Sosyal Medya

Gezi - Tarih - Mimari

Kolomb’dan Wovoka’ya Kızılderililer

Amerika’nın keşfi, KOLOMB ve Kızılderililer hakkında çok şey söylendi ve yazıldı. Meldan Tanrısal’ın, bu konuya ışık tutacak, soru işaretlerimize cevap olacak, bir nebze o döneme ayna tutacak bir yazısını sizlere sunuyoruz.



Kızılderili gerçek Amerikalıydı. Neredeyse hepsi yok oldu ama unutulmayacaklar. Toprakları için nasıl savaÅŸtıklarının tarihi, zamanın silemeyeceÄŸi kanla yazıldı. GüneÅŸ onların Tanrısıydı, açık hava, kiliseleriydi. DoÄŸa, onların bütün sayfalarını bildikleri tek kitaptı.
Charles M. Russell

Bir zamanlar, Amerika’nın ilk sahipleri Kızılderililerdi. Yukarıdaki alıntıda Kızılderililerin “yok olduÄŸu miti” yinelense de, Kızılderililer tamamen yok olmamışlar, zorunlu olarak yaÅŸam biçimlerini günün koÅŸullarına uyarlayarak zor da olsa günümüze kadar gelmeyi baÅŸarmışlardır. Yok olmamak için savaÅŸ vermiÅŸler, toprakları ellerinden alınıp yeni bölgelere yerleÅŸtirilmiÅŸler, çocukları kimi zaman kaçırılıp yatılı okullarda “beyazlaÅŸtırılmışlar”, hastalıklarda, yoksullukla ve beyaz adamın zehri alkolle savaÅŸmışlardır. Amerika BirleÅŸik Devletleri’nin nüfusunun %2,5’ini oluÅŸturan Kızılderililer akla geldiÄŸinde büyük bir hata yapılmakta ve bütün Amerikan Yerlilerinin aynı olduÄŸu kanısına varılmaktadır. Oysa geçmiÅŸte Kuzey Amerika’da 300’den fazla dilin konuÅŸulduÄŸu 2000 kabileden oluÅŸan Kızılderililer, günümüzde 600 kabile kadar kalsalar da (Weaver, 10), birbirinden çok farklıdırlar. Laughing Boy (Gülen Çocuk) romanıyla Pulitzer ödülünü kazanan araÅŸtırmacı yazar Oliver La Farge, “Güneybatının insanları ile GüneydoÄŸunun insanları, Ä°ngilizler Araplardan ne kadar farklıysa, birbirinden o kadar farklıydılar” (19) diyerek bu gerçeÄŸi vurgular. YaÅŸadıkları bölgelerin coÄŸrafi koÅŸulları Kızılderililerin yaÅŸam biçimlerini ÅŸekillendirir ve farklı kılardı, ancak, yaÅŸam felsefeleri, bazı inançları ve doÄŸaya yaklaşımları benzerlik gösterirdi.


Kristof Kolomb’un 1492 yılında Yeni Dünya’yı keÅŸfetmesi, bu kıtada yaÅŸayan yerliler için sonun baÅŸlangıcı olmuÅŸtur. “Amerikan tarihi aynı zamanda Amerikan Yerlilerinin topraklarını kaybediÅŸlerinin tarihidir” (Feest 18). Hâlen BirleÅŸik Devletler topraklarının %2’si, pek de verimli olmayan topraklar, yerli kabilelere aittir. Oysa yerliler için toprak çok önemlidir ve ÅŸimdi üzerinde yaÅŸayan insanlarla geçmiÅŸte onlara egemen olanlar arasında bir baÄŸ oluÅŸturmaktadır. Bu nedenle, toprak hakları konusu, günümüzde federal hükümet ve eyalet yönetimleri ile yerli çekiÅŸmelerinin odağını oluÅŸturmaktadır(18). Tanınmış yazar Louise Erdrich’in Tracks (Ä°zler) adlı romanında, bilge Kızılderili Nanapush toprak konusunda ÅŸöyle der: “YaÅŸamdan yaÅŸama kalan yegâne ÅŸey topraktır. Para kav gibi yanar, su gibi akar gider. Hükümetin verdiÄŸi sözlere gelince, rüzgâr daha kalıcıdır” (32).


Asya’ya batıdan ulaÅŸmaya çalışan Kolomb, Karayibler’de karaya çıktığında büyük bir yanılgıya düÅŸerek Hindistan’a ulaÅŸtığını zanneder ve orada yaÅŸayan yerlilere “Indians” (Hintli) adını verir. Kolomb sadece yer konusunda deÄŸil, yerlilerin homojen bir grup oluÅŸturduÄŸu düÅŸüncesinde de yanılır, çünkü günümüzün çok kültürlü olarak tanımlanan birçok farklı etnik gruptan oluÅŸan Amerika’sından bile çok farklı kabileler bu kıtada yaÅŸamlarını sürdürmektedir.


Kızılderililerin gelenekleri sözlü olması nedeniyle, bu olaylardan pek çok nesil sonra yazıya dökülen Kızılderili ifadelerine göre, Kuzey Amerika Yerlileri, gördükleri ilk Avrupalı gemileri doÄŸaüstü güçlere sahip ruhların yaÅŸadığı, bazen beyaz bulutların (yelkenlerin) kapladığı, ÅŸimÅŸek ve gökgürültüsü (toplar) gönderen, yüzen adalar veya kurbanlarla, yiyeceklerle, eÄŸlenceyle karşılamaya hazırlandıkları güçlü ruhların yaÅŸadığı, hareket eden evler olduklarına inanmışlardı. Bu hikâyeler, Kızılderililerin dinî kavramları, Avrupalılarla ilgili pek çok ÅŸeyi doÄŸaüstü olarak yorumlamalarına açık olduÄŸunu göstermektedir.


Avrupalıların kayıtları da pek çok kereler Kızılderililerin yeni gelenleri doÄŸaüstü yaratıklar olarak yorumladıklarını doÄŸrulamaktadır. Karayib adaları yerlileri, XV. yüzyılın sonlarına gelen Ä°spanyolların tanrısal varlıklar olduklarına inanıyorlardı. Ä°spanyollar bu durumdan yerlilerin üzerinde tahakküm kurmak için yararlanabileceklerinden emindiler. Kolomb da Bahama yerlilerinin, onun gökyüzünden geldiÄŸine inandıkları kanısına varmıştı. Avrupalılar, Amerikan yerlilerinin onları doÄŸaüstü güçleri olan varlıklar olduÄŸuna inanmalarından yararlanmışlardır (Hurtado 55-57).


Kolomb’un gemileri Nina, Pinta ve Santa Maria kıyıya yanaÅŸtığında “Onları yüzerek selâmlayan Arawaklar mısır, tatlı patates ve manyok tarımında geliÅŸmiÅŸlerdi. Yün eÄŸirmeyi ve dokumayı biliyorlardı ama atları veya iÅŸ hayvanları yoktu. Demir eÅŸyaları yoktu ama kulaklarına ince altın süsler takıyorlardı” (Zihn 12). Kolomb ve adamları altın kaynaklarına ulaÅŸtıklarından emindiler ve tutsak aldıkları yerlilere onları altının kaynağına götürmeleri için ısrar ediyorlardı.


Kolomb’un Yerliler (Arawak ve Tianolar) hakkındaki izlenimleri çok olumludur. Ä°spanyol kralı ve kraliçesine yazdığı mektupta ÅŸöyle der: “Bu insanlar o kadar yumuÅŸak baÅŸlı, barışsever ki, yeryüzünde bunlardan daha iyi bir ulus bulunmadığına Majestelerinizin önünde ant içebilirim. KomÅŸularını kendileri kadar seviyorlar, konuÅŸmaları son derece tatlı ve kibar, konuÅŸurken hep gülümsüyorlar; gerçi çırılçıplak dolaşıyorlar ama davranışları terbiyeli ve övgüye deÄŸer” (Brown 19). Ancak, bu özellikler güçsüzlüÄŸün kanıtı olarak yorumlandığı için, Kolomb bu insanların “çalıştırılması, ekin ekmesi, gerekli her iÅŸe koÅŸulması ve bizim (Avruplalıların) gelenek ve göreneklerimizi benimsemesi” (19) gerektiÄŸi kanısına varır. Bu düÅŸünce tarzı o zamandan günümüze dek egemen olmuÅŸtur.


Kolomb, Toino’lardan kendisini evlerine buyur eden ve kendisiyle dostluk kuran on kadarını, beyazların göreneklerine alıştırmak amacıyla kaçırdı ve Ä°spanya’ya götürdü. Ä°çlerinden biri Ä°spanya’ya ulaÅŸtıktan kısa bir zaman sonra öldü ama bu süre içinde çoktan vaftiz edilmiÅŸti. Ä°spanyollar ilk Kızılderilinin cennete gidiÅŸini mümkün kıldıkları için öyle sevinmiÅŸlerdi ki, bu haberi bütün Batı Hint Adalarına yaymakta hiç zaman kaybetmediler (19).


Dee Brown’un Bury My Heart At Wounded Knee (Kalbimi Vatanıma Gömün)  kitabında belirttiÄŸi gibi, Taino ve Arawak yerlileri Avrupalıların dinine fazla direnmedilerse de, yığınlarla altın ve deÄŸerli taÅŸ aramaya gelen “sakallı yabancılar” adalarını altüst edince direnç gösterdiler. Bunun sonucunda “Ä°spanyollar köyleri yaÄŸmaladılar, yakıp yıktılar; yüzlerce kadını, erkeÄŸi, çocuÄŸu kaçırdılar, gemilerine atıp köle olarak satılmak üzere Avrupa’ya götürdüler.....Kolomb’un 12 Ekim 1492’de San Salvador sahiline ayak basmasının üzerinden on yıl bile geçmeden bütün kabileler, yüzbinlerce insan yok edildi” (20).


Yakın zamana kadar Amerikan tarih kitaplarının çoÄŸu, Kolomb’un 1492’de Amerikayı keÅŸfiyle baÅŸlardı. Harward Üniversitesi tarihçilerinden Kolomb uzmanı olan Samuel Eliot Morison, birkaç çiltlik bir biyografi yazmıştır ve kendisi de denizci olduÄŸu için kâÅŸifin rotasını izleyerek Atlantik’i bir uçtan diÄŸer uca geçmiÅŸtir. 1954’te yazdığı Christopher Colombus, Mariner (Denizci, Kristof Kolomb) adlı kitabında, Kolomb’un denizciliÄŸini övmekle beraber, köleleÅŸtirme ve ölümlerden söz ederken, “Kolomb tarafından baÅŸlatılan ve kendisinden sonrakiler tarafından da sürdürülen acımasız politikalar tam bir soykırımla sonuçlandı,”   (Zinn 18) demekten geri kalmaz. 1992’de Amerika’nın keÅŸfinin beÅŸyüzüncü yılında Amerikan Yerlileri de kendi duygu ve düÅŸüncelerini dile getirdiler. Amerika BirleÅŸik Devletleri’nin New Mexico eyaletindeki Taos Pueblo’sunda bir afiÅŸte Kolomb, başına oklar saplanmış olarak tasvir ediliyordu:


Kolomb San Salvador’a ayak basalı üç yüz yıldan fazla bir süre geçmiÅŸti ve dost canlısı diye tanımladığı Taino yerlilerinden saÄŸ kalan olmamıştı. Basit tarım kültürünün yerini kölelerin çalıştığı pamuk tarlaları almıştı. Kısa bir zaman sonra Avrupalılar burayı çorak topraklar hâline getirerek terk etmiÅŸlerdi.
Kolomb’dan sonra adalarda neler olduÄŸuna iliÅŸkin bilgi kaynağı genç bir rahip olarak Küba’nın fethine bizzat katılan Bartolomé de Las Casas’ın kitabı olmuÅŸtur. Kendi plantasyonunda bir süre yerli köle çalıştıran Las Casas, daha sonra Ä°spanyol vahÅŸetinin ateÅŸli bir eleÅŸtiricisi oldu. Ellilerindeyken birkaç ciltlik History of the Indies (Hint Adalarının Tarihi) adlı kitabı yazmaya baÅŸlayan Las Casas, Kolomb’un günlüklerini aktarıyor ve çeÅŸitli yönleriyle yerlileri anlatıyordu. Las Casas yerlilerin dinsiz olduÄŸunu ve en azından tapınaklarının olmadığını belirtiyordu:


SaÄŸlam tahtadan yapılmış, çatısı palmiye yapraklarıyla örtülmüÅŸ ve aynı anda altı yüz kiÅŸiyi alabilen çok büyük çan ÅŸeklinde komünal binalarda yaşıyorlar. ÇeÅŸitli renklerden kuÅŸ tüylerine, balık diÅŸlerinden yapılmış boncuklara ve kulaklarıyla dudaklarına taktıkları yeÅŸil ve beyaz taÅŸlara deÄŸer veriyorlar; ama altın ve benzeri deÄŸerli taÅŸları hiç önemsemiyorlar. Almak ve satmak da dahil olmak üzere ticaretten tümüyle uzaklar ve doÄŸal koÅŸullar içinde yaÅŸamlarını sürdürüyorlar. Kendilerinin ve dostlarının sahip oldukları ÅŸeyler konusunda son derece cömertler... (Zinn 15).

Las Casas kitabında Ä°spanyolların “her geçen gün nasıl daha kibirli hâle geldiÄŸini” anlatır. Hatta “EÄŸer aceleleri varsa yerlilerin sırtına biniyorlardı” demektedir (16). Ä°spanyolların canavarlığı sınır tanımıyordu. Anlattığı bir olayı da buna örnek verebiliriz: “Ä°kisi de birer papaÄŸan taşıyan iki yerli çocuÄŸa rastlayan iki Hıristiyan, papaÄŸanları aldılar ve sırf zevk olsun diye çocukların kafasını kestiler” (16). Las Casas ayrıca yerlilerin madende çalışma koÅŸullarını aktarır. Madende çalışan yerliler sekiz-on ay ailelerinden uzak kalıyorlardı.

... o kadar bitkin ve acı içinde oluyorlardı ki üremeyi durdurdular. Yeni doÄŸan bebekler de hemen ölüyorlardı, çünkü yeterince beslenemeyen ve çok fazla çalışan annelerinin onlara verecek sütleri olmuyordu. Ben Küba’da iken üç ayda yedi bin çocuk öldü. Acıdan çılgına dönen bazı anneler bebeklerini nehirde boÄŸuyorlardı... Böylece erkekler madenlerde, kadınlar ağır çalışma içinde ve çocuklar da süt bulamadıkları için ölüyordu... bu kadar büyük, güçlü ve verimli topraklar kısa sürede boÅŸaldı. Ä°nsanlığa o kadar yabancı olan tüm bunları kendi gözlerimle gördüm ve ÅŸimdi bile yazarken ürperiyorum... (17)

Virginia ve Massachusetts’in Ä°ngiliz göçmenlerinin de Powhatanlara ve Pequotlar’a yaptıklarının Ä°spanyollardan aÅŸağı kalır yanı yoktu. Kızılderili avı New England’da popüler bir spor haline gelmiÅŸti. Pequot savaÅŸlarında kanlı bir çatışma sonrası, John Mason ÅŸöyle diyordu: “Tanrı, geri bölgelerde düÅŸmanlarımıza darbe indirmekten ve onların topraklarını bize miras olarak vermekten memnundu” (Stannard 182). Connecticut birliklerinin komutanı olan Mason, ÅŸafaktan önce Pequot köyüne saldırı düzenler ve Ä°ngilizler hareket eden her ÅŸeyi yok ederler. Saldırı esnasında köyde hiç savaÅŸçı yoktur. Pequotlar’ın bazıları kaçar, bazıları saklanır, karşılık verenler askerleri kızdırır ve Mason “onları yakmalıyız” diye bağırarak bir meÅŸale ile çadırları yakmaya giriÅŸir. Mason bu eylemi gerçekleÅŸtirirken Tanrı’nın bu katliamı onayladığını belirtir.


Gerçekten Kadiri Mutlak Tanrı, ruhlarına öyle dehÅŸetle bir korku saldı ki bizden kaçarken, alevlerin arasına dalıyorlardı; çoÄŸu böyle öldü... (ve) onları kızgın bir fırın gibi yaparak, kendisine inananların düÅŸmanlarına aÅŸağılamayla gülen Tanrı üzerlerindeydi. Son uykularını uyuyan yiÄŸitler böyle darmadağın oldular... Tanrı, orayı cesetlerle doldurarak, kâfirlere karşı hükmünü verdi (185).

John Underhill askerleri haklı çıkarmak ve rahatlatmak için “Kutsal kitap bazen kadın ve çocukların ebeveynleriyle birlikte öldürülmesi gerektiÄŸini bildirir” (186) diyordu. Plymouth Kolonisi’nin Valisi William Bradford ise, Ä°ngilizler’in manzaraya verdiÄŸi tepkiyi ÅŸöyle dile getirir.
Onları böyle ateÅŸte kızarırken ve bu ateÅŸi söndüren kan gölünde görmek korkunç bir manzaraydı, çürüyen cesetler ve bunlardan yayılan koku berbattı fakat zafer tatlı bir fedakârlık gibiydi; kendilerine olaÄŸanüstü yardımlarda bulunarak bu kadar gururlu ve kibirli bir düÅŸmanı ellerine düÅŸüren, bu kadar çabuk bir zafer bahÅŸeden Tanrı’ya bunun için ÅŸükranlarını sundular (186).

Püritenlerin kutsal adamı Cotton Matter daha sonra Magnalia Chiristi Americana adlı eserinde bizzat saydığı ölen Pequotlar için, “Bir saatten uzun bir sürede, bu barbarların beÅŸ-altı yüz tanesi yük oldukları dünyadan kovuldular” der (186). XVIII. yüzyılın baÅŸlarında New England ve KuzeydoÄŸuda yaÅŸayan yerlilerin sayısı çok azalmıştı, tecrit edilmiÅŸler ve zor koÅŸullarda yaşıyorlardı. Mather, Yerlileri “kara renkli kâfirler” diye adlandırıyordu ve düÅŸünceleri koloniciler arasında kabul görüyordu (191). Ä°nananların kâfirleri yok etmeleri gerekiyordu.


Kolonicilerin; Avrupa’dan getirdikleri sıtma, kızamık, çiçek gibi hastalıklardan kendilerinin etkilenmemesini ve salgınlarda bu hastalıklara karşı bağışıklığı olmayan Kızılderililerin yok olmasını, kendi çabalarının Tanrı tarafından onaylandığının açık iÅŸareti olarak yorumluyorlardı. Massachusetts Körfezi Kolonisi’nin ilk valisi John Wintrop 1634’te yazdığı bir mektupta ÅŸöyle der: “Tanrı’nın hususi takdiriyle.....geçen yıl boyunca en az iki ya da üç yetiÅŸkin ve bir o kadar da çocuk öldü, sıtma veya baÅŸka hastalıklar çok nadir görülüyor.....yerlilere gelince, tamamına yakını çiçekten öldü, Tanrı topraklarımızı temizledi” (Stannard 179).


Custer Died For Your Sins (Custer Günahlarınız Ä°çin Öldü) adlı kitabında, ünlü avukat, yazar, bilim adamı ve Vine Deloria Jr. beyazların, hastalıkları bilinçli olarak Kızılderilileri yok etme politikalarının parçası hâline getirdiklerini anlatır: “Eski günlerde onları yok etmek amacıyla kabilelere çiçek hastalığı mikrobu taşıyan battaniyeler verildi” (60). Oysa beyazların getirdiÄŸi hastalıklara bağışıklığı olmayan ve her ÅŸeyden habersiz olan Kızılderililer, hastalıklar konusunda ÅŸöyle düÅŸünüyorlardı: “EÄŸer Yüce Ruh çiçek hastalığını bizi yok etmek için gönderdiyse, bunu beyaz adamın sahte vaatlerini dinlediÄŸimiz için bizi cezalandırmak amacıyla yaptı. Çiçek, beyaz adamın hastalığı, ÅŸüphesiz iÅŸledikleri günahları cezalandırmak için beyazlara gönderildi” (219).


Bağımsızlık Savaşı sırasında Kızılderililerin büyük bir çoÄŸunluÄŸu Ä°ngilizlerin yanında savaÅŸtı. George Washington sınır boylarında Amerikalılarla savaÅŸan Kızılderililerle baÅŸa çıkamayınca, onlarla uzlaÅŸmayı politika hâline getirdi. SavaÅŸ Bakanı Henry Knox “Daha önceki sakinler olarak toprak Kızılderililerin hakkıdır” diyordu (Zinn 180). 1791’de yaptığı konuÅŸmada Devlet Bakanı Thomas Jefferson ise, herhangi bir eyaletin sınırları içinde yaÅŸayan Kızılderililere müdahale edilmemesini istiyor ve onların haklarına tecavüze yeltenen beyazların bulundukları bölgelerden hükümet tarafından uzaklaÅŸtırılacağını            belirtiyordu (180).


Jefferson’ın devlet baÅŸkanı olduÄŸu 1800 yılında batıya göç eden beyazların sayısı yedi yüz bine ulaÅŸmış ve hükümet üzerinde baskılar da artmıştı. Jefferson artık Kızılderililerin bazı bölgelerden uzaklaÅŸtırılmaları için hükümeti ikna etmeye çalışıyordu. Kızılderililerin küçük araziler üzerine yerleÅŸtirilerek çiftçilik yapmasını ve beyazlara borçlandırılarak beyazlarla ticaret yapmalarının teÅŸvik edilmesi gerektiÄŸini düÅŸünüyordu. Borçlarını daha sonra topraklarını satarak ödeyebilirlerdi. Bunu gerçekleÅŸtirebilmek için Jefferson’a göre avcılıktan uzaklaÅŸtırılmaları zorunluydu ve bunun sonucu olarak tarıma, imalâta ve uygarlığa alışabileceklerdi (181). Bir Kızılderili’nin de dile getirdiÄŸi gibi, bu o kadar kolay bir ÅŸey deÄŸildi:

Beyazlar her zaman Kızılderilileri kendi hayat tarzlarını terk etmeye ve beyazlar gibi yaÅŸamaya zorluyorlar, yani rençberlik yamalarını, sabahtan akÅŸama kadar çalışmalarını istiyorlardı. Ne var ki, Kızılderililer hem bunu nasıp yapacaklarını bilmiyor, hem de zaten yapmak istemiyorlardı... EÄŸer Kızılderililer beyazları kendileri gibi yaÅŸamaya zorlamış olsalardı, bu kez beyazlar karşı koyacaktı; birçok Kızılderilinin yaptığı da bundan baÅŸka bir ÅŸey deÄŸildir.
Sandee Sioux’lardan Wamditanka (Büyük Kartal) (Brown 50).

Kuzey Carolinada Ä°ngilizlere karşı savaÅŸan az sayıdaki kabileden biri olan Chickasawların toprakları satışa çıkarıldı. Üstelik Chickasawlarla topraklarının güvencede olacağına dair bir anlaÅŸma imzalanmıştı. Toprak ölçümünden sorumlu devlet görevlisi John Donelson, bölgeden seksen bin dönümden fazla topraÄŸa el koydu. Damadı bizzat bu toprakla ilgili olarak yirmi iki yolculuk yapmıştı. Bu kiÅŸi, toprak spekülatörü, tüccar, köle tüccarı ve Kızılderililerin amansız düÅŸmanı Andrew Jackson’dı (Zinn 182).
Jakcson, 1813-1814 Creek Savaşında yer almıştı. “Kızılderilileri öldürdüÄŸümde onların kafa derilerini saklardım” diyerek övünen Jackson ve askerleri, 800 kadar Creek’i ablukaya almıştı, kadınlar ve çocuklar dahil olmak üzere hepsini öldürmüÅŸtü. Askerlerin cesetlerden uzun ÅŸeritler keserek dizgin yapmasına ve düÅŸmanın ölü sayımı için burunlarının ucunun kesilmesine nezaret etmiÅŸti (Takaki 96).


1829 yılında Kızılderililerin “Keskin Bıçak” adını taktığı Andrew Jackson, BirleÅŸik devletler baÅŸkanlığı görevine getirildi. Sınırda görevliyken Jackson ve askerleri, binlerce Chrokee’yi, Chickasaw’u, Choctaw’u, Creek ve Seminol’u kılıçtan geçirmiÅŸlerdi. Beyaz adamın yaptığı anlaÅŸmalarla “sonsuza dek” onlara bırakılan güney topraklarını savunan yerliler direniyorlardı. Ancak, “Keskin Bıçak”, Kızılderililerin Mississippi nehrinin ötesine, batıya yerleÅŸtirilmesine taraftardı ve önerileri 28 Mayıs 1830’da yasa haline getirildi. Böylece bozulan anlaÅŸmalara bir yenisi daha eklenecekti ama Jackson, Kızılderililerin beyazlarla birlikte barış içinde yaÅŸayamayacakları, batıya yerleÅŸtirilmeleri gerektiÄŸi kanısındaydı ve böylece bu son vaadlerini tutabileceklerdi; kimse artık onlara dokunmayacaktı. Oysa yeni gelen beyaz yerleÅŸimciler ile “kalıcı Kızılderili sınır” daha da batıya kaydırıldı (Brown 22-25).


“Kalıcı Kızılderili sınırı” kurulduktan sonraki yıllar, doÄŸulu kabileler için zor yıllar oldu. AÅŸamalı olarak batıya kaydırılması planlanan büyük Cherokee ulusunun topraklarında altın bulunması sayesinde, doÄŸulu kabilelerin göçü hızlandırıldı. “Gözyaşı Yolu” adı verilen bu yürüyüÅŸ, Choctaw kabilesinin 1831 kışında zorla Mississippinin batısına yolculukları ile baÅŸladı. Fransız asilzâde Alexis De Tocqueville, Choctawlar Memphis’e ulaÅŸtıklarında orada bulunuyordu ve gördüklerini ÅŸöyle kaleme aldı: “Yaralılar, hasta, yeni doÄŸan bebekler ve ölmek üzere olan yaÅŸlı adamlar...büyük nehri geçmek üzere gemiye binerken gördüm ve gördüklerim hiçbir zaman belleÄŸimden silinmeyecek. Sessiz topluluktan ne bir hıçkırık, ne de bir ÅŸikâyet çıktı. Acıları çok eskiye dayanıyordu ve çaresiz olduklarını biliyorlardı”           (Norton 1:357).


Bu zoraki yürüyüÅŸe baÅŸka kabileler de katıldı. Alabama’daki Creekler, ordu onları 1836 yılında zorlayana dek direndiler. Bir yıl sonra Chickasawlar onları takip etti. Cherokeeler zoraki sürgünle mahkeme yoluyla mücadele ettiler ve aralarında fikir ayrılıkları oluÅŸtu. Bazıları daha fazla direnmenin ümitsiz olduÄŸunu ve zoraki sürgünün, varlıklarını sürdürebilmeleri için tek ÅŸansları olduÄŸunu düÅŸünerek kabul etti. ancak, 1838’de hareket zamanı geldiÄŸinde Cherokeeler vazgeçtiler ve o zamanki Devlet BaÅŸkanı Martin Van Buren asker göndererek Kızılderilileri ablukaya aldı. Yirmi bin kadar Cherokee tahliye edildi, kamplarda tutuldu ve asker eÅŸliÄŸinde ÅŸimdiki Oklahoma’ya yürütüldü. Neredeyse dörtte biri bu zorlu yolculuk sırasında hastalık ve yorgunlukta öldüÄŸü için bu zorunlu göç “Gözyaşı yolu” olarak anılmaya baÅŸlandı. Zoraki sürgün sona erdiÄŸinde Kızılderililer büyük topraklar kaybetmiÅŸlerdi, doÄŸuda ve güneyde sadece birkaç kabileden arta kalanlar vardı.


Martin Van Buren’in baÅŸkanlığı zamanında Mississippi’nin doÄŸusunda yaÅŸayan yetmiÅŸ bin kadar Kızılderili batıya göç ettirildi. 1832’de Kara Atmaca (Black Hawk) Savaşı’ndan sonra yenilip ele geçirilen Åžef teslim konuÅŸmasında ÅŸöyle diyordu:
Beyaz adamlar her yıl daha çok sayıda gelmeye devam ettiler. Kızılderilileri kandırarak topraklarına el koydular. Bizim savaÅŸma nedenimizi biliyorsunuz. Bunu bütün beyaz adamlar biliyor. Beyaz adamlar bundan utanmalıdırlar. Kızılderililer kimseyi kandırmaz. Beyaz adamlar Kızılderililer hakkında kötü konuÅŸuyor ve onlara kötü bakıyor; ama Kızılderililer yalan söylemez. Kızılderililer hırsızlık yapmaz.

Beyaz adam kadar kötü bir Kızılderili bizim halkımız arasında yaÅŸayamaz; ölümle cezalandırılır ve kurtlara yem olur. Beyaz adamlar kötü okul yöneticiliÄŸi yapıyorlar. Kötü kitaplar taşıyorlar ve yanlış iÅŸler yapıyorlar. Zavallı Kızılderililerin yüzüne gülerek onları kandırıyorlar; el sıkışarak onların güvenini kazanıyorlar, kandırmak için onu sarhoÅŸ ediyorlar ve daha sonra kadınlarımıza sarkıntılık ediyorlar. Bizi kendi başımıza bırakmalarını ve bizden uzak durmalarını söyledik; ama bizi dinlemediler, bizi takip ettiler, bir yılan gibi aramıza sokuldular. Dokunarak bizi zehirlediler. Güvenlikte deÄŸildik. Tehlike içinde yaÅŸadık. Onlara benzemeye baÅŸlamıştık; yalancı, üç kağıtçı, tembel adamlar olmaya baÅŸlamıştık; sadece konuÅŸan ama iÅŸ yapmayan adamlara döndük.

Beyaz adamlar kafa derisi yüzmüyorlar ama daha beterini yapıyorlar; kalbi zehirliyorlar... Elveda halkım! Elveda Black Hawk! (Zinn 188).

Zoraki sürgünün bedeli Amerikan Yerlileri için çok ağır oldu. Batı onlar için yabancı bir ortamdı, topraklarıyla nesiller boyunca süren baÄŸlarını yitirmiÅŸlerdi. Buradaki hayvan ve bitkilere aÅŸina deÄŸillerdi. Topraktan geçimlerini saÄŸlamayı bilmiyorlardı ve yaÅŸamlarını sürdürebilmek için hükümetin yaptığı ödemelere bağımlı hale geldiler. Kendi aralarında çekiÅŸmeler yaÅŸamaya baÅŸladıkları gibi, toprakları paylaÅŸmak zorunda oldukları batılı kabilelerle de kaynakların yetersizliÄŸinden sorunlar yaÅŸamaya baÅŸladılar. Batıda da topraklarından vazgeçmek zorunda kaldılar. Kuzey ve güney olmak üzere ayrılan rezervasyon  topraklarından kuzeydeki, 1853 ve 1854 yıllarında beyazların yerleÅŸimine açılmak üzere hükümet tarafından geri alındı.
Kızılderililere verilen ancak tutulamayan sözler çoktu. General Sherman’a Sioux bölgesindeki bütün rezervasyonları denetleyip burada yaÅŸayan Kızılderililere savaÅŸ tutsağı olarak davranma yetkisi verildi. Rezervasyonda yaÅŸayan Kızılderililer, ABD askerlerine saldırmadıkları için kendilerine tutsak muamelesi yapılmasına anlam veremiyorlardı (Brown, 268). Kızılderililer Powder Irmağı bölgesinde ve onlar için kutsal sayılan Kara Tepeler’deki bütün haklarını yitirdikten sonra bir reis, Büyük Baba’nın bir daha yerlerinden edilmeyeceklerine söz veriÅŸinden beri beÅŸ kez sürüldüklerini hatırlattı. “Bana kalırsa, Kızılderililer’e tekerlek takın” diyordu acı acı, “böylece istediÄŸiniz zaman sürüp götürebilirsiniz onları” (269).


Kızılderililerin yerlerinin deÄŸiÅŸtirilmesinin altında pek çok neden yatıyordu. Beyazların pek çoÄŸu toprak peÅŸindeydi ve kabilelerin haklarına, kültürlerinden saygıları yoktu. Bazıları haksızlığın farkındaydı; fakat Kızılderililerin beyazların bu topraklara yerleÅŸmesine izin vermelerinin kaçınılmaz olduÄŸunu düÅŸünüyordu. Kimisi, 1825-1829 yılları arasındaki BaÅŸkan John Wuincey Adams gibi, Kızılderili medeniyetini korumak için kabilelerin yerlerinin deÄŸiÅŸtirilmesi ve beyaz yerleÅŸimcilerle aralarında tampon bölge oluÅŸturulması gereÄŸine inanıyordu. Jefferson gibileriyse medeni beyazlarla “vahÅŸi yerlilerin” beraber olamayacağına inanıyorlardı. Misyonerlerin ve eÄŸitimcilerin desteÄŸi ile Kızılderilileri “medenileÅŸtirmeyi” asimile etmeyi umuyorlardı (Norton 1:358-9).


1845 yılında “Kalıcı Kızılderili Sınırı”nın ihlalini haklı göstermek için Washington’daki siyasetçiler “Kader Bildirisi”ni icat ettiler. Buna göre “Avrupalılar ve torunları kader tarafından bütün Amerika’yı egemenlikleri altına almaya zorunlu kılınmışlardı. Beyazlar üstün ırk oldukları için, Kızılderililerden hem de onların topraklarından, madenlerden, sorumluydular” (Brown, 25).


Kızılderililerin beyaz adamla karşılaÅŸması yerliler için yıkıcı oldu. Eski dünyadan gelen büyük kitleler karşısında çaresizdiler ve Amerikan politikaları sonucunda kaybeden hep yerliler oldu. Verimli topraklarından uzaklaÅŸtırılan Kızılderililer, yerleÅŸtirildikleri topraklarda deÄŸerli madenler veya petrol bulunması üzerine yine yerlerinden oldular. Bu konuda ÅŸanslı sayılabilecek yegâne Kızılderililer, belki de zaten çorak, verimsiz daÄŸlık topraklarda güneybatıda yerleÅŸik yaÅŸam biçimi sürdüren Pueblo Kızılderilileri oldu. “Adobe” denilen kerpiç evlerde yaÅŸayan bu Kızılderililere onları keÅŸfeden Ä°spanyol “fatihleri” (conquistador), köy anlamına gelen “Pueblo” ismini vermiÅŸlerdi. New Mexico eyaletinde on dokuz, Arizona’da bir tane olmak üzere farklı köylerden oluÅŸan Puebloların nüfusu elli dört bin civarındadır, yüzyıllardır aynı yerde yaÅŸamaktadırlar ve aynı isimle anılmaktadırlar.


Maalesef çok renkli kültürlerine, eski geleneksel yaÅŸamlarını büyük ölçüde sürdürmeyi ve korumayı baÅŸarmış olmalarına raÄŸmen, genelde fazla bilinmeyen Pueblo Kızılderililerinin aksine, yaÅŸam biçimleri artık tarihe karışmış olan Westernlerden yaygın olarak tanınan VahÅŸi Batı denilince ilk akla gelen Ova Kızılderilileri, Kızılderililerin simgesi haline gelmiÅŸtir. Batının “vahÅŸi” olarak nitelenmesinin nedeni orada yaÅŸayan Kızılderililerdi; ancak Kızılderililer bu tanıma katılmıyorlardı.
Büyük geniÅŸ ovaların, güzel tepelerin, kıvrılarak akan ırmakların “vahÅŸi” olduÄŸunu düÅŸünmüyorduk biz. Yalnızca beyaz adama göre doÄŸa “vahÅŸiydi” ve yalnızca ona göre toprak, vahÅŸi hayvanlarla “vahÅŸi” insanlar tarafından istila edilmiÅŸti. Bizim için doÄŸa vahÅŸi deÄŸildi. Toprak cömertti, etrafımız Yüce Gitem’in bize verdiÄŸi nimetlerle doluydu. Bizim için doÄŸa, ancak doÄŸudan kıllı adamlar gelip de gaddarca coÅŸkuyla bize ve sevdiÄŸimiz insanlara onca haksızlığı yaptığında “vahÅŸi” oldu. Ormandaki bütün hayvanlar onun yayılmasından kaçmaya baÅŸladığında -iÅŸte ancak o zaman bizim için “VahÅŸi Batı” baÅŸladı.
Sioux Reis Luther Dinelen Ayı (McLucan 63)

Mississippi vadisinden batıya Rocky daÄŸlarından, kuzeyde Kanada’ya güneyde Texas’taki Rio Grande nehrine kadar uzanan geniÅŸ ovalık bölge yeryüzündeki en geniÅŸ otlaklardan biridir ve çok deÄŸiÅŸkenlik gösterir. Kuzeyi daha çok yağış alır, güneyi çöl kadar kuraktır. Az yağış alan bu ovalık bölgede iklim koÅŸulları çok serttir. Kışların dondurucu soÄŸuÄŸu, yazların ise yakıcı sıcağı bu bölgede yaÅŸayan yerlilerin toprakla uÄŸraÅŸmasına uygun deÄŸildi. Ova Kızılderilileri yaÅŸamlarını sürdürebilmek için bufalo sürülerine bağımlı göçebe bir yaÅŸam sürmekteydiler.


1541 baharında güney ovaları inceleyen Don Francisco Vasquez de Coronado (güneybatı kâÅŸifi) ve adamları bu bölgedeki yerlileri görünce hayretler içinde kaldılar çünkü bu yerliler, güneybatıda gördükleri Pueblo Kızılderilileri gibi mısır yetiÅŸtirmiyorlardı. Bunlar ok ve yaylarıyla “garip, kaba tüylü vahÅŸi sığırları” öldürüp, bıçaklarıyla kesiyorlardı. Bu yerliler evlerde yaÅŸamıyorlar, avlarının postundan yapılmış çadırlarda yaşıyorlardı. Ä°spanyolların kayıtlarına göre, hayvanların derisini sadece korunmak için deÄŸil, giyecek, ayakkabı, ip ve yün yapmak için kullanıyorlardı. Bunlar hiçbir yerde sürekli yaÅŸamıyorlardı, otlaklarda büyük sürülerin peÅŸinden gidiyorlardı. Bir sürü köpek onlarla hareket ediyor, çadırlarının direklerini ve eÅŸyalarını taşıyordu (Exers 255).


XIX. yüzyılda özgürlükleri için mücadeleleri Amerikan gazetelerinde baÅŸlıklarda yer alınca, Oturan BoÄŸa, Kızıl Bulut veya Çılgın At gibi isimler ortaya çıktı ve dalgalanan tüy baÅŸlıkları ile bufalo avcıları, gururlu savaÅŸçılar olarak “Kızılderililer” imgesi oluÅŸtu. Buffalo Bill’in VahÅŸi Batı gösterisi, XX. yüzyıldaki sayısız roman ve film bu imgeye olumsuz katkıda bulundu ve Kızılderililer stereotipini güçlendirdi, adeta Kızılderili yaÅŸam biçiminin sona erdirilmesini haklı çıkardı. Kızılderilileri sevmeyenlere göre, bu “vahÅŸi” insanlar topraktan iyi faydalanamıyorlardı, beyazların bu topraklara yerleÅŸmesine, bir baÅŸka deyiÅŸle, medeniyet için büyük tehdit oluÅŸturuyorlardı ve yok edilmeleri elzemdi. Yenilikçilere göre de Kızılderililer, beyaz Amerikalıların yaÅŸam biçimini benimseyeler çiftçi olabilirlerdi ve barışçı bir yaÅŸam sürdürebilirlerdi. Önyargılar ne olursa olsun, Kızılderililerin ata binmiÅŸ bufalo avcıları imgesi, Ova Kızılderilileri yaÅŸamı ve tarihi ile ilgili birtakım gerçeklerin görülmesini engelliyordu.


Atın Ä°spanyollar tarafından kuzey Amerika’ya XVII. yüzyılda getirilmesinden önce Ovalıların nüfusu çok azdı. 1720 tarihinden itibaren bu durum büyük bir deÄŸiÅŸime uÄŸradı. Yerlilerin atla tanışması batıdan Comanche, kuzeyden Athabascan kabilelerinin, doÄŸudan Sioux ve Algonkin kabilelerinin bölgeye gelerek, bufalo avcılığını yaÅŸamlarının temeli haline getirmesine yol açtı. Yiyecekleri, yakacakları, barınakları için bufaloya bağımlı bir yaÅŸam sürüyorlardı (Feest 187-189). Etiyle besleniyorlar, postunu giyecek ve korunak olarak kullanıyorlar, kemiklerinden alet ve silah yapıyorlardı. “Bizim insanlarımız bir bufalo öldürdüklerinde, hayvanın tümünden bir ÅŸekilde faydalanılırdı; hiçbir ÅŸey ziyan edilmezdi. Postları yataklarımızı örtmek için kullanılırdı; boynuzlarından bardak ve kaşık yapılırdı; eÄŸer boynuzlarından da bir ÅŸey kalmışsa oyunlarda kullanılırdı” (Standing Begar, My People 30).


Kızılderililer, daha önceleri, daha tehlikeli yöntemlerle avlanan bufaloları korkutup kıstırıyor, uçları taÅŸlı mızraklarla öldürülüyor veya koÅŸarak sürülerin uçurumlarından yuvarlanmasını saÄŸlıyorlardı. Bufalo avlayan Kızılderililer, bufalo sürülerini yürüyerek takip ediyorlardı ve göç ederken taşımacılıkta yakın dostları köpeklerden yararlanıyorlardı. At üstünde bufalo sürülerini avlamak çok daha az risk taşıyordu, bu yöntem daha hızlıydı ve daha az sayıda insan gerektiriyordu. Buna karşın at sayesinde daha kolay avlanır, daha kolay hareket edebilir hale geldiler, böylece yaÅŸam kalitelerini yükselttiler.


Ä°spanyol kâÅŸiflerini ilk defa gören yerliler, atlarına gıpta etmekten çok bu dört ayaklı yaratıklardan korkmuÅŸlardı. BaÅŸta at ve binicisinin tek bir canlı olduÄŸunu sanan yerliler, Ä°spanyolca konuÅŸan bir adam atından inince ÅŸaşırmışlardı. Ömründe ilk defa bir at gören Cree savaÅŸçı, bir beyaz tacire bunu anlatır; 1730 yılında atları bir kabileyle yaptıkları savaÅŸta bir okun öldürdüÄŸü atı daha sonra nasıl incelediklerini ÅŸöyle aktarır: “Pek çoÄŸumuz gidip baktık ve hepimiz hayran kaldık. Boynuzlarını kaybeden bir geyiÄŸi hatırlattı, nasıl adlandıracağımızı bilemedik. Fakat, köyek gibi insanoÄŸlunun kölesi olduÄŸu ve eÅŸyalarımızı taşıdığı için, Büyük Köpek adını verdik” (Ewers 256). Gerçekten de, Ova Kızılderilileri arasında atın, köpeÄŸin daha büyük ve yararlı bir türü olduÄŸuna inanılırdı. Siouxlar’ın Kuzey kolu Lakotalar arasında atlara özel yaratıklar oldukları için “kutsal köpekler” adı verildi. Karaayaklar ve diÄŸer kabileler atlardan önceki devreyi hâlâ “köpek günleri” olarak anarlar (Ballantine 198).


Karaayak kabilesinden Pieganlı Kurt Dana (Wolf Calf) 1800’lerde atı tanıma çabalarını ÅŸöyle dile getirir: “Ä°lk defa at sahibi olduklarında insanlar atın neyle beslendiÄŸini bilmiyorlardı. Hayvana kurutulmuÅŸ et verirlerdi, eti yesin diye atın burnuna yaÄŸ sürerlerdi. Ondan sonra hayvanlar baÅŸka tarafa döner, baÅŸlarını yere eÄŸer ve çimenleri yemeye baÅŸlardı...” (198).
Yerliler atlar gibi silahı da çabuk benimsediler ve silahlar yaÅŸamlarının önemli bir parçası oldu. AteÅŸlendiÄŸinde sesinden korkan Kızılderililer silahın içinde bir ruhun var olduÄŸuna inanırlardı. Silah korkuları uzun sürmeyen yerliler savaşırken silah kullanmayı çabuk öÄŸrendiler ama avlanırken oklarını kullanmayı tercih ediyorlardı (Ewers 294).


Karaayak, Lakota ve Dakota (Sioux), Crow, Cheyenne, Comanche, Pawnee, Kiowa gibi kabileler ortak özellikler paylaÅŸtıkları için Ova Kızılderilileri olarak tanımlanmışlardır. Ortak bir dilleri yoktu ama iÅŸaret diliyle anlaşıyorlardı. Ancak bufalo avlamaya dayanan yaÅŸam biçimi fazla uzun sürmedi. GeliÅŸmeye baÅŸladıktan yüzyıl sonra salgın hastalıklar ve savaÅŸlar nedeniyle Kızılderili nüfusunda büyük düÅŸüÅŸler oldu, beyaz avcıların yaklaşık olarak 1885 yılında bufalo sürülerini yok etmesiyle bu yaÅŸam tarzı yok oldu. Büyük bufalo sürülerinin yok edilmesi Ova Kızılderililerinin yaÅŸamında dönüm noktası oldu. Oturan BoÄŸa bu konudaki duygularını ÅŸöyle dile getirir: “Son bufalo düÅŸtüÄŸünde soÄŸuk bir rüzgar esti büyük çayırlıkta ... insanlarım için ölüm rüzgârı” (Feest 187). Beyazlar bilinçli bir ÅŸekilde bufaloları yok edip ziyan ediyorlardı.


Her yerde beyaz avcılara ve post tacirlerine rastlanmaktaydı. Hayvan leÅŸlerinin tiksinti verici kokusu ovaların rüzgarına karışıyordu. Büyük hayvan sürüleri de tıpkı Kızılderililer gibi azalıyordu. (1872-1874 yılları arasında öldürülen 3.700.000 yaban sığırından yalnızca 150.000’i Kızılderililer tarafından vurulmuÅŸtu. Bu iÅŸe ilgi gösteren bazı Teksaslılar General Sheridan’a beyaz avcıların toptan kıyımını durduracak bir ÅŸey yapılıp yapılmayacağını sorduklarında ÅŸu cevabı aldılar: “Bırakınız yaban sığırları tükeninceye kadar öldürsünler, postunu yüzsünler, satsınlar; çünkü kalıcı barışı ve uygarlığın ilerlemesini saÄŸlayacak tek yol budur”) (Brown 242).


Beyaz yerleÅŸimcilerin bölgeye akını 1848’de baÅŸlamıştı, California’da altın bulunması, Oregon’un BirleÅŸik Devletler’e katılması, 1860’ta kıtayı bir uçtan diÄŸerine kat eden demiryolu yapımı ile bu yerleÅŸim hızlandı. Bu yeni durum ile Kızılderili Bölgesi üzerindeki planlar deÄŸiÅŸti ve Kızılderililerin topraklarını satmaları, eski kültürel miraslarından vazgeçip beyaz çiftçilerin yaÅŸam biçimlerini benimsemeleri için baskılar arttı. Bu baskıcı politikalardan kaçmaya çalışsalar da, seçenekleri yoktu. Toprakları meralara ayrılmış, çitlerle çevrelenmiÅŸ, demiryolu ile bölünmüÅŸtü. Böylece hayvanların ve avcıların hareket etmeleri engellenmiÅŸti. Sonuçta Kızılderililer rezervasyonlarda yaÅŸamaya mahkum edildiler. Rezervasyonlardan kaçan grupları ise askerler sıkıştırıyordu.


General Sheridan’a teslim olan Comanche çetesini getiren Tosawi, “Tosawi; iyi Kızılderili” dediÄŸinde aldığı cevap, “GördüÄŸüm tek iyi Kızılderili iyi bir Kızılderilidir” (Brown 159) olur. Daha sonra bu, “En iyi bir Kızılderili, ölü Kızılderilidir” (The only good Indian is a dead Indian) olarak Amerikan özdeyiÅŸi haline gelir. Kızılderilileri “vahÅŸi” olarak niteleyen beyazlar bu nedenle öldürülmelerinde fayda görür. Sırf Kızılderililer’le savaÅŸmak amacıyla kurulan Üçüncü Müfrezenin başındaki Albay Chivington, askerleri barışçı Kızılderililere saldırmak istemeyince çok öfkelenir. “Lanet olsun Kızılderililere yakınlık duyanlara!” diye haykırır. “Ben buraya Kızılderilileri öldürmeye geldim ve Tanrının göÄŸü altında Kızılderilileri öldürmek için her türlü yola baÅŸvurmanın doÄŸru ve ÅŸerefli bir iÅŸ olduÄŸuna inanıyorum” (Brown 88).


1870’lerde sayısı elli milyon olarak hesaplanan bufaloların sayısı 1875’te bufaloları öldürmek için adeta birbirleriyle yarışa geçen profesyonel beyaz avcılar, bufaloları tamamen yok etmiÅŸti. Bir subay 1867 yılında Platte nehrine gelen avcılara ÅŸöyle diyordu: “ÖldürebileceÄŸiniz kadar bufalo öldürün. ÖldüreceÄŸiniz her bufalo ile bir Kızılderili yok olacaktır” (Walker 317). Böylece Kızılderililerin yaÅŸam kaynakları da yok edildi.


Frank B. Linderman’ın kaleme aldığı Pretty-shield: Medicine Woman of the Crow (Güzel Kalkan: Crow’ların Åžifa Veren Kadını), Crow kabilesindendir ve Ova Kızılderililerinin yaÅŸam biçimini anlattığı otobiyografide bufaloların ölümünü ÅŸöyle anlatır:
Ahh, pek çok, yüzlerce, ölü bufaloyu güzel topraklarımızın her yerine dağılmış, beyaz adamlar tarafından öldürülmüÅŸ, derileri yüzülmüÅŸ ve çürümeye terk edilmiÅŸ olarak görmeye baÅŸlayınca kalbim paramparça oldu. Bunu ilk defa Judith havzasında gördüm. Orada bütün topraklar çürüyen et kokuyordu. Çiçekler bile bu kokuyu bastıramıyordu. Kalplerimiz taÅŸ gibiydi. Fakat kimse, o zaman bile, beyaz adamın bufaloların hepsini öldürebileceÄŸine inanmıyordu. BaÅŸlangıçtan beri o kadar çok vardı ki! (250).

Yiyecek kaynaklarından yoksun bırakılan son Ova Kızılderilileri de, Kızılderili iliÅŸkiler Bürolarına boyun eÄŸmek ve hükümetin verdiÄŸi tuzlanmış et, un, ÅŸeker, atılmış dokuma kumaÅŸtan oluÅŸan sadakayla geçinmek durumunda bırakılırlar. ÇoÄŸu zaman Kızılderili Büro temsilciliklerinin insafına kalan bu gururlu insanlar, hak ettikleri hiçbir ÅŸeyi alamazlar. Temsilcilik büroları tıka basa yiyecek doluyken bile aç kalırlar. Santee Siouxlarından önemli lider, Küçük Karga (Little Crow) tutulmayan vaatler karşısında Kızılderili Büro temsilcisine ÅŸöyle der: “Uzun zaman bekledik. Para bizim olduÄŸu halde alamıyoruz. Hiç yiyeceÄŸimiz kalmadı, oysa sizin buradaki dükkânlarınız aÄŸzına kadar yiyecek dolu. Sizden bu dükkânlardaki yiyecekleri ÅŸimdiden alabilmemiz için bize kolaylık göstermenizi rica ediyoruz, yoksa açlıktan ölmemek için kendi bildiÄŸimiz yoldan almasını biliriz. Ä°nsanlar aç oldukları zaman kimseden medet ummaz, kendi iÅŸlerini kendileri görürler.”
Galbraith cevap vereceÄŸi yerde, tacirlere döndü ve ne yapmak niyetinde olduklarını sordu. Tacir Andrew Myrick olanca kötülüÄŸüyle ÅŸu karşılığı verdi: “Madem o kadar açlar ya ot yesinler ya da kendi boklarını” (Brown 54).


At ve silahlarıyla bir zamanlar ovalarda egemen olan Ova Kızılderililerinin yaÅŸamları sadece deÄŸiÅŸmekle kalmadığı gibi, artık tehdit altındaydı. Buna çok d irendikleri için Siouxlar’a “Bütün kabilelerin en savaÅŸçısı” denilmiÅŸtir (Standing Bear, Land 41). Birçok kolu olan Sioux kabilesi, Ova Kızılderililerinin en kalabalık ve en güçlülerindendi. Philadelphialı ressam George Catlin, eserleriyle ölümsüzleÅŸtirdiÄŸi Ova Kızılderililerinden Siouxlar’ı, giyimlerine gösterdikleri itina ve asil tavırları nedeniyle “Ovaların aristokratları” (41) diye tanımlıyordu. Tüy armacılığını Siouxlar geliÅŸtirmiÅŸti. Saçlarına veya baÅŸlıklarına taktıkları kartal tüyleri, takanın baÅŸarılarını ifade ediyordu. SavaÅŸ sonrası zafer kutlamalarında düÅŸman öldüren biri, kartal tüyünü dik olarak takıyordu. DüÅŸman öldürürken yaralanan savaÅŸçının tüyü ise kırmızıya boyanıyordu (57).


1860’larda doÄŸan Luther Standing Bear (Dinelen Ayı), Siouxların Batı kolu Lakotalardandı ve Ova Kızılderililerinin yaÅŸadığı zor yıllarda büyüdü. Topluma saygılı, yararlı, baÅŸarılı bir avcı ve savaÅŸçı olması için geleneksel bir biçimde yetiÅŸtirilen Dinelen Ayı, Siouxların yaÅŸamında kökten deÄŸiÅŸimler olurken daha bir çocuktu. Büyük Sioux Rezervasyonunun tartışmalı 1868 Laramie Kalesi AnlaÅŸması (Fort Laramie Treaty) ile kurulması, doÄŸduÄŸu zamana denk gelir. Bu anlaÅŸma ile Güney Dakotadaki Kutsal Kara Tepelere beyazların girmesi yasaklanmıştı. Ancak, Siouxlar’ın “Pahuska, Uzun Saç” adını verdikleri General George Custer ve 7. Süvari BirliÄŸinin 1874’te Kara Tepeler’de altın bulması ile durum deÄŸiÅŸti. Beyazların akınına uÄŸradı ve yine Kızılderililer topraklarını kaybetti. ÇeÅŸitli Sioux kabilelerinden Kızıl Bulut (Red Cloud), Benekli Kuyruk (Spotted Tail) gibi ÅŸefler onlar için kurulan temsilciliklerin yakınına taşındılar, Lakotalar eski yaÅŸam biçimlerini sürdürmek için direndilerse de, General Custer’ın, 25 Haziran 1876’da, beyazların katliam olarak adlandırdıkları, Little Bighorn (Küçük Büyükboynuz) yenilgisi ve asker baskısıyla rezervasyon yaÅŸamına boyun eÄŸmek zorunda kaldılar. Luther, Dinelen Ayı’nın “hükümet hapishanesi” diye tanımladığı rezervasyondaki yaÅŸam eski geleneklerinin yıpranmasına neden oldu, Kızılderililer’i yiyecek ve tüm gereksinimleri için hükümete bağımlı hale getirdi. Bu arada Kızılderili Ä°liÅŸkiler büroları’nda polislerin görevlendirilmesi buralarda görevli temsilcinin yerini saÄŸlamlaÅŸtırdı. Sioux dini yaÅŸamında çok önemli yeri olan, yılda bir yapılan GüneÅŸ Dansı’nın (Sun Dance) yasaklanması ve hükümetin desteklediÄŸi misyonerlerin faaliyetleri Kızılderililerin dini yaÅŸamlarını olumsuz etkiledi. Sioux savaÅŸçılarını tarımla uÄŸraÅŸan yerleÅŸik yaÅŸam sürmeye yönelten çabalar Sioux geleneklerine ve isteklerine ters düÅŸüyordu. Nihayet, hükümet geliÅŸtirdiÄŸi eÄŸitim programları ile Sioux ve diÄŸer Kızılderililerin asimilasyonunu hızlandırdı (Sdanding Bear, My People ix-x).


Luther Standing bear, otobiyografik eseri My People the Sioux’da (Benim Halkım Siouxlar), geleneksel çocukluk hayatını ve daha sonraki büyük deÄŸiÅŸiklikleri anlatır. O zor günleri bizzat yaÅŸamış bir kiÅŸi olması ve o devirde bunu yapabilecek Kızılderili yazarın yok denecek kadar az olması, kitabını daha da deÄŸerli kılmaktadır. 1928’de basılan ilk kitabından sonra, Standing Bear, My Indian Boyhood (Kızılderili ÇocukluÄŸum) (1931), Land of the Spotted Eagle (Benekli Kartal’ın Toprakları) (1933) ve Stories of the Sioux (Siouxların Hikayeleri) (1934) adlı kitapları yazmıştır. Bunlarda bir Kızılderilinin bakış açısını verdiÄŸi gibi, eleÅŸtirilerini de yapmaktadır. DüÅŸük eÄŸitimine raÄŸmen, akıcı bir dille Luther Standing Bear’ın bunca kitabı yazabilmesi büyük baÅŸarıdır. Günümüzün Kızılderili yazarları Vine Deloria Jr. veya M. Scott Momaday’in edebi üslubuyla yazılmış olmasalar da, bu eserin Amerikan Kızılderililerinin edebiyatının geliÅŸimine önemli katkıları olmuÅŸtur. Ä°lk kitabını ellili yaÅŸlarda yazdığı ve belleÄŸine dayandığı için bazı hatalar olsa da kitapları öneminden bir ÅŸey kaybetmemektedir.


Standing Bear, beyazların “vahÅŸi” olarak düÅŸündükleri insanların gerçekte ne olduklarını, nasıl yaÅŸadıklarını, örf ve adetlerini tanıtmayı amaçlamaktadır. Land of the Spotted Eagle’ın önsözünde, “Lakatolar ÅŸimdi üzgün, sessiz ve yerinde sayan, bütün bakıyı gören insanların kaderinin acısını çekiyorlar. Bugün gördüÄŸünüz Lakotalar bir zamanlar var olan Lakotalar’ın, kusursuz bakmazsanız, paramparça olmuÅŸ bir karikatürüdür” der. (xv-xvi) Kitabının sonunda ise Kızılderililere “vahÅŸi” denmesi konusunda ÅŸunları söylemekten          geri kalmaz:
Fakat bunca yıldır Kızılderiliye vahÅŸi denmesi onu vahÅŸi kılmamıştır; bütün erdemlerinin inkâr edilmesi onu erdemlerinden yoksun bırakmamıştır ve ondan alınmaya çalışılan her ÅŸey karşısında gösterdiÄŸi direnç, onu kurtaran güç olmuÅŸtur ki, bunlar geciken adalet yerini bulduÄŸunda ve Kızılderili eski haline döndüÄŸünde, ihtiyaç duyduÄŸunda onu ayakta tutacak ÅŸeylerdir (251).

My People the Sioux adlı kitabında çocukluÄŸunu, daha sonra bufaloların kaybolması ile “kötü kokulu benekli bufalo” diye tanımladığı sığır etine ve hükümetin verdiklerine muhtaç olmalarını anlatır. Ekmek yapmayı bilmedikleri için verilen unu atıp torbalarından gömlek yaptıklarını, verilen yeÅŸil kahve çekirdeklerinin kavrulması gerektiÄŸini daha sonra öÄŸrendikleri fakat deÄŸirmenleri olmadığı için taneleri çekemediklerini; kahve acı olduÄŸu için ilaç olduÄŸunu sandıklarını ve annesinin daha faydalı olması için daha acı olsun diye kahveye biber koyduÄŸunu anlatır.


Standing Bear’ın anlattıklarına göre o günlerde “Bir Sioux için beyaz adam öldürmek ÅŸerefli deÄŸil, utanç verici bir ÅŸey sayılırdı. Bir soluk benizliyi öldürmek cesurca bir davranış olarak görülmezdi. Bize beyaz adamın bizden çok daha zayıf olduÄŸu öÄŸretilirdi” (6). VahÅŸilik ve saldırganlık timsaline dönüÅŸtürülen Sioux ve diÄŸer Ova Kızılderilileri için saygı ve itibar kazandıran en büyük cesaret örneÄŸi “VuruÅŸ yapmak” (count coup) idi. Antropolog George Bird Grinnell bunu ÅŸöyle açıklar:
Çok iyi tanıdığım ova kabileleri arasında -bu hiç tanımadığım diÄŸer kabileler için de geçerlidir- elinde tuttuÄŸu bir ÅŸeyle veya bedeninin bir bölümüyle rakibine dokunarak düÅŸmanla doÄŸrudan kiÅŸisel temas saÄŸlamak, gösterilebilecek en cesurca davranıştı... (BilindiÄŸi ÅŸekliyle bu) yaÅŸayan, yaralanmış bir adama              -dokunarak veya çarparak- darbe vurmak ve onu öldürmemek(ti) ve bu çok sık yapılıyordu... Belirli uzaklıktan yaralayabilecek bir silah taşımadan muharebeye giriÅŸmek, bir adamın cesaretinin delili kabul ediliyordu. Mızrak taşımak, ok ve yay taşımaktan; küçük bir balta veya savaÅŸ sopası taşımaksa mızrak taşımaktan daha itibarlıydı; en cesurcasıysa, yanına kırbaç veya -bazen darbe sopası olarak adlandırılan- uzun bir daldan baÅŸka bir ÅŸey almadan savaÅŸa girmekti      (Stannard 181).

Luther Standing Bear cesaretini göstereceÄŸi için gönüllü olarak gittiÄŸi Pennsylvania’daki Carlisle okulunu uzun uzun anlatır. 1879 yılında açılan bu okul, Kızılderili devlet okullarına model oluÅŸturdu. Bu okul, aslen orduda subay olan Richard Henry Pratt’in eseriydi. Pratt, devletin Kızılderilileri eÄŸitmek için daha fazla çaba göstermesi gerektiÄŸini düÅŸünüyordu. Kızılderili kültürünün bütün izleri yok edilmeli, beyaz adamın kültürü onun yerini almalıydı. Bir baÅŸka deyiÅŸle, Kızılderililer beyazlaÅŸtırılmalıydı. Asker olmasına raÄŸmen, okul müdürü olan Pratt, yirmi dört yıllık görevi süresince Kızılderililerin eÄŸitimi konusunda etkin oldu.    Standing Bear’ın da anlattığı gibi, Pratt çocuklar tarafından sevilen, sayılan bir kiÅŸiydi. DoÄŸuya tren yolculuÄŸu, sıra sıra küçük evler, gürültücü beyaz kalabalıkların merakı onun için sıra dışı bir ÅŸeydi. Okul, yeni giyim tarzı,yeni yiyecekler, kurallar ve kısıtlamalar zor bir alışma sürecini gerektiriyordu. Güvenli aile ortamlarından ve kültürlerinden uzaklaÅŸtırılan Kızılderili çocuklar, eÄŸitmenlerini onların dilini konuÅŸamadıkları için iletiÅŸimin bile zor olduÄŸu, tamamen yabancı beyazların dünyasında buluyorlardı kendilerini. Standing Bear uyum saÄŸlamakta baÅŸarılı oldu.
Carlisle’da “uygarlaÅŸtırma” süreci giyeceklerle baÅŸlıyordu. Mokasen ve battaniye giyen Kızılderili çocuklar uygarlaÅŸtırılamazdı! Beyazların giysileri içinde Standing Bear kendini hiç rahat hissetmiyordu. Deri çizmeler ise acı çektiriyordu. Yalınayak dolaÅŸmayı çok istiyorlardı ama üÅŸütecekler diye uyarılıyorlardı.


Bu bizim için yeni bir uyarıydı. Çünkü annelerimiz hiçbir zaman bize soÄŸuÄŸa dikkat etmemizi söylememiÅŸlerdi ve çocukken makosenlerimizle karla dolu çadıra girdiÄŸimi hatırlarım. Kayıtsızca ayaklarımdan çıkarır, karları temizler ve hiçbir hastalık düÅŸüncesi olmadan ayaklarıma geçirirdim. Çünkü o zamanlar soÄŸuk algınlıkları, nezle, bronÅŸit ve la grippe nedir bilinmezdi. Fakat, bunları kısa zamanda öÄŸrenecektik (Land 232).

Onu en çok rahatsız eden ÅŸey ise, kışın giymeleri için verdikleri kırmızı pazen iç çamaşırlarıydı. Rahatsızlığı onun için “iÅŸkenceye dönüÅŸmüÅŸtü.” DayanabildiÄŸi kadar dayanan Standing Bear, çamaşırlarını çıkarıp teftiÅŸ zamanına kadar saklarmış. Kızarlar diye de gizlice giyermiÅŸ. Saçları da kesilmiÅŸti çünkü saçları “gizemli bir ÅŸekilde bizim geliÅŸmemize engel oluÅŸturuyordu” (232). Saçlarının kesilmesine çocuklar çok içerlerler, hatta Standing Bear’ın gözleri yaÅŸlarla dolar. “Åžimdi saçımı kesildikten sonra, aklıma yeni bir ÅŸey geldi. Artık Kızılderili olmadığımı fakat beyaz adamın taklidi olduÄŸumu hissettim. Ve biz hâlâ beyaz adamın taklidiyiz” (My People 141).


Okulda çocukların kendi dillerini konuÅŸmaları yasaktı. Ä°ngilizce bilmeyen akrabaları ziyarete geldiÄŸinde izin alarak kendi dillerini konuÅŸurlardı. Babası geldiÄŸinde Standing Bear izin almadan kendi dillerini konuÅŸmaz. Ayrıca çocuklara Ä°ngilizce isimler verilirdi. Standing Bear, tahtadaki listeden isim seçmesini bu baÄŸlamda anlatır.
Nihayet Standing Bear evine döner. Evlerine dönen öÄŸrenciler kendilerini iki kültür arasında buluyorlardı; ama hiçbirine tamamen kabul edilmiyorlardı. Bazıları iÅŸ bulamayınca tüm eÄŸitim deneyimlerini reddederek “battaniyeye geri dönüyorlardı” (returned to the blanket), yani kendi kültürlerine sarılıp beyazlarınkinden tamamen vazgeçiyorlardı. Bazılarıysa ÅŸehirlerde kalarak beyaz toplumun üyeleri haline geliyorlardı.


Standing Bear, zamanının çok ilerisindeydi. Amerikan hükümetinin Kızılderili politikasını açıkça eleÅŸtiriyordu. Kızılderililerin beyazlardan öÄŸrenecekleri çok ÅŸey olduÄŸuna inanmakla beraber, beyazların da Kızılderililerden öÄŸrenecekleri çok ÅŸey olduÄŸunu belirtiyordu. Carlisle gibi okullarda eÄŸitmenlerin her iki dili de bilmeleri gerektiÄŸine inanıyordu, oysa bazı öÄŸretmenler Kızılderili çocuklardan korkuyorlardı ve ayrıca Ä°ngilizce bilmeyenleri eÄŸitmek konusunda deneyimsizdiler. Rezervasyonlarda Kızılderililerin önemli görevlere getirilmeleri gerektiÄŸini, her birinde Kızılderili doktorların, hemÅŸirelerin, mimarların, diÅŸçilerin, avukatların, eÄŸitmenlerin gerektiÄŸini savunuyordu. Ä°ki dilde eÄŸitimi vurgulamak dışında, Kızılderili tarihinin ve kültürünün öÄŸretilmesini, Kızılderili kültürünün korunması gerektiÄŸini belirtiyordu. Hollywood filmlerinde bile rol alan Standing Bear, sinema entüstrisinin Kızılderililere karşı ayrımcılığını, ekranda Kızılderili ve yaÅŸamını yanlış tanıtmasını eleÅŸtiriyordu. Bufalo Bill’in VahÅŸi Batı Gösterisi’ne katılan Standing Bear, Ä°ngiltere’ye gidiÅŸ maceralarını kitabında anlatıyordu.


1887’de çıkarılan, Kızılderililere toprak tahsis ederek onları çiftçi yapmayı amaçlayan Dawes Kararı ile toprak sahibi olan eÄŸitimli Standing Bear’ın toprak hakkını kazanması ve Amerikan vatandaşı olabilmesi için kendi iÅŸlerini yürütebilir diye yeterlilik kararı verilmesi gerekiyordu. Otobiyografisinde bunları elde edebilmek için zorlu çabalarını anlatır ve Ghost Dance (Hayalet Dansı) ile Wounded Knee (Yaralı Diz)’deki anılarını aktarır. Kızılderili tarihinin bir Kızılderili’nin perspektifinden sunulması, Luther Standing Bear’ın kitaplarını Sioux-beyaz iliÅŸkileri açısından deÄŸerli belgeler haline getirmektedir.
Söz edilmesi gereken diÄŸer önemli Sioux, Ohiyesa veya bilinen beyaz adıyla, Charles Alexander Eastman’dır. 1858 yılında doÄŸan Eastman, on beÅŸ yaşına kadar avcı ve savaÅŸçı olarak yetiÅŸtirilir. On yılda dört ayrı okulda okuyan bu çocuk, çok iyi Ä°ngilizce öÄŸrenir. 1887’de Dartmounth, 1890’da Boston Tıp Okulu’ndan mezun olur ve Pine Ridge (Çablı Bayır) Kızılderili Bürosu doktor olarak görev yapmaya baÅŸlar. Silah seslerini duyan Eastman, Yaları Diz katliamı sonrası kurtulabildiÄŸi kadar insanını kurtarır. 1902-1918 yılları arasında on bir kitap yazan Eastman, zamanının en ünlü yazarı olur. Kitaplarında Sioux mitolojisini, geleneklerini ve tarihini anlatarak Kızılderili kültürünü tanıtmayı, önyargıları yok etmeyi ve Kızılderililerin hak ettikleri saygıyı görebilmelerini saÄŸlamayı amaçlamaktadır. Dilimize de çevrilen ilk kitabı Indian Boyhood (1902) (Kızılderili ÇocukluÄŸu), sözlü geleneklerine baÄŸlı kalarak kaleme aldığı anılarıdır. Eserleri belge niteliÄŸi taşıyan Eastman da, Standing Bear gibi, o yıllarda insanlarının yaÅŸamlarını etkileyen deÄŸiÅŸimi anlatmaktadır. Ancak, bu deÄŸiÅŸim Ova Kızılderilileri açısından olumlu olmamıştır.
Kuzey Amerika Yerlilerinin geçmiÅŸteki yaÅŸantısı, yabanıl yaÅŸam süren pagan toplumların yaÅŸantılarına dair kusursuz bir örnektir. Onların fiziksel yapıları olaÄŸanüstü, zekâları son derece keskindi; ama artık Kızılderililer, geçmiÅŸte o özgür ve doÄŸayla uyumlu yaÅŸayan bireyler deÄŸiller. Özel yerleÅŸme bölgelerinde varlıklarını sürdüren bugünün yerlileri, sadece birer tablo-geçmiÅŸin kurgusal birer kopyası (Charles A. Eastman 15).

Ova Kızılderilileri ölüm kalım savaşı verirken, Wokova adında bir Mesih son umutları oldu ve 1888’de Hayalet Dansı diye yeni bir din Kızılderililer arasında hızla yayılmaya baÅŸladı. Beyazların Jack Wilson adını verdiÄŸi Wovoka, insanlarına barış ve umut mesajları veriyordu. Kendine Ä°sa diyecek kadar ileri giden Wovoka, atalarının geri döneceÄŸini, eski yaÅŸam biçimlerine kavuÅŸacaklarını ve beyazların kaybolacağını söylüyordu.
Bu deÄŸiÅŸimi hızlandırmak için beÅŸ gün el ele tutuÅŸarak dans etmelerini salık veriyordu (Bonvillain 81-83).
Wovoka’nın öÄŸretileri barışçıl olsa da, giderek büyüyen Hayalet Dansı hareketi beyazları korkuttu. Üstelik 1890 sonlarındaki Sioux isyanı ile aynı zamana denk geliyordu.
Kasım ayı ortalarında, Hayalet Dansı öyle yaygınlaÅŸmıştı ki, bütün öteki iÅŸler hemen hemen durmuÅŸtu. Hiçbir öÄŸrenci okuluna gitmiyordu. Dükkânlar bomboÅŸtu. Küçük çiftliklerde hiçbir iÅŸe bakılmıyordu. Çamlı Bayır temsilcisi durumdan ürkerek Washington’a bir telgraf çekti: Kızılderililer kar altında çılgınca dans ediyor... Korunmaya muhtacız (Brown, 381).

Hayalet Dansı’nın trajik sonucu 29 Aralık 1890 tarihindeki Yaralı Diz katliamı oldu. Askerler Kızılderililerin silahlarını toplama emri almışlardı ve sadece birkaç tüfek buldular. Gerginlik artarken bir Kızılderili ile bir asker arasında çekiÅŸme sonucu patlayan silah ile askerler ateÅŸ açtı. 200 kiÅŸi, kadın, erkek ve çocuk katledildi. KurÅŸun geçirmez diye bilinen “hayalet gömlekleri” insanları koruyamamıştı. Kara Geyik (Black Elk) gördüklerini ÅŸöyle anlatıyordu:
Ä°ÅŸte böylece her ÅŸey bitmiÅŸti... Ä°htiyarlık yaÅŸamın ÅŸu yüksek tepesinden ÅŸimdilerde geriye dönüp baktığımda, kuru derenin eÄŸri büÄŸrü yamaçlarında etrafa dağılmış bir yığın kesilip biçilmiÅŸ çocuÄŸu ve kadını genç gözlerimle görmüÅŸ olduÄŸum zamanlardaki kadar net olarak hâlâ görebilmekteyim. Ve orada, kanlı çamurlar içinde daha baÅŸka bir ÅŸeylerin de ölmüÅŸ olduÄŸunu ve ÅŸiddetli yaÄŸan karlar altında gömülü kaldığını görebilmekteyim ben ÅŸimdi. Bir milletin rüyası can vermiÅŸ bulunuyor orada. Güzel bir rüyaydı o (261).

Umutlarını baÄŸladıkları Hayalet Dansı dini, eski yaÅŸam biçimlerini geri getiremedi. Kızılderililer için yeni yaÅŸam biçimine teslim olmak dışında bir seçenek kalmadı. Bu anlamda Yaralı Diz, Kızılderililerin sembolik sonu oldu. Böylece 1490’lardan 1890’lara kadar süren 400 yıllık soykırım Kolomb ile baÅŸladı, Yaralı Diz ile son buldu.
1968 yılında Minneapolis’te kurulan militan grup “Amerikan Kızılderililer Harekâtı” (American Indian Movement-AIM) en çok yankı uyandıran eylemlerini, Åžubat 1973’te Çamlı Bayır Rezervasyonundaki Yaralı Diz’i iÅŸgal ederek gerçekleÅŸtirdiler. Bu, Kızılderililerin varlığını ve süregelen egemenliÄŸini göstermek amacını taşıyan bir eylemdi, ancak az daha FBI ajanları, rezervasyon lideri ve iÅŸgalciler arasındaki karşılaÅŸma tarihin tekrarına yol açacaktı            (Feest 434).

Bu iÅŸgal Kızılderililerin yok olmadığının göstergesiydi, üstelik 1890’dan bu yana sayıları artmıştı.
1990’da, Yaralı Diz’in 100. yılında katliamı anmak üzere bölgeye giden atlarına binmiÅŸ Kızılderililer, acı veren geçmiÅŸlerini geride bırakmışlardı. 1970’lerden günümüze Kızılderililer kaybettikleri toprakları geri almak, kalan topraklarını korumak için mahkemelerde mücadele etmiÅŸlerdir. Yüzlerce Kızılderili avukat hukuki yollarla insanlarının hakkını aramak için çaba sarf etmektedir. Ä°stedikleri gibi ibadet hakkını, kutsal saydıkları yerleri, anlaÅŸmalarla elde ettikleri haklarını kaybetmemek için uÄŸraÅŸ vermiÅŸlerdir ve baÅŸarılı olmuÅŸlardır.



Meldan Tanrısal
Doğu Batı Dergisi
(Bir Zamanlar AMERÄ°KA)
Sayı 32, Temmuz 2005, sf. 11-33

KAYNAKÇA
 - Ballantine, Betty ve Ian Ballantine, ed. The Native Americans: An Illustrated History. Atlanta: Turner Publishin, Inc. 1993.
 - Bonvillain, Nancy, ed. Native American Religion. New York: Chelsea House Publishers, 1996
 - Brown, Dee. Kalbimi Vatanıma Gömün. Çev. Celal Üster. Ä°stanbul: e Yayınları, 1973.
 - Deloria, Vine Jr. Custer, Died For Your Sins. New York: Avon Books, 1969.
 - Eastman, Charles E. Kızılderilinin ÇocukluÄŸu. Çev. Tuba Geyikler. Ankara: Ä°mge Kitabevi 2002.
 - Erdich, Louse. Tracks. New York: Henry Hold and Co., 1988.
 - Ewers, John C. “Horsemen of the Plains” in The World of the American Indian, Washington D.C.: National Geographic Society, 1989.
 - Feest, Christian, ed. The Cultires of Native North Americans, Cologne: Könemann Verlagsgesellschaft mbH, 2000.
 - Hittman, Michael. Wovoka and The Ghost Dance. Lincoln: University of Nebraska Press, 1997.
 - Hurtado, Albert L. ve Peter Iverson ed. Major Problems in American Indian History. Lexington. Healt and Co. 1994.
 - LaFarge, Oliver. A Pictorial History of the American Indian. New York: Crown Publisher, Inc., 1956.
 - McLuhan, T.C. Yeryüzüne Dokun. Çev. Ece Soydam, Ankara: Ä°mge Kitabevi, 1994.
 - Neihardt, John G. ed. Black Elk Speaks: Being the Life Story of A Wholly Man of the Oglala Sioux. Çev. Ünsal Özünlü. Ä°mge Kitabevi, 1998.
 - Norton, Mary Beth, et Al., ed. A People and a Nation: A History of the United States. 2 cilt, Boston: Houghton Mifflin Co., 1994.
 - Pretty-Shield. Pretty-Shield: Medicine Woman of the Crows. Lincoln: University of Nebraska Press, 1974.
 - Standing Bear, Luther. My People the Sioux. Lincoln: University of Nebraska Press, 1975.
 - Standing Bear, Luther. Land of the Spotted Eagle. Lincoln: Universty of Nebraska Press, 1978.
 - Stannard, David E. Amerika’nın Soykırım Tarihi. Çev. Åžaban Bıyıklı. Ä°stanbul: Gelenek Yayıncılık, 2004.
 - Takaki, Ronald. Iron Cages: Oxford University Press, 1979.
 - Utley, Robetr M. The Last Days of the Sioux Nation, London: Yale University Press, 1963.
 - Utter, Jack. American Indians. Lake Ann: National Woodlands Publishing Co., 1993.
 - Walker, Bryce ve Jill Maynard, ed. Through Innian Eyes. New York: Readers’s Digest Association, Inc. 1995.
 - Weaver, Jace, ed. Defending Mother Earth: Native American Perspectives Environmental Justice, New York Orbis Books, 1996.
 - Zinn, Howard, Öteki Amerika. Çev. Seyfi Öngider, Ä°stanbul: Aykırı Yayıncılık, 2000

Hazırlayan: Fatma Ocak

Henüz yorum yapılmamış.

* İşaretli tüm alanları doldurunuz.