Yazar : 231 Asghar Ali Engineer - 'Tek Bir ümmet' Neden Sadece Duygusal Bir Slogan Olarak Kalıyor?
26 Mayis 2017 Cuma

'Tek Bir ümmet' Neden Sadece Duygusal Bir Slogan Olarak Kalıyor?

Asghar Ali Engineer

13-01-2014 01:45

'Tek Bir ümmet' Neden Sadece Duygusal Bir Slogan Olarak Kalıyor?

On dört asır boyunca sürekli tek bir Allah, tek bir Peygamber, tek bir Kur’an sloganını ve Müslümanların hep birlikte tek bir ümmet oluşturmalarının gerektiği inancını duyduk. Diğer bir yandan çok ilginçtir ki, ulemalarımız Peygamberimizin “ümmetim 72 fırkaya bölünecektir ve bunlar arasından sadece bir tanesi kurtuluşa erecektir” hadisini anlatagelmişlerdir. İşte böyle kendi kendimizle çelişmekteyiz. Bir yandan birlik arzuluyoruz diğer yandan ümmeti birbiriyle çatışan 72 fırkaya bölüyoruz.

Hicri 2. yüzyılın sonuna doğru Abdulkadir El-Bağdadi “El Fark Beyn el-Firak (Mezhepler Arasındaki Farklılıklar)[1] adlı bir kitap yazmış ve o zamana kadar Müslümanlar arasında mevcut olan 100’den fazla mezhebi bu kitapta anlatmıştır. Aslında, duygusal sloganların asla birlik getirmeyeceği ve ne kadar böyle sloganlar atarsak o kadar ayrılığa düşeceğimizi anlamamız gerekir. Müslümanlar arasındaki siyasi, sosyal, ekonomik ve kültürel ihtilaflar Peygamber’in vefatı üzerinden çok zaman geçmeden başlamıştır.

Mezheplerin şekillenmesi ve farklılıkların teolojik bir temel kazanabilmesi zaman almış olsa da fetihler, sanılanın aksine anlaşmazlıkları keskinleştirerek çok daha fazla güç, zenginlik ve yabancı etki oluşturdu ve durumu daha da karışık hale getirdi. Bu farklılıkları anlamak ve analiz etmek için, teolojinin ötesine gitmeli ve çok daha derin sebepleri anlamaya çalışmalıyız.

Öncelikle şunu anlamalıyız ki, İslam mesajı o dönemin Arap toplumunda bizim anladığımızdan çok daha köklü değişimler meydana getirdi. İslam mesajı, dini, ahlaki, sosyal ve siyasi temelleri değiştirdi ve Arap toplumu o andan itibaren hiçbir zaman eskisi gibi olmadı. Lakin değişim o kadar hızlı oldu ki, Araplar bunu çok az özümseyebildiler. Daha da trajik olanı şuydu ki, bütün Müslümanlar tarafından saygıyla dinlenen yüce önder Muhammed (s.a.v) artık yoktu.

Çeşitli sebeplerden dolayı (Asr-ı Saadet sonrasında) Müslümanlar, hızla büyümekte olan İslam toplumunu daha da yüceltmek, onu her tarafa ulaştırmak, hali hazırda gerçekleşmiş olan İslam inkılabını sağlamlaştırmak adına içe dönük siyaset gütmektense dışa dönük yayılmacı bir siyaset güttüler. Kur’an’ın en temel mesajı ahlaktır ve topluma adaleti, eşitliği getirmeyi hedeflemektedir. Kur’an sık sık, imanla beraber salih amelin öneminden bahseder.

İkinci olarak, Kur’an vicdan özgürlüğü ve insan onuru üzerine gereken vurguyu yaparak yeni, adil ve eşitlikçi bir toplum vizyonu ortaya koymuştur. Aynı zamanda Kur’an, hem ümmetin hem de bireyin o zamana kadar Arap toplumunda adı duyulmamış olan vicdan özgürlüğü ile saygınlık kazandığı yeni bir orta yol meydana getirmiştir. Araplar, kendi kabilesel kültürlerine derin bir şekilde dalmış ve son derece geleneğe bağlı bir toplumdu.

İslam, kabilesel yerine evrensel ve derin bir şekilde insancıl olan yeni bir kültür getirmeye çalışmıştır. Fakat insanın kendini, İslam öncesi geleneklerden yani Müslümanların cahiliye adını verdikleri o kültürden kurtarması pek kolay değildi. Onun etkisi/kalıntıları o kadar derindi ki, sadece İslam’ın kabul edilmesi, mutlak manada bir sosyal değişime ihtiyaç duyan derin bir değişim meydana getiremiyordu.

Kur’an, Arap diline hem ahlaki hem de edebi yeni bir söylem getirmiştir. Büyük Arap şairleri ve diğerleri bu dil karşısında hayrete düşmüşler, bir benzerini getirememişlerdir. Fakat bu söylem, sadece yaratıcı güzellikle dolu değil aynı zamanda ahlaken de yüksekti. Çünkü Kur’an’ın amacı, yeni bir toplum ve yeni bir insan oluşturmaktı. İkbal bunu şöyle ifade eder: “Eğer müminseniz yeni bir dünya oluşturun ve eski dünyada artık yaşamayın.”

İnanç sahibi bu “yeni insan”, sadece Kur’an’ın tevhid, insan onuru, vicdan özgürlüğü, farklılık, hakikat, merhamet, eşitlik, adalet ve cesaret gibi değerlerini kabul etmekle kalmamış; birkaç sahabe hariç, bu yeni kültürü geliştirmek ve bu yeni İslami hayat görüşünü sürdürmek için kendini bu işe adamıştır.

Daha da kötüsü, çoğunlukla doğası gereği feodal ve otoriter olan yeni yabancı değerler bütün sürece zarar verirken, fetihlerin bu sürece zararı daha büyük oluyordu. Artık Müslümanlar arasında hedeflenen şey, Kur’an’ın ahlak anlayışını yerine getirmekten çok, devlette daha fazla güç paylaşımı ve yeni elde edilmiş zenginlik üzerineydi. Vizyoner/öngörülü toplum olarak tarih sahnesine çıkış süreci ciddi engellerle/gerilemelerle karşılaştı. İslam toplumu; dünyalık meşgalelere dalıp gidenlerle, iktidar için mücadele edip duranlarla, sadece ruhani meselelere kafa yoranlarla ve kendilerini münzevi haline getirenlerle dolup taşmıştı.

Doğası gereği hayli baskıcı ve otoriter olan, İslami değer ve bakış açısından daha çok Roma modelini benimseyen Emevi İmparatorluğu iktidara geldi. Emeviler derin bir şekilde İslam öncesi cahiliye dönemi kültürüne daldı ve o dönemin şiirine eğilim göstererek İslam öncesi şiiri diriltmeye çabaladı. Emevi döneminde yazılan Kitabu’l Ağani (Şarkılar Kitabı)[2]cahiliye döneminin şiiri temel alınarak yazıldı ve çok popüler bir kitap haline geldi.

Bu cahiliye kültürünün temel değerleri, yüksek ahlaki değerlerden yoksun, tamamen dünyevi hazlardan ibaretti. Biri çıkıp “Ne var ki bunda, sonuçta Arapların zengin bir kültür mirası var. Bunun ihyası her şeye rağmen meşru bir harekettir.” diyebilir. Bu iddianın elbette bir geçerlilik payı var. Her şeye rağmen güçlü bir Arap imparatorluğu tarih sahnesindeydi ve gurur duydukları kendi milli mirasının ve kabilesel köklerinin izinden gitmek istiyorlardı.

Fakat konumuz İslam toplumu olduğundan, olaya farklı bir açıdan bakmak zorundayız. Bu ihya girişimlerinde trajik olan, İslam öncesi kültürün yeniden diriltilmesiydi. Bundaki amaç ise İslam toplumunun inşa etmeye çalıştığı toplumu dikkate almadan yaşam, zevk ve iktidar peşinde koşma eğilimiydi. İkinci olarak ve daha yıkıcı olan şey, artık bu İslam öncesi dil ve söylemin moda haline gelmiş olmasıydı ve hatta Kur’ani lafızlar ve anlamlarının İslam öncesi şiirlerde nasıl kullanıldıkları anlaşılmaya çalışıldı.

Aslında Kur’an, kendi anlam dünyası içerisinde bir hayli zengin, yeni bir dil oluşturdu. Kur’an’ın söylemi, yeni bir toplum kurma yolunda yeni değerleri insanlara ulaştırmak için devrimci ve ahlaki özelliklerle doluydu. Ne yazık ki günümüzde İslam öncesi şiir, Kur’an’ı anlamanın temeli olmuş durumda. Bence İslam öncesi şiirin, Kur’an’ın manasını anlamada temel oluşturmuş olması büyük bir felakettir. Bunun böyle olması kısmen belki de kaçınılmazdı, fakat farkında olunmadan meydana getirdiği sonuçlar, Kur’an’ın hedeflediği anlayışa ciddi zararlar verdi.

Üçüncü husus, İslam devriminin ahlaki temelleri zayıflamaya başladığında alimler arasında şiddetli bir şekilde yayılmaya başlayan dini tartışmaların içeriğiydi. İnsanoğlunun, kaderini belirlemede serbest mi olduğu yoksa insanın alnına doğarken mi yazıldığı gibi teolojik tartışmalar zirve noktasına ulaştı. Bunda kuşkusuz yönetici zümrenin büyük çıkarları vardı. Eğer insanoğlunun kaderi doğmadan yazılmışsa, bu durumda Emevi rejimi de ilahi olarak takdir edilmiş olacak ve onun baskıcı ve sömürgeci temeli de otomatikman sorgulanamaz hale gelecekti; diğer bir deyişle her şeye rağmen bu, Allah’ın takdiri olacaktı.

İfade ettiğimiz gibi, Kur’an vicdan özgürlüğüne vurgu yapar. Hatta Adem’in önünde secde etmeyen şeytana bile seçme özgürlüğü verilmiştir. Artık insanoğlu, ilahi irade karşısında nasıl hareket edeceği alnına daha doğmadan yazılmış bir oyuncak gibi görülmeye başlandı. Alimler siyasi eğilimlerine göre kutuplara ayrılmış durumdaydılar. Emevi iktidarına meydan okumak istemeyenler, bu siyasi formüle sığındılar ve siyasi faaliyetlerden kaçındılar ve hatta yönetici zümrenin parçası olarak menfaat elde etme peşine düştüler.

Tabii ki gerçeği haykıran, cesur, iktidarın bir parçası olmayı reddedecek düzeyde ahlaklı ve kendilerini İslami değerleri ve İslami bakış açısını yaymaya adamış alimler de vardı. Ne yazık ki bu türden alimler yok denecek kadar azdı.

Dördüncü olarak ise, Abbasiler, Emevi iktidarına meydan okumak için kültürel alanlarda olduğu kadar siyasi alanlarda da kendilerini Arap egemenliği ile marjinalleşmiş hisseden İranlı muhaliflerin yardımı ile gizli bir hareket başlattılar. İranlılar İslam’ı kabul ettiler, ama hiçbir zaman siyasi ve kültürel sürecin parçası olmadılar. İranlılar hiç vakit kaybetmeden kendilerine siyasi süreçte önemli bir yer sözü veren Abbasilere yardımda bulunmayı kabul etti ve Ebu Müslim Horasani, Abbasilerin lehine askeri ve kitlesel destek sağladı.

İranlıların kendisi, gurur verici kültürel ve siyasi mirasa zaten sahipti. Arapları hep kaba ve kültürsüz bedeviler olarak görüyorlardı. Abbasiler iktidarı ele geçirdiğinde ve Emevilerin saltanatı sona erdiğinde pek çok İranlı kadın, Arap kocalarını öldürmüştür. Fakat elbette bu pek uzun sürmedi. Abbasiler sonuçta Arap’tı ve iktidarı en azından kısmen de olsa Arap olmayanlarla paylaşmaya niyetleri yoktu.

Böylece yaptıkları ilk şey, Abbasi iktidarının siyasi temelini inşa eden Ebu Müslim Horasani’den titizlikle kurtulmak oldu. Fakat onlar başka bir şekilde de olsa İranlıları ödüllendirecek kadar da akıllıca davrandılar. Pek çok İranlı entelektüel önemli bürokratik mevkilere atandı. Bundaki amaç, İranlılara iştirak hissi vermek içindi. Siyasi açıdan olmasa da kültürel ve entelektüel alanlarda hakim oldular.

Bunun elbette kendi sosyal ve ahlaki sonuçları oldu. İslam’a yaklaşımda büyük sosyal ve entelektüel değişimler yer almaya başladı. Mutezile hareketi Abbasi himayesinde yeni bir canlılık kazandı ve Kur’an’ın mahluk olup olmadığı gibi tartışmalar patlak verdi ve Müslümanlar böylesi entelektüel tartışmalarda daha önce olmadığı derecede bölünmeye gittiler. Eğer Emevilerin Müslümanlar arasında insan iradesi konusunun tartışılmasını bilerek teşvik ettiğini söylersek, Abbasilerin de Kur’an’ın mahluk olup olmadığı hakkındaki tartışmayı bilerek teşvik ettiğini söyleyebiliriz.

Her iki ihtilaf da felsefi ve entelektüel öneme sahip olmuş olabilir de olmayabilir de. Fakat bu tartışmalar dikkatleri siyasi, sosyal ve ekonomik meselelerden uzaklaştırmıştır. Alimler bu meseleleri tartışmışlar ve kutuplaşmalar başlamıştır. Aynı zamanda Abbasiler, Grek medeniyetinden felsefeyle alakalı kitapları ve bunun yanında İran ve Hint kaynaklı kitapların Arapçaya tercümesini desteklemişlerdir. Beytü’l Hikme (Hikmet Evi)[3] büyük entelektüel heyecan dalgasının ve aydınlanmanın merkezi haline geldi. Araplar fen, matematik, teknoloji ve diğer birkaç bilimde öncü haline gelmeye başladılar.

Bu, gerçekten de Arap olan ve Arap olmayan (çoğunluğu İranlı) pek çok Müslüman düşünür tarafından dünyaya hediye edilmiş büyük bir entelektüel katkıydı. Şüphesiz bu eşi benzeri görülmemiş, düşünsel bir heyecan dalgasıydı. Bu aynı zamanda ümmet içinde daha büyük çapta ihtilaflar meydana getirdi ve yeni yeni mezhepler zuhur etti. Bunların belli başlı olanları İsmailiye ve Batıniler olarak da bilinen Karmatilerdir. Bu mezhepler, Kur’an’ın mesajının gizli olduğuna ve gizli mesajları yorumladıklarına, Kur’an’ın zahiri anlamının kendi mezhebindekilere değil, halka hitap ettiğine inanan mezheplerdi.

İsmailiye mezhebi bir kaç mezhebe ve alt kollara bölündü. İsmailiye mezhebinin alt kolu olan Karmatiler aşırı bir mezhepti. Kur’an’ın gizli anlamını tevil ettiklerinden şeriat hükümlerinin kendileri için geçerli olmadığını iddia ediyorlar ve bu hükümlerin kendileri için uygulanmaması gerektiğine inanıyorlardı. Aynı zamanda, Karmatiliğin sürekli savunduğu şey bir “dai”[4]nin emri altında komün bir şekilde yaşamaktı.

Mezhebin bütün üyeleri, ortak bir mutfağı idare eden “dai”ye kazançlarını verirlerdi. Özel eşya olarak sadece yay ve kılıç gibi şeylere izin verilirdi. Karmatiler Bahreyn’de 30 yıl gibi bir süre devlet kurmayı başarmışlardır. Nasir Hüsrev, Almanyada Zakir Hüseyin tarafından kritik edilerek yayına hazırlanan Sefername adlı eserinde, Bahreyn’deki Karmati devletini ayrıntılı bir şekilde anlatır ve ortak eşe sahip olmak gibi kendilerine atfedilen haksız suçlamaları reddeder. Bazı alimlerin, Abbasiler tarafından öldürülen Hallac-ı Mansur’un aynı zamanda Karmati hareketine üye olduğunu ve sadece Karmati olmasıyla beraber Ene’l Hak dediği için öldürülmediğini, bunun yanında Abbasi rejimini devirmek için komplolar düzenlediği için öldürüldüğünü iddia ettiklerini de burada belirtelim.

Karmatiler aynı zamanda Mısır’da Fatımilerin rakibiydi. Tahir Karmati, Kabe’den Hacerü’l-Esved’i alıp 30 yıl yanında tuttuğu süreçte Suriye’de kendi rejimini kurdu. Fatımiler, Tahir Karmati’yi Hacerü’l-Esved’i bırakması ve Kabe’ye geri koyması konusunda güçlükle ikna ettiler ve böylece bütün İslam dünyasını büyük bir sıkıntıdan kurtarmış oldular.

Aynı zamanda Sünni İslam’da keskin bir kutuplaşma vardı. O zamanlar dünyanın felsefi ve en büyük entelektüel merkezi olan Bağdat’a dünyanın felsefi hazinelerinin aktarılması yüzünden büyük alimler, yeni entelektüel akımlara keskin tepkiler gösterdiler. Felsefe silahını kullandılar ve “kelam ilmi” olarak adlandırılan diyalektik bilgiyi geliştirdiler.

Onlar kelam ilmi sayesinde filozofların bütün iddialarını çürütmeye başladılar. Gazali ve İbni Rüşd arasındaki tartışma çok ünlüdür. Gazali Tehafütü’l-Felasife (Filozofların Tutarsızlığı) adlı risalesini yazmış, İbni Rüşd de karşı risale olarak Tehafütü’t Tehafüt (Tutarsızlığın Tutarsızlığı)’ü yazmıştı. Başka bir alim olan Eşari ise bütün teolojik meselelere karşı aşırı tavır aldı ve sadece entelektüel elit arasında sınırlı bir şekilde takip edilen filozoflara karşı Eşari gibi alimler büyük bir takipçi kitlesine ulaştı ve büyük teolojik liderler olarak kendilerine yer buldular.

Gazali İhya-i Ulumid-din kitabını yazdı. Bu kitap İslam dünyasında klasik bir Eşari teolojik eser olarak kabul gördü ve bu kitaba bütün geleneksel alimler tarafından saygı duyuldu. Bazı alimler, Gazali’nin eserinden sonra İslam dünyasında içtihad kapılarının kapandığını iddia etmişlerdir. Fakat bu, aşırı basitleştirilmiş bir durum gibi görünmektedir. Bunun için oldukça karışık sebepler vardır. Bağdat’ın düşüşü, büyük tarihçi Toynbee’nin evrensel İslam devleti olarak adlandırdığı Abbasi rejiminin sonu ve zayıf bölgesel devletlerin gelişmesi bunlar arasındadır.

Burada not edilmesi gereken şey şudur ki, İslam dünyasındaki ihtilafları önlemek için alınacak bazı tedbirlerle bu kutuplaşma engellenebilirdi. Geleneksel ilahiyatçılar ve alimler, entelektüel ve felsefi hareketlere çok sert bir şekilde tepki gösterdiler. Diğer taraftan bazı filozoflar da aşırılıklara kaçtılar ve Karmatiler az önce bahsettiğimiz gibi, kendi aralarında şeriat kurallarını askıya aldılar.

İlk olarak Batı Afrika’da ve daha sonra da Mısır’da Fatımi rejimini kuran İsmailiye’nin bir bölümü zahiri ve batıni arasında denge kurmada ihtiyatlı davrandılar. Fakat aynı zamanda, teolojik cephe konusunda Fatımilerin Abbasilerle olan siyasi rekabetinin daha az ayrıştırıcı olduğu ortaya çıktı. Ana akımdan/hakim görüşten alimler tarafından onlara karşı haksız suçlamalarda bulunuldu. Aslında, Kabe’ye Hacerü’l-Esved’in geri getirilmesinde Karmatileri ikna eden Fatımilerdi.

Bununla beraber başka bir ihtilaf daha vardı. Sufiler deneyimlere ve ruhsal konulara vurgu yaparlarken, filozoflar ve entelektüeller de düşünsel çabalarla gerçeği kavramaya çalıştılar. Bununla, Kur’an’ın “Orta Yol” kavramı kayboldu. Kur’an oldukça kapsamlı, eşsiz bir yaklaşım ortaya koymuş bir kitaptır. Bu yaklaşım, hayatın bütün önemli unsurlarını -ruhsal, düşünsel, ahlaki ve maddi olarak- temel alan yaklaşımdı.

Kur’an, müminleri; yaşadıkları süre boyunca dünyadan el-etek çekmeden onun gelişimine katkıda bulunmaya, Allah’ın yarattıkları üzerinde derinlemesine düşünmeye, yaratıcısıyla ruhsal ilişkilerini zenginleştirmeye, maddi başarılarından dolayı hiçbir zaman kibirlenmemeye, dünyada dengeyi ve düzeni sağlamak için yüksek ahlaki değerleri sürdürmeye ve insanların geçmişte işledikleri kötülüklerden nasıl dersler almaları gerektiğini düşünmeye davet etti.

Fakat İslam öncesi Arap söylemi ışığında, Kur’an’ı anlamak için yapılan teolojik tartışmalar ve çabalar bu eşsiz özelliklerin çoğunu yok etti. Daha da kötüsü, pek çok Kur’an müfessiri sadece kelimelerin İslam öncesi kullanımına bağımlı kalmadılar; aynı zamanda Kur’an’ın tefsirini ve Kur’an’ın ruhunu tamamen yok eden Yahudi ve Hristiyan kaynaklardan gelen efsane ve israiliyatlarla Kur’an tefsirini mitolojik bir labirente dönüştürdüler.

Razi[5] gibi müfessirler Kur’an tefsiri yazmak için Aristo’nun dedüktif/tümden gelimli mantığını[6] kullanmaya çalıştılar. Bütün bunlar, verimsiz teolojik tartışmalara sebep olarak devam etti. Daha çok teolojik boyutta meydana gelen tartışmalar, sıradan Müslümanların anlayamayacağı, kompleks bir yapıya büründü. Fakihler için Kur’an, “meshi bu şekilde mi yapacağız ya da başka bir şekilde mi yapacağız; ya da elimizi kaldıracağız mı yoksa kaldırmayacağımız” gibi çeşitli ve verimsiz tartışmaların kaynağı oldu. Fıkıh, yüce bir ahlakın kaynağı olacağı yerde, Müslümanlar arasında önemsiz ve gülünç meselelerin sebebi haline geldi.

Şimdi, tarih boyunca Müslümanlar arasında yer alan keskin ihtilafların yer aldığı bir döneme ulaştık. Açıkladığımız gibi bu ihtilaflar, siyasi, teolojik ve entelektüeldi ve bu farklılıkları çözmek çok zordu. İslam dünyasında halihazırdaki siyasi iklim, bu farklılıkları daha da keskinleştiriyor. Bu nedenle “tek bir ümmet” sloganı boş bir slogan oldu. Daha da kötüsü, birleştirme amacıyla yapılan her bir çaba daha da ayrışmayla sonuçlanıyor.

Arap dünyasının kendisi, siyasi menfaatleri gereği bölünmüş bir durumdadır. Arap olan ve olmayan şeklinde bölünmeler/ayrışmalar söz konusudur. Onlar, Amerika ve İsrail gibi ülkelerden gelen siyasi meydan okumalarda bile bir arada hareket edemiyorlar. Bu hakikat gözlerden kaçmamalı, ortak stratejiler geliştirmek için insan gerçekçi olmalı ve herhangi bir retorik tarafından savrulmamalıdır.

Müslümanlar, sık sık duygusal olmaya meyilliler ve ne kadar ayrılık meydana getiren güçler gündeme gelirse o kadar kendilerini güvensiz hissediyorlar. Ne kadar güvensiz hissediyorlarsa da o kadar duygusal tepki geliştiriyorlar. İslam’a yapılan saldırılar daha önce olmadığı kadar çoğaldı ve bu da Müslümanları stratejik ve akılcı davranmaktan daha çok, duygusal davranmaya sevkediyor. Bu türden saldırılara cevap vermek için büyük bir olgunluk ve siyasi akıllılık gerekir. Bizlerin duygusal tepkileri ve sokak protestoları ve daha da kötüsü, terörist ve şiddet dolu cevaplar sadece düşmanımızın İslam’a daha da çok saldırmasını artıracaktır.

Ümmet olarak fikir ayrılıklarımızın üstesinden gelemiyoruz. Hiç olmazsa, İslam’ın zarif ve barışçıl imajını yansıtmak için, daha düşünceli şekilde ve duygusal tepki vermeden stratejiler geliştirelim. Bu, kesinlikle dünyada İslam ve Müslümanlar için saygıyı artıracaktır.

Kaynak: İslami Yorum - üç aylık e-dergi

İslamı Yorum İçin Çeviren: Fatih Peyma


[1]  Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları’nda Türkçe tercümesi mevcuttur. (Çevirmen)

[2]  Kitab’ul Ağani hakkında bkz. http://www.nuveforum.net/573-muzik-dergileri/172211-kitab-ul-agani/ (Çevirmen)

[3]  Hikmet Evi hakkında bkz. http://www.uyanishaber.com/kultur-sanat/beytul-hikme-hikmet-evi.html (Çevirmen)

[4]  Dai: Davet eden, çağıran, bir kimseyi bir şeye sevk ve teşvik eden kimse. (Çevirmen)

[5]  Razi ve Aristo kıyaslaması için bkz. http://www.hikmetyurdu.com/sayilar/sayi3/18-bozkurt-aristo.pdf (Çevirmen)

[6]  Aristo’nun dedüktif mantığı hakkında bkz. http://dusundurensozler.blogspot.com/2009/06/aristo-mantiginda-formalizm-tartismasi_4872.html (Çevirmen)

 

YORUMLAR
  • Mustafa Öner   12-07-2016 13:06

    olmadıkça bazılarımız Habil kadar her birilerimiz Kabil olarak birbirimizi yemeye devam edeceğiz, dün olduğu, bugün olduğu gibi yarın da ölmeye devam edeceğiz.

Diğer Yazıları

ANKET - ARAŞTIRMA