Yazar : 308 Anna Feigenbaum - Ferguson'da korunması gereken polis mi, halk mı?
22 Temmuz 2017 Cumartesi

Ferguson'da korunması gereken polis mi, halk mı?

Anna Feigenbaum

25-08-2014 10:29

Ferguson'da korunması gereken polis mi, halk mı?

Amerika Birleşik Devletleri'nin Missouri eyaletine bağlı Ferguson kentinde Michael Brown isimli siyah bir gencin öldürülmesinin ardından çıkan protestolar durulmayınca, Vali Jay Nixon, 16 Ağustos'ta "vatandaşların güvenlik ve esenliğini sağlamak" için kente Ulusal Muhafız Birliği konuşlandırılmasını istedi. Militarize olmuş polisin protestoculara yönelik tepkisi, uluslararası alanda tartışma yaratırken, yorumcular, Vali Nixon'ın hâlihazırda ağır silahlı polis güçlerinin bulunduğu bölgeye niçin bir de Ulusal Muhafızları çağırma gereği duyduğunu sorguluyor.

Halk protestolarında nadiren göreve çağrılan Ulusal Muhafız Birliği'nin bu gibi durumlarda genelde tek yaptığı kum torbası ile siper hazırlayıp su dağıtmak olur. Fakat muhafızlar 18 Ağustos günü askeri giysileri ve tüfekleri ile Ferguson'a geldiğinde, geçmişe dair anılar da yeniden su yüzüne çıktı.

Bu sivil askerlerin Ferguson'a sadece su dağıtmak için gelmediği belliydi. Pazartesi gecesi tanık olduğumuz aşırı güç görüntülerinin de gösterdiği üzere, Ulusal Muhafızlar, halkı değil, polisi korumak için bölgeye çağrılmıştı. Ortalığı kaplayan biber gazı bulutları yüzünden göz gözü görmezken, silahlı muhafızlar da zaten militarize olmuş polis gücüne askeri destek sağlıyordu.

Pek çok kimse için bu müdahale toplumun yaralarına tuz basmaktan farksız. Üstelik Ulusal Muhafızların, Kent State Üniversitesi ve Los Angeles protestoları gibi geçmiş müdahalelerini mercek altına aldığımızda, bulundukları bölgelerde genellikle polis şiddetini meşrulaştırmaya hizmet ettiklerini görüyoruz.

Güç kullanımının meşrulaştırılması

Basında çıkan haberlerde, silahlı Ulusal Muhafız Birliklerinin polisi savunmak ve mal güvenliğini sağlamak için devreye girdiği geçmiş örnekler konu edildi.

Ancak bu haberlerin bazılarında bir şey dikkati çekiyordu. 2005 yılında New Orleans'ı vuran Katrina Kasırgası'nın ardından Louisiana Valisi Kathleen Blanco'nun, sanki olacakları önceden biliyormuş gibi, bölgeye giden Ulusal Muhafızlar ile ilgili "M16'ları var; ateşe hazır durumdalar. Bu askerler kimi vurup öldüreceklerini biliyor ve bunu da yapacaklarını tahmin ediyorum" şeklinde sözlerine hiçbiri yer vermemişti.

Militarize gücün bu şekilde meşrulaştırılması, kasırga mağdurlarını ateş hattına oturtmuş oldu. Katrina Kasırgası'ndan sonra yaşanan cinayetler dizisini açığa çıkardığı makalesinde, kültür eleştirmeni Rebeca Solnit, Blanco'nun talimatının, askerlere adeta öldürme yetkisi verdiğini öne sürdü: "Kendilerini kanun uygulayıcı yerine koyan beyazlar, siyahları öldürürken, polis de silahsız siyah vatandaşları vurup öldürdü." Araştırmacı gazeteci James Ridgeway'in Mother Jones dergisi için yazdığı makalede de belirttiği gibi, "Yıkıma uğramış bu kentte yaşananlar, savaştan farksızdı. Kurbanların tek suçu ise yoksul olmaları idi. Siyah oldukları için devlet düşmanı gibi muamele gördüler."

Los Angeles'taki ayaklanmaların ardından Ulusal Muhafızların bölgeye sevk edilmesi de yine benzer bir militarize polis müdahalesi ile sonuçlandı; zaten ayaklanmalara yol açan da bizzat polisin bu tutumu olmuştu. Wisconsin-Madison Üniversitesi'nde sosyoloji profesörü olarak görev yapan Pamela Oliver'ın derlediği istatistiki verilere göre, ayaklanmalar sırasında öldürülen 53 kişiden 41'i siyah ve Latin Amerika kökenliydi. Bunların 11'i doğrudan polis ya da Ulusal Muhafızlar tarafından öldürülmüştü. Yurttaşlık hakları konusunda uzman olan Avukat Connie Rice'ın BBC'ye verdiği demeçte de söylediği gibi, 1991 yılında aşırı hız yüzünden durdurulan Rodney King isimli siyah gencin Los Angeles polisi tarafından darp edilmesi kameralara yansıyınca, "siyahların şikâyetleri ilk kez inkâr edilip sümen altı edilememiş oldu".

Ancak Los Angeles Emniyeti'nde reform yapılacağı yönündeki sözlerin üzerinden geçen yirmi yıla rağmen pek bir şey değişmemiş gibi görünüyor. İddialara göre, daha geçen hafta Ezell Ford isimli silahsız bir siyah genç polis tarafından öldürüldü. Los Angeles Times'a konuşan Ford'un teyzesi, Ferguson'da yaşayanlarla benzer bir talebi dile getirerek, "Tek istediğimiz adalet. Sadece yeğenim için değil, polis kurşunuyla vurulan herkes için" dedi.

Ulusal Muhafızların Kent State Üniversitesi öğrencilerine uyguladığı şiddet, belki de tarihin en derin iz bırakan örneklerinden biri. 4 Mayıs 1970 günü 113 Ulusal Muhafız, ABD'nin Kamboçya'ya saldırmasını protesto eden iki bin öğrenciye önce biber gazıyla, ardından 61 el ateş ederek müdahale etti. Olayda dört beyaz genç hayatını kaybederken, dokuz öğrenci de yaralandı. Ferguson'daki başkaldırıyı körükleyen ırksal adaletsizlikle Kent State protestolarını tetikleyen savaş karşıtı muhalefet aynı kefede olmasa da, bu iki olayın ortak bir noktası var: Her ikisinde de sokağa çıkma ve protesto yasakları vasıtasıyla direnişi yasadışı kılmaya çalışan militarize bir polis gücüne meydan okuyan bir halk söz konusu.

Ferguson'da da, Kent State olaylarında olduğu gibi bir suçlama çemberi görüyoruz. Polis ve devlet medyası, aşırı kuvvet kullanımına gerekçe bulmak için adeta çırpınıyor. Ferguson'da dükkânların yağmalandığı yönündeki yalan haberler aşırı güç kullanımına gerekçe olurken, Kent State Üniversitesi öğrencilerinin vurulması olayında ilk önce "asker kılığına girmiş komünistlere" suç atılmıştı. Ayrıca gazeteler, Ulusal Muhafız Birliği'ne mensup bir askerin öldüğü yönünde yalan haber yapmıştı.

Ferguson'daki gibi, Kent State'te de Ulusal Muhafızların çağrılma amacı, vali ve polisin olayları aktarış şekline meşruiyet kazandırmaktı. Tarafsız bir unsur olarak sunulan Ulusal Muhafızların gelişi, daha ziyade polisin yaptıklarını doğrulamak ve dünyaya kaos veya askeri düzenden başka seçenek olmadığını göstermek için kullanıldı. Bu açıdan bakılırsa, Ulusal Muhafız Birliği'nin olayların yaşandığı bölgelere konuşlandırılması, bir güç gösterisi olduğu kadar, bir halkla ilişkiler hamlesi de.

Medyaya sıkı denetim

Geçmişteki tecrübelerin de gösterdiği üzere, bu yaklaşıma çoğu zaman gazetecilere yönelik baskılar da eşlik ediyor. Ferguson'da Al Jazeera America muhabirine biber gazı sıkılması ve Getty fotoğrafçısı Scott Olson'ın gözaltına alınması buna örnek teşkil ediyor.

Bu noktada, geçmişten bir başka örneği daha hatırlamakta fayda var. 1968 yılında Chicago Demokratik Ulusal Kongresi'nin yapıldığı binanın önündeki protestolarda polise destek için 600 Ulusal Muhafız görevlendirilmişti. Muhafızların da katılımıyla polis, bölgede mal güvenliğini sağlamak ve protestocuların ilerlemesini engellemek için adeta etten bir duvar ördü. Sonraları "polis isyanı" olarak anılacak olaylarda, protestoculara şiddetli müdahale başlamadan hemen öncesinde eylemciler "Tüm dünya izliyor" diye slogan atıyordu. Polis memurları gazetecileri copla kovalarken televizyon kameraları da kayıttaydı. NBC'den Chet Huntley bununla ilgili olarak şöyle demişti:

"Chicago polisi, habercileri yaralamakla, olayları çekmelerini ve bilgi almalarını engellemekle zahmete giriyor."

Ulusal Muhafızlar, polise destek için göreve çağrıldığında, bunun, durumu daha da militarize etmenin ötesinde, suçun kusurlu olan polis kuvvetlerinin üzerinde kalmasını da engellediğini unutmamak gerek. Halkın esenliğini sağlama kisvesi altında ve ayaklanmaların kontrol altına alınması meselesi ön plana çıkarılarak, olayları tetikleyen asıl haksızlıklar maskelenmek isteniyor. Sanki korunmaya ihtiyacı olan halk değil de polismiş gibi gösteriliyor.

İşte tüm bunlar, polis memurlarının, sivillerin canından daha değerli görüldüğü, vatandaşın protesto hakkıyla adeta alay eden bir sistemin devamlılığını sağlıyor. Ulusal Muhafızların Ferguson'a gelişi, Michael Brown'ın ölümünü ya da ABD tarihinde bolca örneği bulunan polis eliyle işlenmiş ırkçı cinayetlerin üstünü örtmemeli. 1932 yılında düzenlenen protestolarda adalet arayan bir savaş gazisinin kendisini gözaltına almaya gelen bir muhafıza dediği gibi:

"Bu iş burada kalmayacak. Tüm ülke bunu öğrenecek."

YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Diğer Yazıları

ANKET - ARAŞTIRMA