Yazar : 480 Ömer İdris Akdin - FETÖ'den DAIŞ'e Yeni Dünya Düzeninin Türkiye Perspektifi -I
23 Ekim 2017 Pazartesi

FETÖ'den DAIŞ'e Yeni Dünya Düzeninin Türkiye Perspektifi -I

Ömer İdris Akdin

16-06-2017 12:30

FETÖ'den DAIŞ'e Yeni Dünya Düzeninin Türkiye Perspektifi -I

Sovyetler'in 1979 yılında Afganistan işgali. Dünya'da iki kutuplu ve soğuk savaş konsepti adı altında sürdürülen kıyasıya egemenlik rekabeti. Bir tarafta Sovyetler Birliği eksenli Varşova Paktı, diğer tarafta ABD eksenli Nato. İkinci Dünya Savaşı sonunda Yalta'da toplanan uluslararası galipler konferansı sonucunda Dünya yeniden dizayn işlemine tabi tutuldu. ABD’yi Roosevelt'in, İngiltere’yi Churchill'in ve SSCB’yi Stalin'in temsil ettiği bu konferans, ABD ve Sovyetler'in memnuniyeti, İngiltere'nin ise hayal kırıklığı ile sonuçlandı. Büyük ittifakın sonu olarak bilinen Yalta,  Churchill için bir dönemin sonuna işaret ediyor, başlayan yeni dönemi ise "Demir Perde" olarak nitelendiriyordu.

Demir Perde, siyasal ve jeopolitik bir terim olarak soğuk savaş döneminde Sovyetlerin egemenlik alanını işaret etmekteydi. Gerisi ise Batı'nın, elbette ki Amerika'nın etki alanındaki "Hür Dünya" olarak literatürde yerini alacaktı. Batı sınırlarında Polonya, Macaristan gibi ülkeleri içine alan Sovyet yayılmacığı ve tehdidi, doğuda Afganistan'ı yutarak genişlemekteydi. Sovyetler Birliği, ideolojik olarak Komünizm üzerinden geliştirdiği propaganda sistemi ile özellikle çevre ülkelerde önemli bir tehdit olarak algılanıyor ve tehdide karşı Amerikan eksenli başka bir operasyonel akıl harekete geçiyordu. Türkiye ve Orta Asya toplulukları üzerinde Sovyet tehdidini bertaraf edebilmek için yeni bir proje devreye konuldu: Yeşil kuşak. Genelde Amerikan ticari ve enerji güvenliği üzerinden belirlenen bu çalışmada başat aktörlerden biri Suudi Arabistan idi. Ortadoğu'da ABD'nin en önemli müttefiki olarak bilinen İran'ın, İslam Devrimi ile partnerlikten ayrılması ile başka bir tehdidin (İslam Devrimi ihracı) yayılması ihtimaline karşı Müslüman dünyada ekstrem bir anlayış olarak bilinen Vehhabiliğin Suudi Arabistan tarafından örgütlenen Rabıta adlı kuruluşla birlikte küresel bir işleve kavuşturulduğu görülür. Selefi kodlarla yazılmış tercüme eserlerin tüm İslam memleketlerinde olduğu gibi Türkiye'de de neşvü nema bulmasında başat güç olan Rabıta ile birlikte popüler hale gelen Komünizmle Mücadele Dernekleri ve sonraki türevleri, muhafazakar-sunni kesimin kendilerini ifade etme merkezleri haline geldi. Uzun süre katı laik-Kemalist uygulamalar ile sindirilmiş ve geleneksel kurumları ellerinden alınmış muhafazakarlar tarafından birer nefes alma bölgesi olarak görülen bu yapılar, oluşturulmaya başlanan Yeşil kuşak Projesi'ne uygun yeni bir dini anlayışın gelişmesine yol açtı. Bu proje aynı zamanda canavarlaşan Sovyet yayılmacılığına karşı bölge ülkelerinde Amerika'ya yeni askeri üslerin tahsis edilmesine de yaradı.

Afgan Mücahidlerine Amerikan askeri malzeme desteği verilerek Sovyet ordusuna karşı sürdürülen mücadelede inisiyatifin yer değiştirmesi bir yana,  Müslüman toplumlarda selefiliğin Vehhabi yorumunu dolayısı ile başka bir terkibin oluştuğu görülür. Türkiye'de yine Yeşil Kuşak projesi sürümü olan başka bir olay, 1980 yılında yapılan askeri darbe ile "Ilımlı İslam" adı altında yürürlüğe konuldu. Komünizmle Mücadele Derneği ve muadili yapılarda ilk nüvelerini veren yeni İslami akıl, 12 Eylül Askeri Darbesi'yle devlet organlarına sirayet etmeye başladı. Dini devre dışı bırakarak modernleşmek isteyen Kemalist yapının, geriye dönüp bakıldığında devleti ve toplumu,  Onuncu Yıl Marşı'nda ifadesi bulan donelerin ötesine taşıyamadığı görüldü. Batıyla bütünleşememenin ve modernize olamamanın oluşturduğu travma, ancak toplumu harekete geçirecek en önemli değer olan dinin kullanıma alınması ile aşılabilirdi. Çünkü dini yedeğine alan her tavır Müslüman kitleler açısında hızlı bir biçimde meşrulaştırılabiliyordu. Bunu en iyi görenlerden biri gençliğinde Komünizmle Mücadele Dernekleri'nde aktif yol almış ve din görevlisi olarak tayin edildiği bir esnaf camiinde cemaatteki değişimi tespit eden Fethullah Gülen'di. Dindarların, Kemalistlerce uzun zamandır yapmak isteyip de  yapamadığı bir çok dönüşümü, dini meşruluk kazandırıldıktan sonra nasıl içselleştirdiklerine şahit oldu. Bu aynı zamanda "Ilımlı İslam" teorisinin pratiğe dönüştürülmesi için, Sovyetler yıkıldıktan sonra Asya steplerindeki büyük ruhsal ve zihinsel boşluğu doldurabilecek sürecin de keşfedildiğini gösteriyor. Özal iktidarı ile gittikçe genleşen muhafazakar iklim, Ruslar'ın egemenlik sahalarının daraltılması ile Amerikan konseptine uygun olarak yeni Türki Cumhuriyetlerinde bir çok alana sirayet edebilirdi. Elbette ki bu alanların başında eğitim gelmektedir. Ülke içinde sürdürülen çalışmaların ana gündemi, dinsiz-ateist bir menzilden geçen ırkdaş ve dindaşlarımızın eğitim yoluyla elden geçirilmesi ve bunun için de başta ağabey Türkiye Devleti'nin referansları ve "ılımlı İslam"ın hamisi ABD'nin destekleri ile işe başlanabilirdi. Bu, Türkiye adına prestiji,  "hür dünyanın prensi" ABD için de yeni oluşmakta olan devletlerin entegrasyonu açısında önemli bir süreci ifade ediyordu.

Kendine İslam'ı refere eden ve politik alanda faaliyet gösteren Milli Görüş Hareketi'nin içinde bulunduğu çatışmacı koşullar dolayısı ile temsil ettiği dünya görüşü yüzünden sürekli hırpalanması aynı zamanda dikkatlerin sürekli bu hareket üzerinde odaklanmasını sağladı. Türkiye'deki sert siyasal kontekst, kendisine yeni alanlar açmaya çalışan özellikle orta sınıf muhafazakarların, çoğunlukla Milli Görüş'ün temsilinde olan siyasetin dışındaki alanlara yönelmelerine yol açtı. Bunu en iyi değerlendiren olgunlaşma evresine girmiş olan Fethullah Gülen ve çevresiydi. Kirlenmiş bir dünyayı ulvi gayelerle yeniden inşa edebilecek ve sadakat temelinde her türlü fedakarlığı üslenebilecek kutsanmışlar olarak "altın bir nesil"in mimarları olacaklardı. Dolayısıyla seçilmiş bir topluluk olarak kendilerine  açılacak her kapı bizzat bu vadedilmiş neslin maharetinde mündemiçti.

Öte yandan, Türkiye'nin Arap ve Fars aklından öte derin bir gelenekle beslenen kendine has İslami anlayışı, bir imparatorluk bakiyesi olarak çok kültürlülük üzerinden okuduğu coğrafya, derin çatışmalara asla müsamaha göstermemişti. Bu anlayış, Amerikan menşeili ve Suudi destekli selefizm düşüncesinin bu topraklarda uzun bir süre ekstrem kalmasına yol açtı. Doksanların sonundan itibaren, Yeni Dünya Düzeni denilen sistemin, özellikle sömürge yöntemleri ile zihinleri bulandırılmış Müslüman topluluklar açısından kendilerini yeniden var etme biçimi olarak piyasaya sürdüğü, daha sonra Daiş denilen kaotik yapıya kadar varan daha grift çalışması hızla yayılmaya başlayacaktı. (sürecek)

YORUMLAR
  • Ahmet   18-06-2017 01:07

    İran Devrimi Bağımsız Devrim, ama selefi haretler ve devrimler abd oyunu.. Ah ah mezhepçilik ah..

Diğer Yazıları

ANKET - ARAŞTIRMA