Yazar : 304 Richard Falk - Ahmet Davutoğlu'nun yükselişi
26 Eylul 2017 Salı

Ahmet Davutoğlu'nun yükselişi

Richard Falk

26-08-2014 09:00

Ahmet Davutoğlu'nun yükselişi

Ahmet Davutoğlu'nun başbakanlık koltuğuna oturması, kendisinin Ankara'nın iktidar çevrelerindeki dikkate değer yükselişinin zirve noktası oldu. Kariyerini üniversite profesörü olarak akademik hayatın içinde sürdüren bir ismin hükümette görev alması zaten sıra dışı iken, akademik tavrını bir kenara bırakmaksızın böylesine önemli bir seviyeye yükselmesinin bir örneğine ne Türkiye'de ne de başka bir yerde rastlamak mümkün. Yakın geçmişten mukayese edecek bir isim aradığımda, aklıma bir tek Henry Kissinger geliyor ki o da, ABD'nin tartışmasız dünya lideri olduğu bir dönemde Amerikan dış politikasının mimarı olduğu halde, hiçbir zaman Dışişleri Bakanlığı'ndan yüksek bir makama ulaşamadı.

Siyaset hayatına 2002 yılında Başbakanlık Başmüşaviri olarak atılan Davutoğlu, dış politikanın üç önemli sahasında etkisini hemen hissettirdi. Türkiye'nin Ortadoğu ve diğer coğrafyalarda bağımsız bir oyuncu olmak için artık Washington'ın iznini beklemek durumunda olmadığını idrak ederek, Soğuk Savaş sonrası gelişen yeni bölgesel koşullara uyum sağlamanın ne denli önemli olduğunu açık şekilde ifade etti.

Bunun ötesinde, Türkiye'nin Avrupa Birliği (AB) üyeliğinin önünü açma gayreti çerçevesinde hükümetin temsilciliğini yaparak, iç siyasette arzu edilen reformlar açısından bir yol haritası teşkil eden Kopenhag Kriterleri'ni uygulamaya koydu. Bu da hükümet-ordu ilişkilerinin henüz gergin olduğu Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidarının ilk yıllarında önemli bir etki alanı yarattı. Ordu da AB üyeliği konusunda en az AKP kadar istekli olduğundan, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan yönetimi böylelikle hükümet üzerindeki sivil denetimi güçlendirmek için gerekçesini bulmuş oldu.

Geriye dönüp bakacak olursak, Türk Silahlı Kuvvetleri'nin siyasal hayattan çıkarılması, her ne kadar Avrupa'nın İslamofobik yaklaşımı nedeniyle Türkiye'yi hiçbir koşulda üyeliğe kabul etmek istemeyen Brüksel'den pek itibar görmese de, ülkenin demokratikleşmesi yönünde atılmış büyük bir adımdı. Bu noktada, Türkiye'deki laik muhalefetin, o başarısından ötürü Erdoğan'a hakkını asla teslim etmediğinin altını çizmekte fayda var. Erdoğan'ın Türk siyasetinin gelişimine yaptığı en önemli katkı bu olabilir.

Davutoğlu, hükümetteki görevine ilk geldiği andan itibaren İsrail/Filistin/Suriye meselelerinin çözülmesinin öneminin farkındaydı ve Türkiye'nin bu meselelerde proaktif bir rol üstlenmesini teşvik etti. Gazze'de 2006 yılında düzenlenen seçimlerden galip çıkan Hamas'a meşru bir siyasi aktör olarak muamele edilmesi için gösterdiği çabalar, Washington ve Tel Aviv kanadında kabul görmüş olsaydı, belki de bölgede bunca acı yaşanmayacaktı.

Türkiye, İsrail'in Gazze ablukasına meydan okuyarak, bölge halkının maruz bırakıldığı toplu ceza ve insani çileye son verilmesi için onurlu ve tutarlı bir rol oynadı. Bu rol, Batı'nın güç merkezlerinde de, çoğu Arap başkentinde de belki takdir görmemiş olabilir. Ama Türkiye ve liderlerine, bölgede ve diğer birçok yerde halkın sevgisini kazandırdı. Ayrıca Davutoğlu’nun, dış politikanın hem ilkeli olması hem de fırsatları zekice değerlendirmesi gerektiği konusundaki ısrarının da ifade bulmasını sağladı.

"Komşularla Sıfır Sorun"

Davutoğlu'nu daha meşhur edip tartışmalara yol açan asıl nokta, Türkiye'nin Arap dünyası ve ötesine uzanabilme fırsatını görmesiydi. 1990'larda bağımsızlığını yeni kazanan Orta Asya cumhuriyetlerini Türkiye'nin etki alanına sokma yönündeki başarısız girişimlerin aksine, AKP, bölge genelinde ticaret, yatırım ve kültür alışverişine etkin biçimde ağırlık verdi. Davutoğlu, 2009 yılında Dışişleri Bakanlığı görevine geldikten sonra uygulamaya koyduğu bu yaklaşıma "Komşularla Sıfır Sorun" adını verdi.

"Komşularla Sıfır Sorun" başta parlak bir diplomasi hamlesi; Türkiye'nin 'yumuşak güç jeopolitiği' dinamikleri konusundaki emellerini dayandırabileceği önemli bir girişim gibi görünüyordu. Yani askeri kabiliyete ya da diğer sert nüfuz kurma yöntemlerine başvurmaksızın yardım yapma, başkaları nezdinde cazibe yaratma yoluna gidildi. Bölgedeki değişmez otoriter siyasi gerçekler dikkate alındığında, karşılıklı faydaya dayalı yapıcı ilişkiler kurmak, uzun yıllardır Ortadoğu'daki kısır siyasi atmosferin belirleyici unsurları olan husumet, gerilim ve dışlayıcılıktan daha üstün bir yol gibi duruyordu.

Ardından 2010 sonunda Türkiye dahil herkesi şaşırtan Arap Baharı geldi. Ortadoğu, çalkantılı ancak daha fazla demokrasi ve daha adil bir yönetim umutlarının da yeşerdiği bir sürece girdi. Davutoğlu da diğer devlet adamları gibi Arap dünyasında başlayan otoriterlik karşıtı ayaklanmaları memnuniyet verici bir gelişme olarak karşıladı. Bilhassa 2011 başında, dönemin Mısır Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek'in büyük ölçüde şiddet dışı yollardan devrilmesine uzanan sıra dışı olaylar dizisinin altını çizdi. O tarihi değişim dalgasına gayet güzel uyum sağlamayı başarmış devrimci bir güç olarak Arap gençliği, Davutoğlu'nu özellikle etkileyen unsurdu.

Fakat bu iyimser hava uzun sürmedi. Libya, Suriye, Bahreyn ve Yemen'deki olaylar açıkça gösterdi ki, Mısır ve Tunus'ta memnuniyetle karşılanan o yumuşak ve hızlı geçiş, buralarda mümkün olmayacaktı. Türkiye'nin, iktidarı elden bırakmamakta kararlı otoriter elitlere karşı çıkmak ile daha önce olduğu gibi, vatandaşlarına uyguladıkları baskıları yargılamadan, komşu Arap ülkelerindeki iktidarlarla uzlaşma içinde kalmak arasında seçim yapması gerektiği açıktı. Bu açıdan en zorlu mesele ise Suriye idi. Bir zamanlar "Komşularla Sıfır Sorun" politikasının simgesi sayılan Şam rejimi, gelinen noktada işlediği zulümlerle o eski tutumu sürdürmeyi imkansız kılıyordu.

"Halklarla Sıfır Sorun"

Davutoğlu, "Komşularla Sıfır Sorun" doktrinini ustaca bir hamleyle yeniden formüle ederek, Türkiye'nin kendi vatandaşlarını topluca katleden ve yaptıklarıyla meşruiyetini kaybetmiş bir hükümetin değil, halkın yanında yer alacağını açıkladı. Davutoğlu'nun perspektifinin o tarihten itibaren "Halklarla Sıfır Sorun" şeklinde okunması daha doğru olacaktır. Libya'da Muammer Kaddafi rejimi çıkan halk ayaklanmasını bastırmak için adeta soykırıma meylettiğinde, Türkiye'nin ülkeye yönelik NATO müdahalesini desteklemesinin arkasında da yine aynı mantık vardı. Mısır'da seçimle göreve gelen Muhammed Mursi hükümetine karşı çıkan halk ayaklanması da bir başka sıkıntıydı. Türkiye, bu süreçte bölge ülkeleri arasından sıyrılarak, Katar ile birlikte Temmuz 2013'te askeri darbe ile başa geçen Abdulfettah Sisi hükümetine karşı çıktı.

Davutoğlu'nun dış politika yaklaşımı, ilkeli duruş ve pragmatizmi bir araya getirerek, bir yandan ahlaken doğru şekilde hareket edip diğer yandan Türkiye'nin milli menfaatlerini destekleyen her fırsatı değerlendirmekten geçiyordu. Buna, ülkenin sorumlu ve stratejik bir oyuncu olarak sahip olduğu uluslararası saygınlık da dahildi. Davutoğlu'nun izlediği, görünürde çılgın, bu diplomasinin örneklerini Balkanlar, Kırım, Ermenistan, Myanmar ve Latin Amerika gibi pek çok coğrafyada görmek mümkündü. Amaç, buralardaki çatışmaları çözüme kavuşturup insani amaçlar güderken, Türkiye'nin gerek yapıcı bir uluslararası aktör gerekse değerli bir ticaret ve yatırım ortağı olma iddiasını pekiştirmekti.

Söz konusu girişimlerin en etkileyici örneği; şüphesiz, krizin pençesindeki Somali'ye yapılan yardımlardı. Tüm dünya ümitsiz bir vaka olarak gördükleri Somali'yi kaderine terk etmişken, Türkiye ülkeye yardım eli uzattı. Bu cesur dayanışma jestini takip eden Afrika açılımı, Türkiye'nin kıtadaki prestiji ve fırsatlarını ciddi şekilde arttırdı. Erdoğan/Davutoğlu liderliği açısından bakıldığında, Somali girişimi; Türkiye'nin nasıl ve niçin BM Güvenlik Konseyi geçici üyeliğine seçildiği ve İstanbul'un nasıl Batı Avrupa kentlerinin yerine önemli uluslararası toplantıların favori mekanı haline geldiğini açıklıyor.

Davutoğlu'nun dış politikasının kusurları

Her ne kadar tüm hükümetler son birkaç yıldır Ortadoğu'daki beklenmedik değişikliklere uyum sağlamakta zorlanmış olsa bile, Davutoğlu dış politikasının da başarılarına rağmen kusurlu yönleri de var. Davutoğlu, çok fazla meseleyle meşgul olması gerektiğinden, kendisini aşırı zorlamış olabilir. Bedeli yüksek bir dizi yanlış hesabının sebebi belki de budur.

En ciddi hatanın ise Suriye konusunda yapıldığına şüphe yok. Lakin sorun, temel saiklerden değil, ince farkların yokluğundan ileri geliyor. Bana göre, Türkiye'nin yanlışlarını iki aşamada ele alabiliriz. İlk safhada; Türkiye-Suriye arasında yıllardır süren gerilimi çözmeye yönelik ilk girişime aşırı bir hevesle yaklaşılıp Beşşar Esed rejiminin ilişkilerin normalleşmesi için ihtiyaç duyulandan çok daha öte bir biçimde onaylanması ve buna bağlı olarak, gerçek dışı beklentilerin oluşması söz konusuydu.

İkinci aşamada; yakın zamana kadar dost sayılan Şam hükümeti reddedilmekle kalmayıp, tanımı belirsiz bir başkaldırı hareketine her türlü yardım ve konfor sağlandı. Üstelik bu yapılırken Suriye'deki iç güç dengesi hiçbir şekilde dikkate alınmadı. Esed rejimi biraz sallansa düşecekmiş gibi hareket eden Ankara, rejimin dayanma gücü ve hem içerden hem dışardan gördüğü destek karşısında sürekli şaşırıyordu. Bu, pek çok nedenden ötürü yanlış; Türkiye'yi sonu belirsiz, uzun bir iç çatışmanın içine çeken; bölgede ihtiyatlı ve sakinleştirici bir diplomatik güç olarak taşıdığı imajı da zedeleyen bir politikaydı.

Benzer bir eleştiriyi, Davutoğlu'nun Arap Baharı ve sonrasına yönelik tepkisine de getirmek mümkün. 2011'de Tunus ve Mısır'da yaşanan olaylara bir dönüşüm olarak sıcak bakmak, Davutoğlu'nun öncülüğünü yaptığı dış politika yaklaşımının ilkeli yönüyle uyuşuyordu. Ama bu gelişmeleri geri dönülmez olarak nitelendirmek ve bu gidişatın derinleşip bölgeye yayılacağını tahmin etmekte fazla erken davranıldı. Nitekim kısa süre zarfında Davutoğlu'nun bölgedeki karşı devrimci güçlerin siyasi irade ve kabiliyetini yeterince anlamadığı ve bölgenin hanedan siyasetine hakim anti-demokratik kaygıların etkisini dikkate almadığı belirginleşti.

Örneğin, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri'nin ellerindeki zenginliği ve siyasi avantajı kullanarak Mısır'da askerin yönetimi ele geçirmesi ve Müslüman Kardeşler'in kanlı bir şekilde bastırılmasında oynadığı rol, birçok ülkede siyasi dengeleri değiştirip bahsi geçen aktörlerin mezhebe dayalı saiklerinin dahi su götürmez biçimde ötesine geçti. Bu bakımdan, son dönemde Batı Şeria ve Gazze'de Hamas'ı hedef alan saldırılar meydana gelirken, İsrail ile zımni bir stratejik uzlaşmaya gidilmesi son derece şaşırtıcı.

Analiz etmesi daha zor, lakin en azından bir nebze sorgulanabilir, bir diğer konu da, Davutoğlu döneminde her ne kadar özgün bir diplomasi izlenmeye çalışılmış olsa dahi, Türkiye'nin bazı müphem Amerikan politikalarına uygun hareket ediyor görünmesiydi.

Bu bağlamda, Afganistan, Libya ve elbette Suriye'ye yönelik başarısız askeri müdahalelerdeki sınırlı işbirliğine değinmek mümkün. "Türkiye, topraklarında bir NATO füze savunma sistemi kurulmasına izin vermeli miydi?" sorusu da tartışma götürür bir mesele. Moskova'nın bunu provokatif bir hamle olarak görmesi de anlaşılır bir şey. Görünen o ki, geleceğe dair istenen, Türkiye'nin ABD ve NATO ile arasındaki güçlü işbirliğini sürdürürken daha seçici davranılması.

Sonuç olarak, Ahmet Davutoğlu, Dışişleri Bakanlığı sırasında başarılı işlere imza attı ve Kemalizm sonrası Türkiye'sinin başarısına yaptığı olağanüstü katkılara, başbakanlık görevinde yenilerini ekleyeceği de kesin. Politika belirleme konusundaki dikkatli tutumu yanında kişisel ve profesyonel yaşamındaki dürüstlüğü ve ahlak ilkelerine bağlılığı, onu siyasetçiler içinde müstesna bir yere koyuyor.

Davutoğlu'nun, bir ülkenin uluslararası alandaki etkinliği ve içerideki başarısının, yani diğer bir deyişle siyasi istikrar, ekonomik kalkınma, insan hakları ve çevrenin korunması ile herkes için adil ve faydalı olacak, kapsayıcı bir demokrasi ortamı yaratılmasının neticesi olduğunu açıkça anlayıp bugüne dek buna göre hareket etmesi, beni oldum olası etkilemiştir. Bu becerisi ve dünya görüşü sayesinde, onun liderliğinde Türkiye'yi parlak bir gelecek bekliyor.

YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Diğer Yazıları

ANKET - ARAŞTIRMA