Yazar : 364 Gülay Göktürk - Türkiye’nin talihsizliği
18 Temmuz 2018 Çarşamba

Türkiye’nin talihsizliği

Gülay Göktürk

10-09-2015 09:36

Türkiye’nin talihsizliği

Tarih yaşadığımız bugünleri Türkiye’nin tehlikeli bir dar boğazdan geçiş günleri olarak yazacak. 

Bu geçişin hikâyesi birçok şekilde anlatılabilir. Ben şimdiye kadar daha ziyade iç dinamiklerin oluşturduğu, yerli aktörlerin rol aldığı bir hikâye olarak anlatmayı tercih ettim. Dış etkenleri görmediğimden değil de, etkileyip dönüştürebileceğimizi düşündüğüm alan bu alan olduğu için sanırım... 
Ama zaman geçtikçe hikâyemizin ağırlık noktası o kadar dışarı kaydı, yabancı aktörlerin rolleri o kadar ağır bastı, bazı yerli aktörler o kadar figüranlaştı ki, artık bu hikâyeyi yerli bir hikâye olarak anlamak ve anlatmak mümkün değil. 
Şu anda hep birlikte, dünyadaki müesses nizamın temsilcisi olan güç odaklarının, bu nizama itiraz eden bir ülkeye karşı yürüttüğü yıkıcı bir operasyonu izliyoruz. 
Dünyanın egemenlerinin “çok olduklarını” düşündükleri ve dişlerine göre gördükleri ülkeleri yola getirmek için kullandıkları belli araçlar vardır. 
Yakın zamana kadar Türkiye için kullandıkları en kolay-kestirme yöntem orduya darbe yaptırmaktı. Zaten geleneği icabı iktidarın kendi hakkı olduğunu düşünen bir orduda, darbe için yanıp tutuşan kliklerden kendine en yakın gördüğün birini seçip arkasında durdun mu, iş bitiyordu. 
Bu silahı kaybettiklerinden beri işleri zorlaştı. Mecburen “sivil toplumcu” oldular. Gözlerini toplumun çatlaklarına diktiler. Bir ara Gezi’den medet umdular; Gezi’yi pompalayıp şişirerek “yönetilemez ülke” tablosu yaratmaya çalıştılar, olmadı. Sonra kontrollerindeki dini bir cemaatten medet umdular. Bürokrasiyi ağ gibi sarmış bu gizli yapı üzerinden devletin en stratejik kurumlarını el geçirmeye çalıştılar. Bu da püskürtüldü. 
Sonunda dönüp dolaşıp tarih boyunca kullanıp durdukları o malum karta, Kürt kartına geldiler. Şimdi Türkiye’yi, PKK terörü ile cehenneme çevirmekle, toplumun bütün fay hatlarını harekete geçirmekle ve nihai olarak iç savaş çıkarmakla tehdit ederek boyun eğdirmeye çalışıyorlar. 
Elbette zor bir durum. 
Ama Türkiye’nin asıl talihsizliği bu değil. 
Asıl talihsizlik, böyle bir dış operasyon karşısında bir millet olarak davranamayışımızda. Tasada, kıvançta bir olamamamızda. 
Ülke, artık dış kaynaklı olduğu açıkça ortada olan terör saldırıları altında her gün bir düzine evladını toprağa verirken, halkına olup biteni doğru anlatmakla yükümlü entelektüellerin, basının, kanaat önderlerinin ve siyasi aktörlerin önemli bir bölümü, gerçekleri göz göre göre çarpıtarak, yalan söyleyerek, karartma yaparak olup bitenlerin faturasını iktidara çıkarmaya çalışıyor. 
Ne uğruna? 
Nefret ettikleri bir partiyi iktidardan devirme uğruna. 
Bu öyle bir nefret ki, artık bu ülkeyi kendi ülkeleri olarak değil, “Tayyip’in ülkesi” olarak görüyorlar; Milli orduyu “Saray’ın ordusu”, polisi de “Saray’ın polisi” olarak... 
Bu nefretin elbette maddi temelleri var. 2002’den bu yana gerçekleşen transformasyonun kaybettirdiği imtiyazlı konumlar, maddi çıkarlar var.  Ne yazık ki, on beş yıldır imtiyazsız bir hayata hâlâ alışamadılar. Benim üstün olmadığım, benim borumun ötmediği, benim damgamı basamadığım; kurallarını benim koymadığım ülke olmaz olsun, benim yönetmediğim ülke batsın diyorlar. 
Oysa değer mi? 
Bir düşünseler; bölünmüş, parçalanmış, yangın yerine dönmüş bir ülkede hangi imtiyazın kalacak; böyle bir ülkeyi yönetsen ne olacak, yönetmesen ne olacak... 
Ama bu hırs bitecek gibi görünmüyor; “yapmayın, etmeyin” demenin de hiçbir faydası yok. Kulaklar sağır, gözler kör, vicdanlar kapkara oldu. 
Tek umut büyük hakemde. 
Doğruyla yanlışı; ahlaki olanla olmayanı; haklıyla haksızı yine o ayıracak. Engin tecrübesi ve keskin sağduyusuyla Anadolu insanının bize bir kez daha çıkış yolunu göstermesini bekliyoruz.

YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Diğer Yazıları

Günün Makaleleri

ANKET - ARAŞTIRMA