarak ait hissetmediğimiz bir zamanın içindeyiz ve içimizde kendimizi daha çok ait hissettiğimiz bir geçmiş zaman var. Nerede yaşayacağımızı, kim olacağımızı, neyi nasıl hissedeceğimizi, neye alışmamız ve nelerden vazgeçmemiz gerektiğini bilemiyoruz. Belki herkesin meselesi değil bu. Belki kolayca bulunduğu her yenia yerin yerlisi hissedebiliyor hemen bazıları kendini. Hiçbir değişimin, hiçbir yeniliğin, bir şeylerin çılgınca bir hızla bir başka şey olmasının, başkalaşmasının acemiliğini hiç çekmiyor belki de kimileri. Belki de artık böyle bir yer dünya! Böyle bir şey yaşamak! Unutmak ve alışmak, ayak diremeyi bırakmak gerekiyor bir an önce. Ama mümkün mü bu? Bir yere ait olmak, sonra başka bir yere, sonra bir başkasına... Ya yapamıyorsak bunu, her şeyin değiştiği, değişebildiği kadar kolay değişemiyorsak? Ne olacak? Bu yabancılık nasıl temizlenecek üstümüzden? Bu mesafeler nasıl kapanacak? Bir kere başardık diyelim değişmeyi, başka türlü olmayı, başka biri olmayı, başka hissetmeyi, başka düşünmeyi, başka olmayı; sonra bu tekrar tekrar tekrar nasıl yapılacak? Bir şeye alışacak kadar bile vakit yokken nasıl alışılacak? Bir şeye hissedecek kadar bile yakınlaşamamışken her şeyle aramızdaki bu yabancılık nasıl ortadan kalkacak? Nerenin insanı olacağız biz? Hangi zamanın insanları olacağız? Bizi bir türlü akıbetimize bırakıp gitmeyen geçmiş zamanın mı? Ne yapsak bizi içine almayan şimdiki zamanın mı? Hakkında hiçbir şey bilmediğimiz tekinsiz bir gelecek zamanın mı? Neyi yaşayacağız biz? Durmadan dönen, yürüyen, değişen, başkalaşan bir hayatı neresinden tutacağız? Neresine tutunacağız? Dışımızda ne olursa olsun, ayaklarımızı sımsıkı hakikat toprağına bastıran şuuru arayıp yeniden bulamazsak, belli ki hep bir gurbette yaşayacağız.

Kaynak: Yeni Şafak

YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Diğer Yazıları

ANKET - ARAŞTIRMA