Yazar : 256 Abdulaziz Tantik - Ben Kim Olmalıyım?
24 Mayis 2018 Perşembe

Ben Kim Olmalıyım?

Abdulaziz Tantik

24-04-2017 13:02

Ben Kim Olmalıyım?

Ben’i tarif eden çok fazla kültür ve inanç kümesi bulunmaktadır. Her inanç ve felsefe kendi düşünce yapısına uygun ve uyumlu bir ben tarifine sahiptir. Soru şu: bu ben tarifleri gerçek anlamda hangi kültür ve inanç kümesinde doğru bir anlama sahiptir. Meseleyi açıklığa kavuşturmak içinde şu tespiti yapalım: herhangi bir kültür ve inanç kümesi ben’i ele alırken hangi kıstaslar üzerinden bunu yapıyor, beni değerlendirirken parçacı mı yaklaşıyor, yoksa bütünlük üzerinden bir değerlendirme mi yapıyor? İşte bu sorulara verilecek cevap bizi insanın otantik yapısı üzerine bir betimlemeye taşıyabilir.

İslam, herhangi bir inanç kümesi altında ele alınamaz. Çünkü İslam, beşeri boyutu ile ilahi boyutu arasına mesafe koymuş yegâne dindir ve bu yüzden O Ed- Din ismini almıştır. Ben kavramını da bu çerçeve içinde bir tanıma kavuşturmalıyız. Tabii ki İslam’ın içinde, farklı akımlar, farklı yorumlara sahiptirler. Ama yukarıdaki temel soru bu farklı akımlar içinde geçerli. Herhangi bir İslami yorum ve akım, meseleyi bütüncül mü yoksa parçacı mı değerlendiriyor, buna bakmalıyız.

Her kültür ve inanç kümesi de dâhil olmak üzere insanın bazı parçalarını doğru bir şekilde ortaya koyabilecek donanımları olduğu gözardı edilemez bir gerçekliktir. İnsan, kaçınılamaz bir şekilde kendi gerçekliğine vakıftır. Bu yüzden insan en iyi kendisini bilen ve tanıyandır. Çünkü o tecrübe ile kendisini tanımaktadır. Bu yüzden insan, kendisi için söylenen düşüncelere yine kendisi tecrübesi ile tanıklık ederek onu doğrulayacak bir imtiyaza sahip kılınmıştır. Yeter ki bu özelliğinin farkında olmasını becerebilsin…

İki tür ben kavramından bahsedebiliriz. Büyük Ben ile küçük ben arasında mahiyet farkı olmakla birlikte ortak özelliklere sahip oldukları bilinmektedir. Özenerek yaratılmış ‘ben’, ‘Ben’in özelliklerini nisbi olarak taşımak istidadına sahiptir. Öncelikli olarak bu gerçeğin açık bir şekilde anlaşılması kaçınılmaz olandır. Büyük Ben mutlak özelliklere sahipken küçük ben mukayyet olduğu gerçeğine sahiptir. Zaten büyük Ben ile küçük ben arasındaki bu mahiyet farkı onları hem ayırmakta hem de küçük ‘ben’i sorumluluk tevdi edilecek bir zemine sahip kılmaktadır.

Ben, kâinatın yansıdığı ayna… Hem kâinat ile farkını ortaya koyan, hem de kâinat ile bütünleşebileceği zemini kuran muhteşem varlık ben… Bu ben, kendini gerçekleştirirken sonsuzluğun nefesini nefesi ile tadarken, O sonsuzluğa yaslanır. Sonsuzluğa yaslanan ben, kendi sonsuzluğunun farkındalığını ele alarak bu sonlu dünyanın sonsuzluğu içinde kendi olma becerisini kazanır. İşte bu beceri sayesinde halife unvanını kazanarak sorumluluğu kuşanan ben olarak kayıtlara geçerken her yaptığı eylem ve düşünüşten hesaba çekileceğinin hesabını yapmakla da yükümlü tutulmuştur.

Ben, kendi farkındalığı üzerinden diğer farklılıkları izhar eder ve aşkın olanla bağ kurabilecek bir potansiyeli olduğunun farkına varır. Ben,  ilk insan ve insanlığın atası olan Âdem gibi yaptığı hatayı giderecek kelimeleri bu aşkın Benlikten isteyerek özür dileme imtiyazı kazanır. İşte bu özür dileme üzerinden ben, sürekli yeni bir başlangıç yapabilme gücüne erişir. Yani hatalarını telafi edecek bir vasata sahip olur. Ben kendi farkındalığını kazanırken diğer benlerin farkındalığını öğrenir. Bu öğrenim süreci ona mukayese yapmayı öğretir. Ve böylece aşkın Benlik ile kendi arasındaki farkı bu çerçevede öğrenmiş olur. Bu noktada ben, bilme ile öğrenme arasındaki farkı tecrübe ile öğrenir. İşte bu öğrenim sayesinde ben, aşkın Benlik ile ilişki kuracağı zaman O’na teslimiyet göstermesini ve O’na güvenmesi gerektiğini kendi tecrübeleri üzerinden öğrenmiştir.

Ben, kendi ile ilişki kurmayı öğrendiğinde başkaları ile de nasıl bir ilişki kuracağını yaşam denen tecrübe sürekliliği çerçevesinde öğrenmiş olur. Aslında bu ben, başkalarını doğru bir şekilde tanıdıkça kendini tanıyacak, kendini tanıdıkça da başkalarını daha iyi tanıyacaktır. Kutlu bir sözde bu şöyle formüle edilmiştir. ‘Kim kendini tanırsa o Rabbini de tanır.’ Burada kişinin kendini tanıması, hem aşkın olanı tanıması hem de diğerlerini tanıması ile tamamlandığı işaret edilmektedir. Bu yüzden ben, yansıtan ve toparlayan bir özelliğe sahiptir. Ben, yansıtır, varlığını deşifre ederek varoluşa katılır. Ben, toparlar, varoluşun varlık sahasına hangi biçim ile çıkacağını da belirler. Çünkü Aşkın Benlik, ben üzerinden tarihi oluşturmaktadır. Tabii ki tarihe müdahil olmaktadır. Bu müdahilliğinin çoğul boyutu yine ben üzerinden gerçekleştiği de bilinmektedir. Ben, kendi dindarlık boyutunu beninden hareketle kurduğu zaman sahih bir zemini işaret eder. Çünkü başkalarına bağımlı bir dindarlık veya toplumsallık, beni zaafa uğratan özelliklerin dışavurumudur. Biz, kurucu ben üzerinden gerçekleştiği zaman o biz ile Allah’ın takdiri gerçekleştirilebilir demektir. Çünkü kurucu benin dindarlığı üzerine kurulu olan biz, dinin toplumsallaşmasının sahih ve sahici sahibi olur. O zaman ‘emri bil maruf ve nehyi anil münker’ gerçek bir zeminde işlevsellik kazanır.

Ben, sahici ve doğrucu olmakla yükümlüdür. Hakikatin tecellisi için kaçınılmaz iki özelliktir bunlar. İstikametin kuvvetlendirilerek kurulabilmesinin iki imkânıdır sahici ve doğru olabilmek… Sahicilik kendini samimiyet ile intişar eder. Doğruluk ise sadakat ile taçlanır ve benliğin kulluk zeminini güçlendirir. Samimiyet ve sadakat zaten sahte ve kurmaca olanın zıddını yani fıtrata uygun ve uyumluluğu esas alır.

Ben kendi fıtratı üzere doğrulursa ve tecrübe edinirse başka fıtratların neliği konusunda da bir tecrübeye sahip olacağı için hep fıtrata uygun davranışı sürekliliğe kavuşturarak biz’i kurar ve selam üzere bir yaşayışı tabii kılar. Her varlık bir fıtrata mebni yaratılmıştır. Ben kendi fıtratını aşkın Benliğin kendisi için gönderdiği bilgiye dayalı olarak öğrenir. Ve bu öğrenimini tecrübe ile de destekler. O zaten yegâne öğretici olarak Mutlak Ben’i kabul eder ve O’na teslim olur. O’na olan güveni o kadar çoktur ki gözünü kırpmadan canını uğruna verebilir. Bu cesareti ve gözü pekliğinin nedeni de O’na olan güvenidir. Ve bu güvene sadakatidir ki beni uysal ve uyumlu kılar. İşte benin biz içindeki bu uyumu üzerine kurulu biz, kendi hakikatini aşikâr kılar. Yani başlangıç bu bizi oluşturacak benin yeniden keşfedilmesi ve kurulmasını sağlamaya matuf olmalıdır.

Ben, kendisi de dâhil olmak üzere hiçbir kendisi gibi olan bene boyun eğmez ve onu yetke olarak kabul etmez. O en büyük yetkenin Allah/Mutlak Ben olduğu konusunda bir şüphesi yoktur. Ve bu kesinlik algısı ile kendisi gibi benlere ancak Mutlak Benliğin kendisi için gönderdiği öğretiye uygun davranmayı işlevsel kabul eder ve bunun için gerekli her türlü çaba ve gayreti göstermeyi de marifet addeder.

Fıtratına uygun davranan, başka fıtratlara da uygun davranmayı kolaylıkla başarır. İşte fıtrata uygun davranışların toplumsallaştığı zeminde ilahi değerlerin de neşvünema bulacağı bir zemini işaret eder. Ben, kendini ilahi değerlerle kurduğunda ve ilişkilerini de bu ilahi değerlere uygun hale getirdiğinde ortaya çıkacak olan sahih ve sahici yaşam sadakatle taçlanarak selam ve hidayet üzere olmayı basiret üzere daimi kılar. İşte daimilik insanı sürekli daha yükseğe ve yükselişi sürdürmeye güç yetirmeye takat kazandırır. Ben, feragat ve fedakârlık üzerinden beklentisizliği bir yaşam formu ve anlamı olarak ortaya koyduğunda sürekli sahici daha büyük benliklere doğru seyrüsefere çıkar. Bu seyrüsefer üzerinde kurulu biz ile sürekli yeni benlikler inşa ederek selamı yayar. Ben, biz içinde kendini yokluğa tevdi ederek ben’i bir üst benliğe taşımaya hak kazanır.

Ben, dışarıdan kendisine yüklenecek fıtrat dışı her türlü baskıya direnmeli ve benini arındırarak kendi fıtratına yönelerek kendi benini kurmalıdır. Bu yüzden bu ben etkilenmeden azade iken fıtrat üzere olmak kaydı ile de etkileşime açık olmalıdır. Çünkü olgunlaşmanın ve biz olabilmenin yolu buradan geçmektedir.

YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Diğer Yazıları

ANKET - ARAŞTIRMA