Yazar : 315 Kenan Alpay - Avrupa’nın Türkiye Üzerindeki Yaptırım Gücü
26 Eylul 2017 Salı

Avrupa’nın Türkiye Üzerindeki Yaptırım Gücü

Kenan Alpay

17-11-2016 08:31

Avrupa’nın Türkiye Üzerindeki Yaptırım Gücü

Türkiye’deki Avrupa Birliği gündemi ile Avrupa’da Türkiye’nin Birliğe üyelik süreci son dönemde neredeyse sadece gerilimden ibaret bir tablo yansıtmakta.

Fakat bu gerilim tablosunda (beklenenin aksine) Avrupa’nın dozajı artan tehditleriyle hızla yükselen çifte standartları dengenin Türkiye lehine gelişmesine bir türlü engel olamıyor. Avrupa’nın sergilediği çelişkiler ve arkası arkasına deklare ettiği şantajlar Türkiye’yi geri adım attırmak bir tarafa AB’ye karşı daha sert tutumlar almaya zorladı adeta.

Yarım asrı bulan Türkiye-AB süreci 2003 yılından itibaren AK Parti Hükümetleriyle iyiden iyiye hızlandı, arka arkaya fasıllar açıldı ve Türkiye’nin hem siyasi hem de iktisadi açıdan standartları yükseldi. AK Parti Hükümetleri AB’nin kendisinden çok daha fazlasıyla müzakere süreçlerini ortaya çıkaracağı kazanımları hedeflediği için birçok çelişki hatta dayatmayı bir yere kadar sineye çekmeyi tercih etti. Bununla birlikte AB yetkili kurum ve temsilcileri bu sineye çekme işini ilelebet sürecek bir zaaf, acizlik hatta bağımlılık sanarak Türkiye üzerinde daha güçlü bir hegemonya kurabilecekleri yönünde hesaplarla hareket ettiler.

AB Değil Süreç Önemliydi

Avrupa’nın uzun ve zorlu müzakere süreci üzerine kurduğu hesabı Türkiye’nin iyiden iyiye terbiye edilmiş bir siyaset ve toplum modeli üzerine işletildi. Lakin sürecin bütün zorlu aşamaları hem siyaset nezdinde hem de toplum nezdinde tersine işledi. Türkiye aştığı her müzakere sürecini daha bağımsız, daha özgün ve eşit ortak perspektifiyle yürütmek için bir avantaj olarak hanesine yazdı. İlaveten Türkiye kendi büyüyen gücünün yanı sıra Avrupa içinde ortaya çıkan çok boyutlu krizi ve Rusya’yla yaşadığı gerilimi de değerlendirerek mevcut dengenin ayarlarını azımsanamayacak kadar değiştirdi.

2010’da gerçekleştirilen 12 Eylül referandumu, 2011’de AK Parti’nin daha güçlü bir biçimde iktidar olması bazı rahatsızlık ve gerilimleri iyice su yüzüne çıkardı. Fakat rahatsızlıklar öncelikle Türkiye’nin içinde AB’ye müzahir ve iltisaklı kurum ve aktörlerin son derece hırçınlaşan muhalif söylem ve eylemleriyle tırmandı. Hükümeti düşürmek üzere örgütlenen sokak hareketlerine seçimlerden daha büyük yatırımlar yapıldı. Gezi Parkı olaylarını da 6-8 Ekim Kobani provokasyonunu da bu çerçevede değerlendirebiliriz.

Suriye ve takiben büyüyen Irak krizinde Türkiye’nin daha aktif rol almaya mecbur kalması Avrupa’da Türkiye’yi sıkıştırmak üzere bulunmaz bir fırsat yakaladığı inancını güçlendirdi. Özellikle mülteci akınıyla boğabilecekleri bir Türkiye planı Avrupalı bencilliği, gaddarlığı ve fırsatçılığıyla birleşince müzakere süreci resmen bir şantaja dönüştü. AB’nin Türkiye’ye biçtiği rol gönüllü bir sınır bekçiliği, etrafındaki gelişmeleri boş gözlerle seyreden bir devlet müsveddesi ve daha önemlisi bölgede PKK/PYD ve Esed rejiminin bekası için lejyoner birliği olmaktan ötesi değildi. Avrupa mutlak bir hegemon güç gibi Türkiye’ye kesin, keskin ve bir o kadar da sefil bir rota çizmekte inat ediyordu. Bu çirkin dayatma yüzüne çarpılınca oturup düşünmenin, kendi güç ve teklifini gözden geçirmenin gereğini anlamaya başladı esasen.

Avrupa Parlamentosu Başkanı Martin Schulz’un “Türkiye’yle müzakereleri durdurma ve ekonomik yaptırım uygulama” yönündeki şantajı ise küstahlığın dik alası olarak işte bu sürecin sonunda sarf edildi. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “şu terbiyesize bak!” diyerek doğrudan hedef aldığı ve alenen aşağıladığı kişi AB adına Türkiye’yi tehdit eden AP Başkanı’ydı. Gerek Suriyeli mülteciler konusunda sergiledikleri ırkçı-ayrımcı politikalar gerekse PKK başta olmak üzere terör örgütlerine Avrupa’da sağlanan imkân ve destekler üzerinden organize edilen tuzaklara yapılan vurguları açık bir reste rest hamlesiydi. Ancak yine de Türkiye’nin müzakerelerden çekilme yönünde bir çıkışı olmadı. Bu hamleyi Avrupa’nın yapıp yapamayacağını test edercesine topu karşı sahaya gönderiyor ısrarla.

Şantaj Hayata Geçirilemedi

AB Dışişleri Bakanları’nın Türkiye konusunda ortak bir duruş sergilemek üzere gerçekleştirdiği zirve ise hangi noktalarda korku ve zaaf yaşadıklarına dair bir deklarasyon niteliği taşıyordu. Avusturya dışında hiçbir ülke Türkiye ile müzakerelerin durdurulmasını teklif edemedi. Bu zirve AB’nin sadece Doğu kanadının değil merkez hatta Kuzey kanadının da müzakereleri askıya almak gibi tehditleri hayata geçirmekten özenle kaçındığını teyit ediyordu. Kala kala ellerinde kırmızıçizgi olarak idam tartışmasından başka bir şey yoktu ki, zaten bu meselenin AB’den bağımsız olarak burada da tartışılması icap ediyor. AB’nin bu ‘biçareliği’, diş geçirmezliği sadece liberal Batıcı tipleri değil Esed rejiminin ülkemizdeki sözcülerinden Ceyda Karan gibi Baasçı-şebbihaları bile rahatsız ediyordu.

Şu hususu da ifade etmekte fayda var: Türkiye-Avrupa ilişkilerini hegemonya ilişkileri gibi düşmanlık ilişkileri üzerine bina etmek de orta ve uzun vadede ciddi riskler taşımaktadır. Türkiye’nin Avrupa’yla ilişkisini eşit ve adil bir ortaklık üzerine kurmak üzere diplomasi geliştirmesi mevcut şartlar açısından doğru bir seçenektir. Siyasetini ahlak üzerine kuran, ekonomisini güçlendiren, güvenliğini tahkim eden bir Türkiye karşısında Avrupa’nın sömürgeci teamüllerini sürdürebilmesi günden güne zayıflayan bir ihtimal olacaktır.

Not: Önümüzdeki haftadan itibaren yazılarım salı ve cuma günü yayınlanacak inşallah

 

YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Diğer Yazıları