Yazar : 305 Nebil Bukeyri - ABD-İran yakınlaşmasının derinliği
23 Nisan 2017 Pazar

ABD-İran yakınlaşmasının derinliği

Nebil Bukeyri

18-08-2014 09:48

ABD-İran yakınlaşmasının derinliği

ABD ile İran yakınlaşması, İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani ile ABD Başkanı Barack Obama arasında Ruhani’nin BM Genel Kurulu zirvesi çalışmalarına katılmak için New York’u ziyareti ve etkileyici bir konuşma yapması bağlamında tesadüfen gerçekleşen 15 dakikalık bir telefon görüşmesinden ibaret değil.

Mısır’ın seçilmiş cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’ye yönelik askeri darbeden başlayarak, Obama’nın Esed rejiminin muhaliflere karşı kimyasal silah kullanmasına tepkisi ve askeri operasyon ihtimalinden geri adım atmasına kadar geçen üç ayın tüm göstergeleri, bölgeyi Arap Baharı devrimleri sonrasına hazırlama çalışmaları olduğuna işaret ediyor. Amaç ise, Batı’nın Arap Baharı arifesinde tehlikeye giren stratejik çıkarlarına uygun şekilde devrimlerin yeniden formüle edilmesi.

Arap Baharı sonrası

İslamcı (İhvan) güçlerin Arap Baharı devrimlerinin yaşandığı ülkelerdeki geniş nüfuzu ve siyaset sahnesine oturmaları, Batı’nın uzun süredir korktuğu en belirgin değişim sayılmaktadır. Batı bugün bu değişimi, bizzat kendisinin yıllardır sahte bir demokrasiyle ürettiği, alkış tuttuğu ve taşıdıkları tüm deformasyon ve şekilciliği kolladığı baskıcı, entrikacı ve despot rejimlerle sağlam ittifaklar kurarak geciktirmeye çalışıyor.

Bazı araştırma merkezleri, Batılı araştırmalar, Gilles Kepel ve Francis Fukayama gibi siyaset bilimciler, bu sahte ve deforme olmuş demokrasiyi eleştirmek yerine, şekilci yapısını derinleştirmek için kasıtlı olarak İslam ve demokrasinin bir araya gelmeyeceğini belirten gülünç bir diyalektik oluşturdular. Mantıksız bir karşılaştırma içinde İslam’ı siyasi bir icra mekanizması olarak demokrasinin önüne koydular. Bunun dışında ‘Siyasal İslam’ denen İslami güçleri demokratik olmayan ve olamayacak güçler olarak tasvir ettiler.

Batı’nın hesaplarındaki hiçbir şey, İslam dünyası ve İslamcılarla temsil edilen gerçek demokratik güçlere yönelik bu kelime oyunlarını bize açıklamıyor. Batı sadece, uygar güçler olan İslamcıların kendi ülkelerinde demokratik yolla iktidara gelirlerse, uluslararası siyasi sistemin denklemlerinin Batı medeniyetinin lehine olmayacak şekilde değişeceğini öngörüyor.

İslamcılara ve hatta Batı’nın kurtulmanın kaçınılmaz olduğunu düşündüğü Arap dünyasındaki demokrasiye yönelik Batı önyargısının tek açıklaması bu.

Bu yüzden Mısır’da demokratik yolla seçilmiş bir cumhurbaşkanına yönelik askeri darbe kararı, bir Mısır kararından çok uluslararası güçlerin kararıydı. Batı, Arap bölgesinde etkili İran ve Rusya gibi bazı bölgesel ve uluslararası güçlerle koordinasyon içinde bölgenin yıkıcı bir şiddetle patlamamasını garanti etmeseydi bu karar alınmazdı. İran, Rusya ve Batı, İslamcıların yönetimleriyle ilgili ortak bir kaygıyı ortaya koydular.

Dolayısıyla Rusya El Yevm, El Meyadin ve El Alem televizyonları gibi bu iki devlete çalışan medyanın Mısır ve bölgedeki İslamcılara yönelik taraflı ve kışkırtıcı yayınlarındaki tutumu hiç de sürpriz olmadı.

Bölgenin yeniden düzenlenmesi

Mısır’daki askeri darbe, "Suriye devrimine" yönelik şüpheli Batı tutumu ve kimyasal silah kullandığını kesinleşmesi halinde (ki kesinleşti) Esed rejimini vurma yönündeki Amerikan tehdidinin ciddiyetsizliği Arap bölgesinde bazı hazırlıklar olduğunun göstergeleri. Bu doğrultuda Arap Baharı öncesi rejimlerin yeniden kopyalanması girişimleriyle bölgenin tekrar düzenlenmesi amaçlanıyor.

Bütün bunlar, Arap Baharı devrimleri akabinde demokratik yolla seçilmiş güçlerce bölgedeki şartlar düzeltilmek üzereyken, uluslararası güçlerin meşru olmayan çıkarlarıyla uyuşacak şekilde yapıldı. Buna ek olarak İslamcıların kendi siyasi ve kültürel programları doğrultusunda bölgenin yeniden oluşturulması aşamasında yeşeren demokrasileri vurmak için işbirliği yapıldı.

Yakın ve modern Arap tarihi boyunca Araplar, rejimlerinin marjinalliğinin, siyasi yokluk ve iç çekişmelerinin doğal sonucu olarak Sykes-Picot’dan, Ruhani-Obama’ya kadar bölge ve jeopolitik dünyadaki tüm düzenlemelerde kaybeden tek taraf oldu.

Bu zayıflık maddi, tarihi ve uygarlık potansiyelinin zayıflığının sonucu değil. Zira tüm bu potansiyel Arapların çıkarına ve bu rejimlerin önündeki tek engel, uluslararası çekişme sahasında birer piyona ve büyük mucitlerinin geçişlerini çok iyi yaptığı satranç tahtasının taşlarına dönüşümleri.

Bugün Arapların içinde bulunduğu mevcut şartlar bölgesel ölçekte şöyle açıklanabilir: Bağımsızlıktan yarım asır sonra biz Araplar, bölgedeki diğer ortaklarımız Fars, Türk ve hatta 1948'de kurdukları devletleriyle siyasi açıdan bölgede yeni olan Yahudiler gibi kendi devletlerimizin tüzel kişiliğini tesis edemedik.

Dolayısıyla etrafımızda işleyen jeopolitiğin dinamizmine şaşırmamamız gerekiyor. Son tahlilde kendilerini dünyaya devlet olarak sunmaya çalışırken birbirini kesen Arap kabileleri gibi davranmamıza dehşetle bakmak gayet normaldir. Bu ülkeler tarihi bir kazadır ve Batı sömürgeci güçlerin tarihi gafletinin çıkardığı yapılardır.

Önünüzdeki tablonun gerçekleri, bu ülkelerin veya Abdullah Nefisi’nin tabiriyle 'coğrafyanın şarapnel parçalarının' hâlâ bu devletlerin kuruluş amaçlarının işlevsellikleri olması yönündeki kanaatinizi güçlendirecektir. Bu yüzden Amerikalılar bazı Körfez ülkelerindeki müttefiklerini bırakmakta bir sıkıntı görmediler ve görmeyeceklerdir. Aslında bu ülkelerdeki müttefikler, müttefik değil, teba olarak değerlendirilmelidir. Zira ittifak öncelikle denk olmayı gerektirir ve böyle bir durum geçerli değildir.

Bütün bunlara karşın İran gibi bir devletle tartışma alanı açılıyor. Bu da Batı’nın, İran’ı köklü bir devletin kültürüne sahip ve kendisiyle denklikte yarışan eksen bir ülke olarak saydığını gösteriyor.

En belirgin aktör İran 

Son İran-Amerikan yakınlaşmasının göstergeleri, sadece hafızası olmayanlar veya zayıf olanlarca sürpriz ve tesadüf olarak görülebilir.

Son on yıl boyunca göstergeler birbirini izledi. İran’ın zımni rızası ve olumlu karşılaması olmasaydı Bağdat’ın Nisan 2003’te Amerikan tanklarının zincirleri altında düşüşü gerçekleşmezdi. İran eski Cumhurbaşkanı Yardımcısı Muhammed Ali Abtahi de o vakitler ABD-İran işbirliğine işaret ederek "İran olmasaydı Kabil ve Bağdat düşmezdi" demişti.

Tüm bunlardan önce İran gibi bir ülkeye, kimi düşünme tembellerinin aktardığı gibi mezhepçi bir din devleti olarak bakmamak gerekir. Zira İran tarihsel şanını geri kazanmaya çalışan pragmatist Fars milliyetçisi bir devlettir. Geçmiş dönemlerde Farsların dünya siyasi arenasında bir konumu vardı ve bugün milletlerin geleceğinde bir yerinin olması gerekiyor.

İran, elindeki bütün kutsallıkları çiğnese de, kendisini izolasyondan çıkarma yolunda izlediği yöneliş bize bu eğilimi açıklıyor. Aynı durum Fatıma Samadi’ye göre İmam Humeyni’nin söylemlerinin ve genel olarak Batı’ya yönelik tutumlarının tekrar yorumlanması ve açıklanması konusu için de geçerli. İmam Humeyni 1979 yılında Amerikan elçiliğinin basılmasını desteklemiyordu ve ABD ile genel ve ayrıntılı ilişkilerin tesisine karşı değildi.

Tüm bunlardan dolayı İran siyasi söylemindeki değişim dozunun hızla artışı açıkça görüldü. Hatta öyle ki, bu dönüşümlerle birlikte dini rehber Ali Hamaney 'direnen ekonomi' söyleminden cesur diplomasi söylemine geçti.

Bunun dışında İran Dışişleri Bakanı Muhammed Cevad Zarif Twitter mesajlarında İran’ın 'holokostu' inkar etmediğini yazdı; önceki cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad’ın holokosta yönelik tutumunu işaret ederek, inkar eden kişinin iktidarda olmadığını belirtti. Dahası Cumhurbaşkanı Ruhani, New York’a beraberinde İran Meclisi’nin Yahudi milletvekili Siyamak Moreh Sıdk’ı da götürdü.

Tüm bunlara rağmen İran’ın bugün diplomasi düzlemindeki kazanımları, Arap bölgesindeki büyük başarılarının ve nüfuzunun doğal sonucudur. İran bu başarıları ve nüfuzunu büyüklerle oyundaki misyonunu kolaylaştıran 'Şii azınlıklar' kartını bir köprü olarak kullanarak elde etmiştir.

Bağdat’ta 2007 sonundaki İran-Amerikan buluşmasını hepimiz gördük ve yaşadık. Bu tarihi buluşma Irak petrolünün ABD’ye akışının sürmesi karşılığında İran vesayeti altına konulması suretiyle Irak devletinin geleceğini çizdi.

İran bugün Suriye, Lübnan, Yemen ve tüm Körfez ülkelerine uzandı, darbeden sonra Mısır’da bir varlık gösterdi. Batı’nın ve Amerikalıların, İran’ın bölgedeki atılımları sebebiyle tehdit altına giren çıkarlarının güvenliğini ve selametini tartışmak üzere Tahran’ın kapılarını çalması doğaldır. Uzlaşmaları halinde İran atılımları Batı’nın bu çıkarlarını koruma gücüne sahiptir.

Körfez ülkelerinin tutumu

Körfez ve Suudi Arabistan karar organlarına yakın gazetecilerin Ruhani-Obama arasındaki telefon görüşmesini, Amerikan hükümetinin emellerini frenleyeceği düşüncesiyle Orta Doğu’yu sarsan konuşma olarak nitelemesi, bir tür medya uyuklamasından başka bir şey değildir. Bu gazetecilerin hâlâ sahnenin yüzeyselleşmesine ve sıkıcı komik bir tiyatroya dönüşmesine katkıda bulunan Körfez düşünce merkezlerinde olması ise bir kayıp.

Bu gazeteciler Amerikan-İran yakınlaşmasının Körfez ülkelerinin ve halklarının aleyhine olmaması gerektiği yönündeki tekrarlanan konuşmalarıyla sınırı aştılar. Bu temenni Körfez ülkeleri ve aydınları için meşru bir hayal, ancak kesinlikle şu an yaşandığı gibi pratik gerçekler seviyesinde değerlendirilemez.

Körfez ülkeleri Batı’ya en ucuz fiyatlarla akan petrolün temel kaynağını oluşturuyor. Aynı petrolü Irak ve İran’ın rezervlerinden telafi etmek mümkün. Üstelik bu iki ülkenin petrolünün Körfez petrolünün aksine nakliyesi ve ihracatı daha güvenli. Körfez petrolünün nakliyesi ve ihracatı ABD ve Batılı deniz güçlerinin üstlendiği ağır askeri ve güvenlik maliyeti gerektiriyor.

Bunun dışında bazı Körfez ehli ulusal güvenliklerini daimi ve sabit çıkarlar ilkesine değil de, değişen çıkarlar ilkesine bağlama trajedisine düştüler. Bir devletin sabit ve daimi çıkar ilkesinin başında ise kurulu rejimin meşruiyeti ve kendi halkı vardır: Yani mevcut görünümde petrol faturaları ve çekleri karşılığında yabancı korucunun meşruiyetine dayanmak değil. Bu ülkelerin halihazırdaki Arap şartlarının en büyük, en etkin ve nüfuzlu hareketi olan İhvan’a yönelik düşmanlıklardan hiç bahsetmiyorum bile.

Olmayan alternatifler

Arap devrimlerinin geçen iki yılı boyunca bazı Körfez ülkelerindeki para ve medya, bu süreci deforme etmek ve karıştırmak amacıyla bir kuşku ortamı oluşturmaya adeta kendini adadı. Edward Said’e göre amaçlanan şey, Arap Baharı’nın yayılmasını ve petrol ile kaosa doymuş bu krallıklara taşınmasını engellemenin öncü bir adımıydı.

Bazı Körfez rejimlerinin zihninde bir devletin nasıl işlemesi gerektiğine dair eksiksiz bir vizyon ve doğru bir tasavvurun olmayışı, bu toplumların bugün olduğu gibi imkanlarının yanlış yerlere yönlendirilmesine yol açtı. Tüm bu imkanlar sadece başta İran olmak üzere bölgeye egemen güçlerin ve Batı’nın istifade edeceği bir kaos ortamı yaratmak amacıyla yanlış bir savaşa transfer edildi.

Bu yüzden Batı’nın, Körfez rejimlerinin alt edilmesi gereken stratejik bir düşman olarak İhvan korkuluğu yaratmak suretiyle Sünni safları bölmek istemesi ve bu amaçla bu rejimlerden bazılarını İslamcıların düşmanı olarak ataması kolaylaştı. Bu yapılırken mantıksız ve politika üretmenin dışında böyle bir eylemin sonuçları ve bölge üzerindeki etkileri dikkate alınmıyor. İhvan bölgenin siyasi, kültürel ve sosyal en önemli ayağını temsil etmektedir. Bu ayaklar yıllar boyunca tüm bölgenin siyasi denklemin dengesinin korunmasına katkıda bulunmuştur.

Batı, İslamcılarla temsil edilen asıl düşmanlarından kurtulmak için Arap demokrasisinden vazgeçti. Bu aşamadan sonra gayrimeşru çıkarlarının önünde İran dışında kendisini endişelenecek başka bir tehdit kalmıyor. İran’ın bu durumda bölgede ifade ettiği güç yansıması, Batı’nın çıkarlarını ve gelecekte kendisini tehdit etmemesini garanti edecek bir anlaşmayı zorunlu kılıyor.

ABD-İran yakınlaşmasının yarattığı bu karışık tablo karşısında Körfez’in önünde, iyi düşünülmesi gereken tek bir seçenek var: Bu rejimler (İhvan hareketini vurma ve komplo kurma) hatasını, bölgenin bu en büyük, iç ve dış siyasi denkleminin istikrarının gerçek garantörü olan hareketle yeni bir ittifak oluşturarak düzeltmezse siyasi aptallıklarının faturasını çok ağır ödeyeceklerdir. Bu faturanın en hafifi de zorunlu İran himayesi altına girmek olacaktır.

YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Diğer Yazıları

ANKET - ARAŞTIRMA

Başkanlık sistemi hakkında ne düşünüyorsunuz?

Destekliyorum
Desteklemiyorum
Kararsızım