26 Mayis 2018 Cumartesi

Yıldıray Oğur: Bu ülke insanları tarafından çok sevilmiş ama insanlarını pek sevmemiş bir ülke!

16-05-2018 09:21 Güncelleme : 16-05-2018 10:16

Yıldıray Oğur: Bu ülke insanları tarafından çok sevilmiş ama insanlarını pek sevmemiş bir ülke!

Düşünce Mektebi olarak, gazeteci - yazar Yıldıray Oğur ile son çıkan kitabı Alternatif Tarihi konuştuk. Cevat Şakir'den Reşit Galib'e ve Ali Kemal gibi daha pek çok aykırı karakterin alternatif tarihine dair aklımıza takılan soruları sorduk.

HAZIRLAYAN: MEHMED MAZLUM ÇELİK

Kitabı elimize alıp incelediğimizde her başlıkta polisiye bir roman havasıyla karşılaşıyoruz. Kısa bir giriş cümlesi, bölünen, atlanan veya geriye sarılan bir zaman; okuyucuya ipuçları bırakarak beklenmedik bir finalle “olay” çoğunlukla anlamsal bir kronoloji izliyor. Tahlil ettiğimizde genel olarak kitapta böyle bir kurgu ortaya çıkıyor; ama soru şu: Yıldıray Oğur bunca kaynağı bir araya getirip okuyucusunun zihni melekeleri ile mutlaka kazanacağı bir satranç oynarken Alternatif Tarih’te nasıl bir metodoloji izliyor,kitabını yazarken kaynakları nasıl bu denli zengin kullanmayı başardı?

Polisiye roman hissi vermesine sevindim. Ben de pek çoğunu öyle hissederek, öyle kurgulayarak yazdım çünkü. Herhalde çok dizi izlemekten, aklım da öyle çalışmaya başlamış olabilir. Tabii adı yanıltmasın, bu bir tarih kitabı değil. Popüler tarihçilik de demek istemiyorum. Belki bu türe tarihte gazetecilik denebilir. Bunlar benim tarihteki favori hikayelerim. Eğer 150 yıllık tarihimizden gazeteye hikayeler yazmam gerekseydi, ben bunları seçerdim. Yaşandıkları zamanların manşetleri değillerdi belki ama o dönemi en iyi anlattığını düşündüğüm hikayelerdi bunlar. Aslında ülkemizde buna insanları inandırmak zor olsa da gazeteciliğin standartları akademik tarihçiliğe benziyor. İyi bir editör, muhabirinden mutlaka yazdığı her bilgiye  ve görüşe referans, belge göstermesini ister. Yine iyi bir tarihçi her hatırata güvenilmeyeceğini bildiği gibi, iyi bir gazeteci de her tanığın anlattığına inanmaz. Bu hikayeleri yazarken hem gazeteciliğin hem akademinin kriterlerine riayet etmeye çalıştım. Çünkü bu hikayeler akademik disiplin içinde yazılmış sıkıcı makalelerde kalmamalıydı. O yüzden onları, sıkmayan bir kurguyla insanların sabah kahvaltısında, işe giderken, kahve içerken, plajda güneşlenirken gazeteden okuyabilecekleri basitlikte ve okunurlukta yazmaya çalıştım. Kurguyu oluşturmak için epeyce şeyi taramam gerekti. İSAM kütüphanesi, gazete arşivleri ve kullanmasını bilene bir derya olan Google sağolsun. Bazen o kadar çok ayrıntı çıktı ki karşıma hepsini kullanayım derken bir türlü hikayenin sonuna gelemedim. Ama yazarken en zevk aldıklarımdan okurların da zevk almış olmasından memnunum.

Kitap yalnızca yeni bir tarih tezi ya da anlayışı ortaya koyuyor” gibi bir klişeden bahsetmek öyle sanıyorum ki zekânızı küçümsemek olacak. Öte taraftan her şeyin okuyucu tarafından anlaşılmasını beklemek de okuyucuya haksızlık olacaktır. Burada alternatif kişiler söz konusu olduğu kadar doğrudan anlatılmaktan kaçınılmış olaylar alternatif bir yöntemle de ima edilmesi de söz konusu mu; öyle ise hangi koşullar bunu zorunlu kıldı ve siz de kendinizi alternatif bir ‘tarihi’ kişilik olarak hissediyor musunuz? 

Yok canım, o kadar değil. Daha çok arada kalmış küçük insan hikayeleri sınıfına girerim şimdilik :) Ama yani uzaktan akrabam çıkan Arif Bey’in hikayesini okuyunca biraz kendi hikayeme benzetmedim değil. İktidarlarla genetik olarak ailemizin problemli bir ilişkisi var galiba. Türkiye’de tarih çok uzun yıllar büyük adamların, aktörlerin, olayların, savaşların tarihinden ibaret kaldı. Küçük insanların, merkezde olmayanların, taşranın, yenilmişlerin hikayeleri ancak son zamanlarda tarihçilerin radarına girdi. Amacım kesinlikle resmi tarihe karşı alternatif resmi tarih anlatısına katkı yapmak değildi. Tarih, tabii ki Türkiye’de güncel politikanın da bir parçası ola geldi. Ben de bu hikayelerin bir kısmını güncelle ilişkileri yüzünden gazetelerde yazmıştım. Gazetede yazarken bazen siyaseten bir gol atma motivasyonum olmuş olabilir. Ama yıllar sonra bunları tekrar yazarken, o kısımları çok törpüledim. 

Herhalde yaşlandım. Bundan 100 yıl önce yaşamış insanlar hakkında sanki o hataları dün yapmışlar gibi öfkeyle konuşmak artık bana çok aptalca ve acımasızca geliyor. Ayrıca böyle çocukça davranarak o tecrübelerden hiçbir şey de öğrenmemiş oluyoruz. Her insanın karanlık ve aydınlık tarafları var, bize bugün çok saçma gelen kararların o gün için bir rasyonalitesi mevcut. Onu ıskalayarak hem adil bir hafıza oluşturamayız hem bu hikayelerin masallardan farkı kalmaz Ama bu tarihteki her şeyi günün şartlarıyla değerlendirmek gerekir diye bilinen meşrulaştırma yöntemiyle aynı şey değil. Adalet, hürriyet talebinin, vefanın, adam satmanın, tasfiyenin tarihsel bağlamı yok. İnsanların çektiği acılar da yüzyıllara göre değişmiyor. Ama hüküm vermeyi, bugünle olan benzerlikleri kurmayı okurlara bırakmayı tercih ettim.

Kitabın içeriğine eğilecek olursak; henüz kitabın başında Şeyh Ahmed ve Fetullah Gülen üzerinden yapılan analoji bir şok etkisi yarattığı aşikâr. Birkaç defa aynı bölümü okuyup biraz da kaynak taraması yaptığımızda bazı hususlar kafa karıştırmaya başlıyor. Bunlardan birisi; Şeyh Ahmed’in teşebbüsü devlet aygıtının belli başlı politikalarına duyulan refkleksif bir tepki iken Fetullah Gülen’in başından beri en büyük motivasyonu devleti disiplinli bir şekilde ele geçirmek. Bu karşılaştırmanın bir komplo teorisi havasından sıyrılması adına ve tam olarak bu karşılaştırma ile neyi göstermeye çalıştığınızı biraz daha somutlaştırabilir misiniz?

Tabii ki arada 150 yıl, birbirinden apayrı iki olay, apayrı iki sebep, motivasyon var. Ama okurken insanın dikkatini çeken ilginç benzerlikler de yok değil. Türkiye’nin ilk ve son başarısız darbe girişimleri bunlar. İki darbenin başında da bir hoca var, ikisi de ordu içinde gizlice örgütlenmiş. Darbe planındaki padişaha suikast, köprülerin tutulması ,telgraf hatlarının kesilmesi, elçilikleri teskin edici açıklamalar da tanıdık gelebilir. Şeyh Ahmed’in ordu içindeki gizli yapılanmasının ona verilen ahitlerle çözülüyor, bu da bylock meselesine benziyor doğrusu.

Bir başka bölümde adını vermeyeceğimiz bir diziyi sert şekilde eleştirdiğinize şahit oluyoruz. Aslında dizi kurgusunun tarihi gerçeklikle çelişkilerinden çok oluşturulmaya çalışıldığını düşündüğümüz yeni bir tarih tezine yönelik eleştiri gibi algılanıp okunabiliyor kitap. Fakat en nihayetinde bir kurguya yönelik böylesi ciddi eleştirinin bir zamanlar revaçta “Muhteşem Yüzyıl” isimli diziye yöneltilen eleştirilerden nasıl farklı konumlandırıp okumamız gerekir?

Padişaha viral reklam yaptırmalarından hiç bahsetmedim, o kadar sert sayılmaz. Gerçek bir insanın hikayesini anlatıyorsunuz. Olaylar Muhteşem Yüzyıl’daki gibi 500 sene önce de geçmiyor, elde bir ton kaynak var. Tabii ki belgesel değil, motomot tarih beklemiyoruz. Ama o dizide anlatılan hikayeden daha heyecanlı, daha gerçek daha izlenilebilir bir hayatı var Abdülhamit’in. İtalyan bir ailenin operetler sahnelediği kendisine ait özel tiyatrosu olan, diplomasiyi bilen, sarayı birleşmiş milletler gibi renkli olan Abdülhamit’ten herkese kapak yapan atarlı Twitter trollu yaratmaya da, en temel tarihi olayları çarpıtmaya da kimsenin hakkı yok. Günlük hayatıyla ilgili kurgular yapabilirsiniz ama o günlerde kendisinden korunma isteyecek kadar yakını İngiliz elçiye bugün siyaseten izleyicinin hoşuna gidecek diye tokat attırmazsınız.  Ya da 19. yüzyılın sonuna hiç yaşanmamış bir Gezi ayaklanması koyup, güncel siyasi mesajlar veremezsiniz. Abdülhamit’e ücreti karşılığı et, kayısı reklamı yaptırmak da ecdada saygı olmasa gerek.

Kitaptaki en etkileyici olayların başında şüphesiz Ali Kemal’in öyküsü geliyor. Bab-ı Ali’nin bir gazetecisi olarak bu öyküyü kaleme alırken neler hissettiniz? Ali Kemal’den hareketle yanıldığınızı düşündüğünüz yazılarınız oldu mu, böylesi durumlarda siz nasıl tavır alıyorsunuz?

Ali Kemal en zor yazdığım hikaye. Haksızlık etmeden, uğradığı trajik son yüzünden yaptığı hatalara kılıf bulmadan adil bir üslup bulmakta epey zorlandım. Ama herhalde en öğretici hikayelerden biri o oldu. Bir insan halisane duygularla, ülkesi için en iyisinin o olacağını düşünerek, tarihte yanlış bir pozisyonda kalabilir. O tarihsel durumda onunki de rasyonel tercihlerden biridir ama sonunu bilenlere vatana ihanet, büyük yanılgı gibi görünebilir. O yüzden tarihte anakronik  hükümler vermemek gerekir. Finali biz biliyoruz, onlar bilmiyordu. 
 
Benim de şahsen çok yanıldığım şeyler oldu. Pişman olduğum yazılar yazdım. Ama onları yazarken bunun hepimiz için, Türkiye için en doğrusu olduğuna gerçekten inanarak yazdım. Bilerek, bir planın parçası olarak, yalan olduğunun farkında olarak yazmadım. O yüzden vicdanım rahat. Ben genelde yanıldığım tüm yazılarım haberlerim için okurları bilgilendiren bir şey yazdım sonrasında. Genelde Türkiye’de yanıldığını söylemek, özür dilemek bir suç itirafı olarak alınır, üzerinde tepinilir, özrün yerden yere vurulur, kenarda köşede seninle ilgili ilgisiz bütün suçlar, hataların sorumluluğu da ilk özür dileyenin, özeleştiri verenin üzerine yıkılır. O yüzden kurnaz olanlar bu işlere hiç girmezler, hiç bir şey olmamış gibi unutulmaya sığınırlar ve birden başka bir yere zıplayıp aynı hataları orda yapmaya devam ederler. O yüzden de kolay kolay kimsenin özür dilemediği, özeleştiri vermediği bir toplum bu. Geçmiş hatalardan da hiçbir şey öğrenmiyor, aynı hataları yapmaya devam ediyoruz. 
 
“Bittim” dediği yerde kendi cennetini büyük bir talihle keşfeden Cevat Şakir; ne oldum dememenin mücessem tipolojisi Reşat Galip ve daha nicesi… Alternatif Tarih ile ortaya koymak istediğiniz bu karakterlerin trajedisinden mi ibaret, tam olarak bu kitap ile neyi gerçekleştirmeyi arzu ediyorsunuz?
 
Bu insani trajediler yaşadıkları dönemin ruhunu pek çok tarihsel olaydan daha iyi anlatıyor. İlk başta bunun için çok önemliler. Ama daha çok tarihte gadre uğramış insanların ahının geride kaldığını düşünüyorum. Bu hayata karşı sözlerini tam olarak söylememişler, dertlerini anlatamamışlar gibi geliyor bana.  Bu hikayeleri yazınca onlara bir ses olmuşum gibi hissediyorum. Pek çoğu hakkında çok yazıldı çizildi; ama yeni nesillerin hala bilmediği hikayeler bunlar. Derli toplu okunaklı bir de benim versiyonum olsun, daha fazlasını merak edenler de atıf yapılan orjinal kaynaklara gitsin istedim.
 
Kitabın devamını ne zaman yayınlamayı planlıyorsunuz?
 
1950-2000 arasını yazacağım. Bu yıl bitmeden çıkarmak istiyorum. Sonra biraz daha aradan sonra 2000’den günümüze kadarki hikayeler gelecek. Onlar için biraz daha güvenli bir zamanın gelmesini beklemem gerek Belki 2030lar...
 
Devamı niteliğindeki kitap(lar) ilk kitaptakine benzer bir yöntem mi izleyecek?
 
Evet aynı formatta, benim tarihten seçtiğim haberler ve hikayeler olacak.
 
Alternatif Tarih kitabını ne kadar sürede yazdınız?
 
10 yıl boyunca gazetelerde yazdığım yazılarımı tekrar önüme aldım. Çoğunu tekrar yazdım, sonra onlara yeni hikayeler ekledim. Fotoğraflar buldum. Yaklaşık altı ayımı aldı. 
 
Sizi, kaleme alırken, en çok zorlayan ‘Alternatif karakter’ hangisiydi?
 
Bazı hikayeleri yazarken çok malzemeye boğuldum, bazılarını mesela Rozet Avigdor’u yazarken de çok az şey bulabildim. Keşke daha çok vaktim, param olsaydı, yurtdışı arşivlerinde bir kaç ay geçirebilseydim. 

Kaleme aldığınız olay ve kişiler arasında sizi en çok etkileyen(ler) hangisiydi?

Cevat Şakir’i bu kadar yakından tanımıyordum. Onun hikayesi beni çok çarptı. Bir ara kitabın adını “Sen de bizi seviyor musun Türkiye” diye yapmayı düşündüm o yüzden. Gerçekten bu ülke insanları tarafından çok sevilmiş ama insanlarını pek sevmemiş bir ülke.

 

Kitabınızın şu an gördüğü ilgiden memnun musunuz?

Hiç reklamı yapılmamasına, billboardlara falan çıkmamasına,  daha henüz kimse üzerine bir şey yazmamış olmasına rağmen, en acayibi de bazı kitapçıların özellikle satmamasına rağmen fena gitmiyor doğrusu. Türkiye’de herkes fikir özgürlüğünden, tahammülsüzlükten şikayetçi ama herkes de kendi küçük iktidar alanlarında sevmediği insanların fikirlerine tahammülsüzlükte ve yasaklamada devletle yarışıyor. 
 

YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !

ANKET - ARAŞTIRMA