21 Ocak 2017 Cumartesi

Haddim olanı değil hakkım olanı söylüyorum. 2

Veysel Ocak

27-05-2016 14:28

Haddim olanı değil hakkım olanı söylüyorum. 2

Dinimiz İslam, tüm zamanlar ve her yerde uygulanabilir kurallar teklif ediyor. 

Biz Müslümanlar olarak, İslam'ın en mükemmel din olduğunu söylüyoruz ve savunmaya çalışıyoruz. Fakat ne hayatımızda ne de içinde yaşadığımız dünyada bu mükemmelliği ortaya çıkarabileceğimiz alanları bir türlü oluşturamıyoruz. Modern dünya, islamın uygulamalarına yer açmıyor. Uygulamalara dönük baskılanma Müslümanları soyut bir din anlayışına sürüklüyor. Yaşanan karmaşa da çok soyut bir din algısına sahip olduğumuzu gösteriyor.

Bu durum, hem bizden ama daha çok sistemden; sistemin oluşturduğu şeffaf görünen fakat son derece katı uygulamalarından kaynaklanıyor.

Din adına bilinenler, hayatın rasyonel olarak dayattıkları tarafından gün geçtikçe daha baskılanıyor ve kuşatılıyor. Hayatın sorgulanmasına izin vermediği gerçekleri / gerçek olarak dayattıkları, dini anlamsız, etkisiz; olsa da olur, olmasa da olur algısına düşürdü. Örneğin demokratik aklın konuştuğu demokrasiyi ve demokratik devleti din ve ahlak üzerinden tartışamıyoruz, bizim öncelediklerimiz ve kıriterlerimiz demokratik dünya tarafından asla dikkate alınmıyor.

Kapitalist sistemde, demokrasinin nasıl adalet önerdiği tartışılmıyor, bunun nasıl gerçekleşeceğini konuşamıyor, şimdiye kadar niçin gerçekleşmediği demagojiler dışında açıklanamıyor ve kabul edilmiyor.  

Kapitalizmi sorgulamadan adalet beklemek, savunmak serbest fakat faizi ve kapitalizmi din adına sorgulamak ham hayal olarak afişe ediliyor. Din, enine boyuna, yaşamın gerçekleri olarak kabul edilenler tarafından aşağılanarak acımasızca sorgulanırken, dinin kendi değerleriyle eleştiri yapmasına önce demokratlar karşı çıkıyor ve içimizde çıkanlar buna müsaade bile etmiyorlar. Özellikle İslam'ın siyasal programının konuşulmasına ve İslam'ın siyasete yönelik teklifleri, İktidardakiler tarafından ısrarla gündem dışı tutuluyor. İçimizden çıkan ama hakikaten içimizden çıkanlar sayesinde emperyalistler yüzyılın en rahat dönemini yaşıyorlar. Bugün duygusal tavırlar almak yerine daha akılcı ve derinlikli düşünceler ortaya koymalıyız. Din-Siyaset ilişkisini doğru kavrayamadığımız için çok kolay kandırılıyoruz ve sürekli hayal kırıklığı yaşıyoruz. Buna rağmen siyaset anlayışımızı gözden geçirmiyoruz.

 

Bu çağın başında yaşadığımız kültürel travmaya bir de AKP dönemi ile siyasal travma eklenmiştir.

 

AKP, demokrasi ile kapitalizmi bir araya getirerek ortaya çıkardıkları kuramlar çerçevesinde her şeyin üzerine yapıştırdıkları etiketlerle İslamileştirdiler ve bunu iktidarın imkanlarını kullanarak oluşturduğu iletişim ve entelektüel hegamonya ile Müslümanlara dayatarak kabul ettirdiler.

ABD ve İngiltere’de bile bir araya getirilemeyen; modern yaşam- kapitalizm- demokrasi ve dini bir araya getirmeyi AKP başararak, tüm batının hayranlığını ve takdirini kazanmıştır. Bu küresel destekli anlama şeklinden dolayı uygulanan demokratik tiranlık Müslümanlara başka seçenek bırakmadığı için, ya kabul edilmiş yada geri çekilmek zorunda bırakılmıştır.

Geri çekilmek istemeyenler de vahşice ötekileştirilmiştir.

 

AKP iktidarı ile Müslümanlar, artık, laik düşünce ile mücadele edemez duruma düşürülmüştür.

 

Ortaya çıkan kültürel ve ahlaki yozlaşma ve yoksulluk resmi devlet dilinin ve söyleminin mutlaklaştırılması yüzünden gündeme getirilememektedir. İktidara boyun eğerek koşullarla bütünleşenler; bilinçsiz, tavırsız, edilgen bir Müslümanlığı! seçenler ödüllendiriliyor. Taltif edilerek sömürgeleştiriliyor. Böylece İslam; hukuk, siyaset, adalet, eşitlik, ahlak, ekonomik işleyişe dair sözü ve iddiası olmayan, sevgi, aşk dini olarak; ismi kullanıldığı için aşağılanarak, eylemsiz ve tavırsız bir din halinde yaşamaya mahkum edilmektedir.

 

Müslümanlar olarak kendi toplumumuzda misyonerler gibi davranmak ve düşünmek zorunda bırakılıyoruz.

 

Dindarlık; bir inancı benimsemek, bu inanç sisteminin bütün kavram ve değerlerine bütünlüğü parçalamadan, parçalara bütün muamelesi yapmadan hayatiyet kazandırılmayı ister.

Bu ülkede, Emr-i bil maruf yapabilirsin ama nehy-i anil münker yasaklanmıştır. Mecbur edildiğimiz / edilmeye çalışıldığımız dünyaya, kendi kimliğimizle katılmamızın yolu bir türlü açılmıyor. Kendimize ait bir dünyanın diliyle, hayata katılmamıza müsaade edilmiyor. Hayatı ve yaşamımızı kendi kavramlarımızla tanımlayamıyoruz; haram ve helaller üzerinden hiçbir konuyu konuşamıyoruz.

Bu yüzden:

Hiçbir politik demagojiye girişilmeden; düşüncelerimize, kavramlarımıza ve topyekun inancımıza yönelik koruma ve saygı kanunu çıkarılmalıdır.

 

Ya da siyaset, madem Müslüman ülkedeyiz, Müslümanların inancına, kültürüne, düşüncesine uygun olarak gerçekleştirilmeli ve siyasetin uygulamaya dönük kuramsal çerçevesi bu kabule göre oluşturulmalıdır.

 

Şuan bu ülkede Müslümanların varlığını ispat eden, Müslümanların dikkate alındığını gösteren bir tek yasa, kanun ve uygulama alanı bulunmuyor. İlk akla gelen başörtüsü probleminin aşılması olarak gösterilebilir fakat bu Müslümanların var oluşuyla alakalı bir durum değildir. Bu gelişme, demokrasinin şeffaf otoriterliğinin fark edilmesini önlemek ve mutlak inanırlılığının zedelenmemesi içindir.

 

Müslümanlar bu toplumda yabancı muamelesi bile görmemektedir.

 

Bu Yüzden;

Azınlık haklarımızı istemeliyiz.

 

Azınlıkların haklarına sahip olursak, öncelikle eğitim alanında kendi inancımıza göre eğitim kurumları oluşturabiliriz. Dolayısıyla kimliğimize, inancımıza, kültürümüze sahip çıkabiliriz.

Yıllardır sorunlarımızın temelini teşkil eden toplumun marazlı anlayışından;  Kemalistlerin, faşistlerin, laiklerin, müşriklerin Müslümanlık iddiasından beri oluruz. Bu zemin T.C kanunları çerçevesinde ele alınırsa hiç kimse inancı, kimliği ve düşüncesinden dolayı tahkir edilemeyecektir.

 

Kuşatıcı bir düşünce sistemine sahip olmayan iktidarların, hayatı ve varoluşu nasıl parçaladığına şahidiz.

 

T.C tarihinin tamamında devletin, iktidarların, bu parçalarla nasıl ilişki kurduğunu biliyorduk ve son yıllardaki nurcu hareketi ile devletin ilişkisi ve kıydığı nikahın boyutları ortaya çıkmıştır. Toplumsal çürüme sadece siyasal alanda değil, siyasetin domine ettiği alanların tamamına sıçramış durumdadır.

 

Siyasetin müdahil olduğu tüm alanlarda; cemaatler, dernekler, vakıflar, sivilliği kalmayan kuruluşlar, okullar, üniversiteler, camiler vs militarist bir dil hakim kılınarak, toplumsal bütünlük, devlete sadakatle eşitlenmiştir.

 

Bizim inancımız; ahlaksızlıkla, rüşvetle, iltimasla, fuhuşla, adaletsizliklerle vs her türlü eşitsizlikle mücadele edebilir ama özellikle günümüzdeki tefrika ile mücadele etme gücüne sahip değildir. Hele tefrikanın ana kaynağı devlet ve sistem ise mücadele daha da zor olacaktır.

Bugün yaşanan tefrikaları ortadan kaldırmak ya da konuşabilmek, iktidarın söylem ve iddialarından dolayı tamamen imkansız hale gelmiştir. Zira iktidara gelen her eleştiri; ihanet, vatan hainliği ya da iktidarın kavramsallaştırdığı bir algı kavramıyla daha baştan mahkum edilmekte ve toplumsal dokuyu daha parçalayıcı hale gelmektedir. Zira nurcularla kurduğu ilişki ortadadır, sivil toplumlarla kurduğu dominant ilişki ortadadır, şimdi hangi yapıları yedeğine aldığı ise sonra ortaya çıkacaktır. Birçok cemaatin militarist çığırtkanlığına bakıldığında iktidarla kurduğu ilişkileri anlamamak için T.C vatandaşı olmak gerekir.

 

Bugünkü iktidar her türlü yöntemi kullanarak toplumu, özellikle Müslümanları kendi fikriyle eşitlemeye çalışmaktadır.

Bunu yapmak insanlığın koordinatlarına bomba koymak demektir.

Bu duruma karşı çıkmak benim dinimin gereğidir.

 

Bu yüzden;

Bu ülkedeki dini hayat ve dini anlayışı, iktidarın algısı ve değerlendirmesine bırakılmamalıdır.

 

Kimliğimizle var olmaktan asla vazgeçmemeliyiz.

İktidarın kültür ve dini anlayışı olan; tek devlet, tek bayrak, tek millet, milli tarih, milli birlik ve beraberlik gibi söylemlerinin dindar bir duruş ile dillendirilmesine şiddetle karşı çıkılmalıdır.

 

Rabbimizin Müslümanlara çizdiği istikamet dışında uydurulan kutlu yürüyüşlere katılmamalıyız.

 

Hamaset pompalanarak; vatanseverlik, bayrak, vatan, millet, milli devlet, milli tarih gibi duygusallıklarla düşüncelerin ve duyguların tahrip ve icbar edilmesini kabul etmemeliyiz. Bu duyguların sömürülmesine ve siyasal fayda elde etmek için kullanılmasına ve siyasallaştırılmasına temelden karşı olmak durumundayız.

Dine ait olan, evrensel olandır; bir milletin, bir toprağın, bir ırkın, bir hizbin, bir cemaatin, partinin çerçeve içine almaya çalışması büyük zulümdür. Bu zulme ortak olmamalıyız.

Din bir bütündür, adalet bir bütündür, tevhit bir bütündür, insanlık bir bütündür, bu bütünlüğü parçalayan ve parçaları bütünmüş gibi sunan, her söyleme ve uygulamaya karşı olmalıyız.

 

AKP'nin kutsadığı yürüyüş, bir tasfiyedir.

 

Demokratik ve muhafazakar siyasallaşma, İslamın siyaset düşüncesinin ve iddialarının, siyasal tekliflerinin, islamın siyasetinin temel parametrelerinin tasfiyesidir.       

 

Bu yüzden;

Doğru yerde durmalı ve direnmeliyiz.

Değerlerimize, kavramlarımıza ve inancımıza sahip çıkmalıyız.

Davanın kirletilmesine seyirci kalmamalıyız.

Doğruları söylemekten vazgeçmemeliyiz.

Hatırlatma; propaganda yöntemi ile oluşturulan yanlış bilgi ve inançla doğru toplum oluşturulamaz. Güdülenen toplumu yönetebilirsin fakat yanlışa düşerken / düştüğünde akıl sahiplerinin desteğine ihtiyaç duyduğunda, seni uyaracak ya da yardım edecek kimseyi bulamazsın.

 

Devam edeceğiz …

Selam ve dua ile ...

YORUMLAR
  • Mustafa Öner   31-05-2016 11:23

    "Bugünkü iktidar her türlü yöntemi kullanarak toplumu, özellikle Müslümanları kendi fikriyle eşitlemeye çalışmaktadır.Bunu yapmak insanlığın koordinatlarına bomba koymak demektir.Bu duruma karşı çıkmak benim dinimin gereğidir." yazının özet cümlesi budur diyebilirim ve abartarak yeryüzünü ifsad edenlerin korosuna dahil olmak gibi çok ağır bir resmi ortaya koymaktadır bu gerçek. teşekkürler Veysel Ocak emice...

Diğer Yazıları

ANKET - ARAŞTIRMA

Türkiye 'Avrupa Birliği' ile ilişkilerini sürdürmeli mi?

Evet
Hayır
Kararsızım