Yazar : 224 Bünyamin Doğruer - Parça Parça Edilen Din
17 Agustos 2018 Cuma

Parça Parça Edilen Din

Bünyamin Doğruer

31-10-2016 15:45

Parça Parça Edilen Din

''Onlar ki Kur'anı parça parça ettiler.Rabb’ine andolsun ki yaptıklarından dolayı muhakkak  surette onların hepsini sorguya çekeceğiz.'' (Hicr-91-92-93)

Bugün vahşi kapitalist kültürün egemenliği altında bulunan İslam coğrafyasındaki Müslümanların birliğinin oluşturmak İslam ümmetinin geleceği açısından hayati bir gerekliliktir.Müslümanlar tarih içinde yitirdikleri veya zayıflayan kardeşliklerini yeniden ihya etmek zorundadırlar.Müslümanların bir tek ümmet olduğu (23/52) bilincine ulaşmak tevhidi bilince ulaşmakla eş değerdir geleneğin olumsuzlukları yanında vahiy dışı çağdaş kültürlerin yapay sorunların ve sınırların birbirine yabancılaştırdığı Müslümanların birliğinin yeniden tesir edilmesi istediği her geçen gün güçlenmektedir.Gel gör ki şu anda İslam ümmeti imamesi kopmuş tesbih taneleri gibi paramparça dağılmış emperyalist A.B.D ve haçlı zihniyetinin güdümünde işgal sofralarında meze durumuna düşmüştür.. Onlar seyrediyor, Müslüman halk birbirini öldürüyor senaryolarını oynuyorlar.

İnsanların ayrılığa düşmelerinin sebepleri heva ve heveslerini aşamamaları ''nefsini ilahlaştıran kişiyi gördün mü ?'' (25/53) , kendilerine Rabb’leri katında doğru yolu gösterecek ve şifa olacak kitaplar verilmesine rağmen aralarında yarattıkları kıskançlıkları kıramamaları (2/213) ve dolayısıyla Allah'ın kitabını gereğince akledememeleriydi. (2/44) Birçok konuda ihtilaflar sökün etti ve sonra içlerini aralarında parçaladılar çeşitli kitaplara ayırdılar. (23/53) Yani dinlerini parça parça edip grup grup oldular. ''Dinlerini bölüp gruplara ayıranlar var ya senin onlarla hiç bir alakan yoktur onların işi ancak Allah'a kalmıştır. Sonra Allah onlara yaptıklarını bildirecektir.'' (6/159) Kendisine kelimeler verilen (2/37) Adem (a.s.)’dan bu yana tüm insanlık için kurtuluş yolu hep aynı olmuştur. Bu yolun özü ve adı birdir. Allah katında din İslam’dır. (3/19). Daha sonra oluşan tahrifatlara rağmen İbrahim (a.s.)’ın dininin adı da budur Hz. İsa’nın ki de. Tahrik olmuş din anlayışının ve cahili geleneğin çürümüşlüğü karşısında hayatı yeniden ıslah etmek ve insanları aydınlığa ulaştırmak üzere Hz. Muhammed'e tamamlanmış olarak vahy edilen (5/3) dinin adı da İslam’dır. Ama toplumsal yaşamda dile getirilen önceki ihtilaflar ve ayrışmalar Rasulullah'ın (sav.) vefatından sonra İslam Dünyasında da varlığını göstermiş ve devasa sorunlara neden olmuştur.

Oysa yüce Rabbimiz Kur'an-ı Kerim’de müminlerin bilerek hakka şahitlik etmelerini istemişti. (42/86) Onların kardeş olduğunu (49/10) ve Allah yolunda birbirlerine kenetlenmiş bir bina gibi saf bağlayacaklarını (61/4) ifade etmişti. Ayrılığa düşülmesini olumsuzlamıştı. (42/14) Ve kitapta ihtilaflardan arınma yolunun Allah'a ve Resul’üne yönelmek olduğu gösteriliyordu (4/59) Ayrıca kendilerine apaçık ayetler sunulduğu halde ihtilaflardan vazgeçmeyenlerin kötü bir akıbetin beklediği hatırlatılıyordu (3/105).

Rasulullah hayatta iken Müslümanlar arasında bölünmelere neden olacak her hangi bir ihtilaf olmadı. Rasulullah Müslümanların öğretmeni ve önderi idi. Ona itaat etmek Müslüman olabilmenin zorunlu gereği idi. (4/64). O Müslümanlar arasında Allah’ın kitabı ile hükmediyordu (4/105). Onlara vahyin anlaşılması ve yaşanması hususunda şahitlik yapıyordu. (2/143) Ve onun döneminde Müslümanlar vasat bir ümmet olarak vahdeti oluşturmuşlar ve insanlara tevhidi hakikatlerin şahitliğini sosyal yaşamın içinde göstermişlerdi. Bunun ile birlikte Kur'an’ın mesajı evrenseldi. O her dönemde ve her iklimde yaşanabilecek vahyi ilkeler ve emirler bütünüydü.

Müslümanların daha sonraki dönemlerde de Kur'an’ın bildirdiği ve Rasulullah'ın uygulamalarını gösterdiği doğrultuda Allah'a topluca kulluk etmek, aralarındaki işleri istişare ile halletmek, birlikte ruku etmek, zulüm ve saldırı karşısında topluca tavır almak birbirlerine karşı merhametli bağışlayıcı olmak kendilerinden olan Ul’ül emre uymak, ihtilaflarını Kur'an’ın hakemliğinde çözmek gibi toplumsal sorumlulukları devam etmekteydi. Güçlerinin zayıflamaması için birbirleriyle çekişmemeleri ve kardeşlik hukuklarına dikkat etmeliydiler (8/46). Dağılır ayrılmamalarının yolu Allah’ın ipine sımsıkı sarılmaktı (3/103). Ama Hz. Muhammed’in vefatından sonra Müslümanlarda önceki milletlerin başına gelen acı akıbeti yaşamaya başladılar. Ümmetin birlikteliğinin zedeleyen bazı olumsuzluklar hissedilmeye başlandı. Ve peşi sıra vahyin ortaya koyduğu toplumsal yasalar varlığını gösterdi. Zira Rabbimiz kendinde bulunan güzel meziyetleri değiştirmedikçe bir millete verdiği nimeti değiştirmeyeceğini bildirmekteydi.(8/53) Günümüzde olduğu gibi İslam tarihi içinde de sürekli olarak gündeme getirilen vahdet konusu aynı zamanda yitirilen bir birlikteliğin de ifadesi oluyordu.

Cahili kültürel ve kişisel ihtiraslar, insanları Kur'anın aydınlığı karşısında köreltti. Müslümanların bazıları kitabı okudukları halde Yahudi ve Hristiyanlar gibi birbirlerini doğru bir temel üzerinde olmamakla şuçlamaya başladılar.(3/113)

Bazılarıda, ellerinde vahiy bilgisini tutmalarına rağmen çekememezlik yüzünden birbirlerine düştüler (42/14). Kuran’ın sunduğu kolaylık ve anlaşılırlık imkanları içinde vahye teslim olunacağına, farklılaşan değerler, cahili arzular, beşeri anlayışlar kendilerini Kur'an’la ifade etmeye çalıştılar. Bu noktadan sonra Kur'an’ın parça parça edilmesi (15/91) söz konusu idi.

Hicri, birinci, ikinci, üçüncü asırlarda (makalat) << fırak >>  << Milel ve Nihal>> başlıklarıyla fırkalaşmaların ifadesi olan kitaplar yazıldı. Bu kitaplarda ümmetin bölünen parçaları kendi fırkalarının tezlerini oluşturmaya ve nassları kendi tezleri doğrultusunda tefsir etmeye gayret ettiler. Sosyal konumları vahyi ölçüler belirleyeceğine, vahyi ölçüler ve Hz. Muhammed'in sünneti, Kur'an ve sünnet müdafaası iddiası altında önceden kazanılmış veya gasp edilmiş sosyal konumlara göre yorumlanmaya başlandı. Artık çoğu kişi için nassların yönlendiriciliği değil, nassların yönlendirilmesi söz konusu idi.

Heva ve hevesler ön plana çıktı. Dillerini, Allah’ın ayetleriyle eğip bükenler (3/78) çoğaldı. Kelimelerin yerleri değiştirildi (5/41). Allah'ın ayetlerini gizlemeye cüret edenler tövbe edip Rabbimizden af dileyeceklerine, lanetleneceklerini bile bile (2/159) bu tavırlarına gerekçe olarak bazı lafızlara yeni ilahi anlamlar yüklediler.

Söz konusu olumsuzluklar yanında her Fırka, Fırka-ı Naciye olduğu iddiasıyla diğer gurupları dışlama ve tekfir etme hastalığına yakalandı. İş başına geldikten sonra bozgunculuk yapan (2/205) iktidar sahipleriyle mücadele etmek ve zulmedenlere eğilim göstermemek (11/113) gibi yükümlülüklerini Müslümanların çoğu unuttu. Yüce Rabbimiz tabi ki bozgunculuk yapanı ıslah edenden ayırt edecekti (2/220) işlerini kendi aralarında farklı kitaplar halinde parçalayıp bölenler (23/53) gibi Kur'an’ı terkedilmiş (25/30) bir durumda bırakanlar, yaptıkları haksızlıklardan sonra tevbe edip hallerini ıslah edeceklerine (5/39) diğer grupları bi’datçılık ve bozgunculukla suçlamaya devam ettiler.

Ayrılıklar katmerleşti, İslam tarihi ile ilgili rivayetlere bakılacak olursa öyle onlar yaşandı ve hala yaşanıyor ki küffar karşısında dökülecek kanlar adeta iç savaşa dönüşen mezhep kavgalarında heder edilir oldu. Şu anda da mezhepçi holiganlar kan akıtmaya devam ediyorlar. Ümmetin dirlik ve düzeni bozuldu. Ümmetin bilincini yaşatan tevhidi inanç İslam dünyasına görünebilir bir şekilde toplumsal gününü yitirdi. Rabbimizin ''Dini dosdoğru ayakta tutun ve onda ayrılığa düşmeyin’’ (42/12) hitabıyla yaptığı tavsiyeye uyulmadı. Birbirleriyle çekişen Müslümanlar çözülüp yılgınlaştılar. Rüzgarları kesildi (8/46).

Bugün insanların İslam’a, Müslümanlarında birliğe, vahdete, şiddetle ihtiyacı var. Bu ise temenniyle olmaz . Vahdet, var olan ayrılıklarından uzaklaşma emelini içermekle birlikte ayrılıkların üreme kaynaklarını kurutmayı da amaçlamalıdır. Hastalığın nedenleri iyi teşhis edilmelidir.

Kültürümüzü, alışkanlıklarımızı, duygularımızı, Kur'an’ın aydınlığıyla tarihi kaynakların tasallutundan ve bencilliklerden arındırmalı aynı tarih içerisinde güç bulan her türlü şirkin, zulmün, haksızlığın karşısındayükselen tevhidi mücadele çizgisini iyi kavramalı ve bu çizgiyi kalınlaştırarak daha da yaygınlaştırmalıyız.

<< Bu benim dosdoğru yolumdur. Şu halde ona uyun sizi o'nun yolundan ayıracak yollara uymayın.>> (Enam153)

''Rasul: ''Ya Rabbi kavmim bu Kur'an-ı terk etti.'' (25/30)

Bu ayetler hepimiz için yol işaretleri olmalıdır. İslam’ı bilerek yaşayalım eğer adam gibi Müslümanca yaşayacaksak dinini parça paça edenlerden, dinini oyun ve eğlence edenlerden, ekranlarda şarlatanlık eden din adına ahkam kesen şarlatanlardan, hokkabazlardan yorumlarını din edinenlerden bu halkı uzaklaştırmalıyız - vahiyle yüzleştirmeliyiz… Akıllarıyla - vahyi birleştirmeliyiz Kur'an’a önyargısız olarak yaklaşmalarını sağlamalıyız.

YORUMLAR
  • Mustafa Öner   03-11-2016 20:31

    Hocam Kur'anı kendimize tabi kılmak yerine Kur'ana tabi olabilsek zihinlerimizi allak bullak eden ulu hocalarımızın çok fazla gelen bilgilerine ihtiyaç kalmayacak! Muhabbetlerimle

Diğer Yazıları

Günün Makaleleri

ANKET - ARAŞTIRMA