Yazar : 256 Abdulaziz Tantik - Düşünme Üzerine Düşünmek
29 Mart 2017 Çarşamba

Düşünme Üzerine Düşünmek

Abdulaziz Tantik

08-01-2017 16:03

Düşünme Üzerine Düşünmek

Bir düşünme faaliyetinin gerçekleşebilmesi için içinde bulunduğu durumun dışına çıkabilmesi ile temelden ilişkili bir faaliyettir. İnsan mevcut konumda bulunduğu sürece o konumun etkisinden kurtulamadığı içinde bir düşünme eylemini nesnel bir zeminde gerçekleştiremeyecektir. O zaman düşünmek mevcut konum üzere bir akıl ve mantık yürütülmesi ise bu düşünmeye dair olmayacak mı? Elbette ki bu durumun kendisi de bir düşünme ameliyesi içerir. Ama bu düşünme ameliyesi sonuçta kendi şartlarının özelliklerini de taşımış olur ve o öznelliği aşamaz durumda kalacaktır. Dolayısı ile bu sağlıklı bir düşünme ameliyesi olmaktan uzak olacaktır.

Farklı düşünme tarzları vardır. Mantıklı düşünmeye davet ediliriz: bu şu demektir; şartları dikkate alarak şartlar muvacehesinde bir sonuç çıkarmaya davettir. Mesele şartlara uygun olmaksa o zaman doğru ve hakikat nedir sorusu akla hemen hücum etmelidir. Çünkü o mevcut durumun hakikat üzere olmalığı söz konusu değildir. Bu noktada doğru ve hakikatin mevcut koşullardan bağımsız oluşunu dile getirmiş oluyoruz. Yani bir doğru ve hakikat ancak şartları aşan bir hüviyete sahipse o isme liyakat kesbedebilir.

Mesela akıllı olmaya ve aklımızı kullanmaya davet vardır. Burada da aslında kendi yararımızı öne çıkartan bir bakışı imlediğini söylemeliyiz. Hem Kuran’da geçen akletme hem de insanların birbirlerine söyledikleri akıllı ol! Bu senin yararına değil. Gibi yargıları dikkate aldığımızda buradaki davetin insanın yararına oluşuna delalet eder. Bu yarar ister hakikate uygunluk ister çıkarlara vesile oluşu üzere olsun pek değişmeyecektir. Ve buradaki akıl tanımlanmış bir akıldır. Halbuki akletme bütün bu yaratılmış olguların ötesine taşındığında bir tanıma; doğru ve işlevsel bir tanıma ulaşmış olur. Demek ki insanların öğrendikleri ve dile getirdikleri düşünme tarzları veya birbirlerini akıllı olmamakla ve düşünmemekle itham ettikleri şeyler, aslında tanımlı ve sınırlı bir alana tekabül eder. Bunun da geçerli olduğu alanlar vardır kısmi gerçekliklere ve doğrulara da tekabül eder. Ama hakikat bağlamında bir doğruluktan bahis açamayız. Ve biz bu tarz düşünme biçimlerine asli bir işlem olarak düşünme diyemeyiz. Çünkü bütün bu düşünme tarzları öznel oluşları itibarı ile sınırlıdır. Halbuki gerçek bir düşünme hakikate dair bir düşünüşü içerir ve salt bağlardan koparak kendi varlığını aşkınlık üzere kurduğu zaman nesnel bir zeminde düşünüşü elde edebilir. İşte Kuran’ın düşünmez misiniz sorusunun tekabül ettiği düşünme biçimi orada tezahür eder. Yani hakikate ve doğruya yönelmeye çaba gösteren ve şartlardan kendini kurtaran bir düşünüşe…

Peki, eğitimde ve sosyal hayatta sürekli bize düşünün emrini veren unsurlara bakıldığında bizi neye davet ediyorlar. Mikrofonu eline alan her aydının düşünmeye daveti neye tekabül ediyor? Burada herkes bizi kendini anlamaya davet ediyor. Ama bu anlama onun şahsında temellük etmiş bir akılla algılanan bir gerçekliğe davettir. Bunun bir hakikate davet olduğunu söyleme imkânımız var mı? Hayır! Çünkü insanların kendi idraklerine davet edişi öznel bir çağrıdır. Hâlbuki hakikat nesnel bir zemine dayalı olmalıdır. Bu yüzden hakikatin kendisine davet kişinin kendisine davet değildir. Ya da kendi düşüncesine, kendi sistemine kendi yaklaşımına veya kendi ideolojisine davet değildir.

Demek ki hakikat her zeminde kendi hakikatliğine uygun bir zeminde inşa edilebilir. Ve bu hakikat kendi zeminine mahkûm bir gerçeklik tabanına sahip olur ve böylece bir eleştiriyi daha üst bir bakış üzerinden yapa imkânı bahşeder. Bu da bize sahip olduğumuz düşünme biçiminin hangi karakterde oluşunu sorma imtiyazı vermektedir. Yani düşünmenin hakikat ile bağını sorgulamak ve böylece düşünme ameliyesinin aşkınlığı ile hakikatin aşkınlığı arasındaki korelâsyonu da doğru bir şekilde ilişkilendirebilmeliyiz ki bir düşünce ortaya çıktığında nasıl bir eleştiriye tabi kılacağımızın şartları oluşabilsin.

Ben düşünüyorum diyen kişiye sorulacak soru şu: hangi zeminde ve hangi şartlara dayalı olarak düşünüyorsunuz? Aşkın mı yoksa şartlarla mücehhez bir düşünme ameliyesi midir? Bu sorular bize bir düşünme ile karşı karşıya olup olmadığımızı belirleyecektir.

Mesele şu: bir düşünme ameliyesi ancak şartları aşan ve kendi sınırlarının dışına yönelip bağımsızlığını elde edince kendi altındaki mesele ile ilgili bir algı ve idrak oluşturduğunda nesnel bir zemine yakınlaşmış olur. Yani nesnelliğin zemini şartların baskısından ve alanından kurtulmakla eş değerdir. Böylece nesnel bir zeminde şartların oluşumunu görme ve ona dair doğru bir algı ve idrak oluşturabiliriz. Böylece sözümüzün hakikatte bir payesi olacaktır.

Bu da ancak post modern kültürün oluşturduğu öznelliği aşmakla ilişkili bir tutumun öne çıkarılmasını zorunlu kılıyor. Çünkü insan, muhakemesi ve algısı itibarı ile nesnel bir zeminde iş görebilir. Bu aynı zamanda bu dünyalı olmayışı ve öteye dönük bir ilgisi dolayısı ile mümkün hale gelmektedir. Yani insan, bu dünyada fani olduğunun bilincinde olduğunda ve burada olup bitenin hep fanilikle ilişkisini doğru bir zeminde kurduğunda bu faniliğin baskısından kurtulmanın zeminini kurar ve nesnel bir zeminde hakikat ile bağını kurarak bir düşünme ameliyesi başlatabilir. Bu da insanın anlam arayışını süreklileştirmesi ve hakikat sevdalısı oluşu ile ilişkili oluşunu aşikâr kılar.

Nesnellik, nübüvvetin varlığı üzerinden temellendirilebilir. Ki bu temellendirme çok önemlidir. Ve böylece insan nesnel olabilmeyi ve nesnel kalabilmeyi öne çıkarabilir. Ayrıca bütün peygamberlerin salt bir tebliğ edici oluşu ve insanları kendilerine değil, sadece Allah’a çağırmaları da bu nesnel zeminin işaretlerini göstermektedir.

Şimdi eğri oturup doğru konuşalım: hocalarımızın yaptığı tartışmalar, siyasetçilerin davet ettikleri şeyler, ideologların çağırdıkları anlam ve düzen, entelektüellerin buldukları hakikat ve ona davet ediş biçimleri vesaire bir düşüne ameliyesine tekabül ediyor mu? -İstisnalar kaideyi bozmaz ilkesi gereği bu genellemeyi kullanıyorum, yoksa muhakkak hakikate davet eden kişiler vardır ve onları tenzih ederim.-  Meseleye bu çerçeveden bakıldığında düşünmenin gerçekleşmesi gerektiği zemin en öncelikli hali sanırım kişinin kendisi yerine hakikatin kendisine yönelik bir daveti izhar etmesi ve kendisinin sahip olduğu düşünme biçiminin sınırlılığının farkına varmasıdır. Mesele öncelikli olarak hakikat ve hakikat üzere düşünme ameliyesi olmalıdır. Davet hakikate olmalıdır ve hakikat zaten kişileri yakınlaştıracaktır.

Ama duygu ve düşüncelerimizi hakikat adına kutsallaştırdığımızda kendimizi mutlak kılarız ve bu mutlaklık üzerinden kendimizi kurtarıcı ilan edip buna daveti de meşrulaştırırız. İşte bu davet hep bizi saptırır hem de davet ettiğimiz kişiler içinde saptırıcı bir rol üstlenir. Ve maalesef tartışmalara bakıldığında bu durumun tezahür ettiğini söylemek bir hakikati dile getirmek zorunluluğunu gösteriyor.

Evet, hep beraber içinde bulunduğumuz şartlar ki bu şartlar inanç, kültür, felsefi birikim, düşünce yapısı, mantık kuralları ve akli muhakeme zemini olsun, onları aşmadan hakikate dair bir düşünme gerçekleştiremeyiz. Bu sadece tarihsel olanla sınırlandırmamak, bilakis, bugün modern kipi altında elde ettiğimiz, düşünce mirası ve genlerimize işleyen rasyonel mantığı da hesaba katmalıyız. Yani tam özgüleşmeden düşünemeyiz. Bunun iki ayağı var: geçici olan ile kalıcı olan arasındaki çizgiyi netleştirmek ve buna uygun düşünebilmeyi sağlamaktır.

YORUMLAR
  • abdulaziz tantik    10-01-2017 15:54

    bülent öztürk bey herkes kendisi bilecek bir başkasının bilmesi diğeri için geçerli değil, tabii ki bu düşünme ameliyesi için geçerli sadece... :)

  • Bülent Öztürk   10-01-2017 01:14

    Nasıl olacak, bir bilen yok mu?

  • İbrahim çaycı   09-01-2017 14:30

    Eline sağlık hocam

Diğer Yazıları

ANKET - ARAŞTIRMA

Başkanlık sistemi hakkında ne düşünüyorsunuz?

Destekliyorum
Desteklemiyorum
Kararsızım