Yazar : 212 Veysel Ocak - Haddim olanı değil hakkım olanı söylüyorum -1
24 Mayis 2017 Çarşamba

Haddim olanı değil hakkım olanı söylüyorum -1

Veysel Ocak

21-05-2016 18:01

Haddim olanı değil hakkım olanı söylüyorum -1

İnsanın özgür olması gereken inanç ve düşünce hayatı, resmi aklın ve muhafazakar algının dar sınırları içine hapsediliyor. Katı bir enformasyon yoluyla düşünce, kültür ve entelektüel oluşumlar determine edilerek zayıflatıyor. Muhafazakar algının dışında insana özgür alan bırakılmıyor. Muhafazakar dayatma, akıl sahipleri ile arasındaki köprüleri yıkarak düşünmeyi ve eleştirmeyi etiketlemeler yoluyla toplumsal yapıda ve hafızada mahkum ediyor.     

İktidarın her alana müdahil olması ve müdahil olduğu her alanda kronik rahatsızlıklar bırakması, evrensel değerleri; yerel ve muhafazakar içeriksizliğe ezdiriyor. Tarihin en büyük dışlayıcı gücüne sahip olan devlet, bütün toplumu gönüllü gönülsüz işbirliğine zorluyor.

Devlet ile toplum arasındaki ilişki, çoban-sürü arasındaki ilişkiye dönüşmüştür.

Hayatın, iyiliğin, insani ve vicdani olan değerlerin temsilcisi olması gereken Müslümanlar, resmi söylemin şemsiyesi altındaki milli tarih, milli kültür, hurafe ve Mesnevi'ci bir din dayatması ve uygulamasına ses çıkaramaz oldular. Devlet, düşünen tüm insanları, kendisiyle hemfikir olmaya, terörizim ve ihanet kartıyla zorluyor ve dayatıyor.

Batılı modern ölçütler Tanzimat fermanı döneminin mantığıyla topluma albenili bir biçimde sunularak, zehir, şerbet olarak tüm topluma içirilmektedir. Bu durum insanların inancından, kimliğinden koparılarak köksüz bir mankurta dönüştürülmesi anlamına geliyor ki, fıtrata tarihin en büyük müdahalesi yapılmaktadır.

İnsani hiçbir gelişme yaşanmıyor; İnsanlığın büyük bölümü açlık ve yoksulluk sınırında yaşıyor. Vergiler toplumun taşıyıcısı olan orta sınıf insanların, özellikle işçi ve memur kesiminin üzerinden alınırken, Allah'ın mülkü olması hasebiyle toplumun ortak malı olan araziler; tüccarlara müteahhitlere peşkeş çekiliyor. Kamu malı, devlet eliyle yağmalıyor. Politik süreç, küresel sermayenin, sömürgeci dünyanın isteği doğrultusunda gerçekleşiyor. Yerel uygulamalara sermaye ve mülkiyet ihtirası egemen oluyor. Halkın sorunlarıyla ilgili, halkın yararına; kalıcı ve etkili çözümler üretilmiyor. Attığımız her adım, aldığımız her hizmet, getirilen her yenilik ücret mukabilinde gerçekleştiriliyor. Sosyal problemler ve düşünsel rahatsızlıklar, istikrarın uğruna kangrenleşmesi pahasına erteleniyor.

Hukuk bir şekilde kendi zeminine oturtulamıyor. Hukuk adalet arayışının yollarını açmıyor. Toplumun geneli adaletten ümidini kesmiş durumda.

Hukuk iktidar adına denetim mekanizması haline geliyor. Hayatın tüm alanları, iktidarın kutlu düşüncesiyle denetleniyor, dönüştürülüyor ve şekillendiriliyor. Siyasal bir cemaate dönüşen iktidar; kendi gençliğini yetiştirmeyi, kendi kültürünü, kendi düşüncelerini, kabilecilik mantığıyla dayatıyor. Maskelediği faşizmini düşmanla mücadele cenahıymış gibi sunarak, meşrulaştırıyor, bu doğrultuda toplumu koşullandırıyor. Ayrımcılığa dayalı bu iktidar elitizmi, teslimiyeti ve itaati tek şart görmektedir. Hayat, iktidarda olan kutlu düşüncenin doğruları ve yanlışları göre tanımlanarak, koşulsuz teslimiyetle tüm toplum nesneleştiriliyor.

Bu şizofrenik cemaate dahil olmak, insanlığın ağır tahribata uğramasını kabullenmek, ses çıkarmamak ise anlam dünyasını kurutmak demektir.

İktidar, güdülediği topluma, siyaset konusunda artık ihtiyaç duymuyor. Propaganda yoluyla kolonileştirilen toplum, içerisinde bulundukları gayri insani dünyayı algılayamıyor. Farklılıklar, farklı düşünceler, tercihler; aklı, vicdanı donduran engizisyon yöntemiyle aforoz ediliyor. 

Bütün toplum vatandaşlık teslimiyeti ile aynileşen bir sürüye dönüştürülmek isteniyor.

İnsan, insanlığını bu koşullarda koruyamaz duruma gelmiştir. Hayatın yaşanabilirliliği; vicdanın, inancın düşüncelerin özgür kullanılmasına bağlı olduğunu en iyi biz biliyorduk. Bitip tükenmeyen yanlışlardan dolayı, bütün toplum klan'lara dönüşmüş durumda: Mezhepcilik, tarihçilik, milliyetçilik, meşrepçilik, cemaatçilik, ırkçılıktan dolayı, galiz bir nefret havasını solumak zorunda kalıyoruz.

Rabbim, bu havayı solumak beni utandırıyor. İnsanın inançları doğrultusunda siyasal bir düşünceye sahip olmasından daha doğal ne olabilir ki?

Toplum dokusunun parçalanmasından dolayı insanlar, inançları doğrultusunda Siyasal bir tavır belirleyemiyorlar. Düşüncelerimiz, feryadımız; sözleri ve uygulamaları hüküm gibi algılanan kutsal iktidar sahibinin sınırladığı ve çizdiği sınırları aşıp, halklara hatta en yakınımızdaki arkadaşlara ulaşmıyor. Bu cinnet kapanını aşamıyoruz / açamıyoruz. Dünyayı ve insanlığı sınırlayanlara evrensel ufku gösteremiyoruz.

Kendi kavramlarımızı koruyamıyor, kendi kurumlarımızı kuramıyoruz. Dolayısıyla; kötülüklerle, yolsuzluklarla, ahlaksızlıkla, kendi dilimiz ve yöntemlerimizle mücadele edemiyoruz. Demokrasi fiziksel özgürlükleri kutsadığı ve koruma altına aldığı için kötülüklere itiraz etme hakkını iptal ederek tüm kötülüklerin hayat tarzı haline gelmesini sağlamıştır. Demokrasi, sermayenin ve kapitalizmin vahası olduğu için demokratik devletlerin, refah için tüm yasalar ve koşulları oluşturmasına müsaade ederken, ahlaki ve vicdani olan bütün gelişmelere karşı düşmanlık etmektedir.

Kendi inancıyla, düşüncesiyle, değerleriyle hayatta kalma mücadelesi veremeyen dinimizin saygınlığı kalmadı. Modern bir model üzerinden İslamileştirme gerçekleştirilmeyeceğini bugün iktidarda bulunan insanlar çok iyi bilmektedir. Demokrasiyi içselleştiren tanımlar, yorumlar, değerlendirmeler düşünce ve inanç dünyamızda karşılığı olmamasına rağmen muhalefet edilemez bir gerçeklik olarak görülmektedir. Akıl sahibi herkes kabul eder ki; kullanılan tanımlar ve yorumlar, laik seküler egemen dünyanın kavram ve tanımlarıdır. Taşaron Müslümanlar vasıtasıyla kavramlarımız bu dünya tarafından tutsak alınmıştır. Kavramsal hafızamız demokratik Müslümanlar tarafından iğfale uğradığından dolayı, kavramlarımız bu dünyanın kavramlarına meydan okumayı gerçekleştiremiyor.

Demokrasi, kapitalizmin işletim sistemidir: sermaye, demokrasi sayesinde sınırları aşarak dolaşabilmektedir. Demokrasi, sermayenin, kapitalizmin koruyucu metnidir. Sermayenin yani azınlığın ve imtiyazlılığın egemenliği ancak demokrasi yoluyla gerçekleştirilebiliyor. Demokrasi dışında hiçbir sistem sermayeyi bu kadar kutsallaştıramaz.

Halkın yönetime katılma söylemi ise, bizim hep inanmak istediğimiz ve asla uyanmak istemediğimiz bir rüyadır ve yalanların en büyüğüdür. Çok iyi biliyoruz ki, bizim seçmediğimiz bize seçtirilen insanların bizi yönetmesi ya da yönetiyor gibi gözükmesi, aslında sistemin sanal olduğunu gösteren en büyük delildir. Organizasyonların adaylarını seçtirdiği, organize olanların seçimi belirlediği bir ülkede, organize olamayan tek yığın olan halkın, siyasete katılımı ve siyasete olan etkisinden bahsedilmesi Türkiye cumhuriyetindeki siyasetin, siyasetidir. Bunun dışında bir siyaset yoktur. Bu düşünsel kabızlıkla siyaset üretmek de mümkün değildir. Bugün egemenlerin yanında olanlar, dün bizim yanımızda olanlardı, bunlar; mukaddeslerini olabildiğince esneterek, değerlerini terk ettiler. Halkı unutarak; gücün, sermayenin, otoritenin yanında yer aldılar. İmtiyaz ve çıkar peşinde koşan, halkı küçümseyen, geçmiş ilişkilerinden tiksinen, içinde bulunduğu hali gelişmişlik olarak tanımlayanlar yani bizim arkadaşlarımız; içimizi yakan bir fikri savrulmaya, ahlaki zafiyete, mevsimine göre yaşamaya düşmüşler: pazarlayan ve pazarlanan, dalkavuk, çığırtkan, fanatik, zengin fakat onursuz, makam sahibi fakat kişiliksiz tiplere dönüşmüşlerdir.

Vahşi bir düşünce ve inanç soykırımına uğradık. İçimizden çıkanlar iktidarın propaganda aygıtı medyaları arkalarına alarak bize baskı uyguluyorlar, hep bir ağızdan koro halinde; halka inemediğimizi, halkla beraber olamadığımızı, halkı anlayamadınız gibi klişe cümlelerle bizi suçlayarak, maalesef propagandist bir üstünlük kurmuşlardır. Oysa onlar da çok iyi biliyorlar ki, hangi peygamber toplumun tamamıyla beraber olmuş da, toplumsal uzlaşı adını verdikleri toplumsal ahlaksızlık ve ikiyüzlülüğe biz de meyledelim. Hangi peygamber toplumun geneli ile beraber olmadı diye sulanmış ki, halka inemediniz beraber olamadınız suçlaması haklı olsun.

Ey eski arkadaşlar! Sizin bu teslimiyetinizin, çıkarınız dışında hangi mukaddes gerekçesi var da biz kabul etmiyoruz.

Anlamı biz, hakikate bağlamışız, varlığımızı borçlu olduğumuz yüce Rabbimize adanmışız. Hiçbir güç, hiçbir teklif, tehdit tüm güzelliklerin kaynağı olandan Alemlerin Rabbinden bizi uzaklaştıramaz. İnsanı küçülten, kötü ve hakir kılan her şeyden beriyiz; dün böyleydik, bugün böyleyiz, yarın da böyle olacağız. Rabbim ayaklarımıza sabit kıl, bize İzzet Şeref ve dayanma gücü ver.

Selam ve Dua ile ...

YORUMLAR
  • Mustafa Öner   31-05-2016 11:24

    emice haddini aşmak bir erdemdir bugün! e arada da haddinmizi bilelim mi ne dersin?

Diğer Yazıları

ANKET - ARAŞTIRMA