24 Eylul 2018 Pazartesi

Tanpınar defterini kapatırken; eşyadan insana, insandan hiçliğe...

15-04-2018 10:14 Güncelleme : 15-04-2018 09:28

Tanpınar defterini kapatırken; eşyadan insana, insandan hiçliğe...

Mehmed Mazlum Çelik, edebiyatın güçlü kalemlerinden Ahmet Hamdi Tanpınar'ın karakter oluşturma serüvenini kaleme aldı.

Orhan Pamuk, Ahmet Hamdi Tanpınar ve Türk Modernizmi adlı makalesinde Tanpınar’ın eserlerinde kullandığı “Biz” ifadesinden hareketle döneminin ruhuna uygun olarak öğretmen olma durumundan kurtulamadığını belirtiyor. Yine Pamuk, bir cemaat toplumunun zorunluluğu olarak Batı romanını ne kadar iyi bilsek de kendi toplumumuzdan yana yüzümüzü döndüğümüzde yazarlarımızın kaçınılmaz olarak “öğretmen olma” arzusundan kaçamadığını iddia ediyor. Bu genelleme Tanpınar’ın romanları için haksız bir eleştiri olacaktır. Çünkü modern Türk edebiyatımızın usta kalemlerinden Ahmet Hamdi Tanpınar, roman karakterlerini oluştururken çevreden insana gitmiş, eşya ile insan arasında girift bir ilişki oluşturarak eşyanın insanın üzerindeki etkisi ve insanın eşyayı anlamlandırırken kullandığı metotlarla karakterlerini inşa etmiştir. Bunun yanında karakterleri döneminin romanlarında olduğu gibi toplumu dönüştürmek gibi bir amaç taşımaz, en azından bunu karakterlerine bir ödev olarak yüklemez, bu da beraberinde Tanpınar’ın roman kahramanlarını bazen anti-kahraman düzleminde ele alınabilmesini sağlarken çoğunlukla rol model olarak alınabilecek dönemin roman karakterlerinden farklı bir yere konumlandırır.

Tanpınar’ın hacim açısından en küçük ama romancılığının köklerini anlayabilmemiz adına bize en çok ipucuyu bize verecek romanı birisi Mahur Beste'dir Bu romandaki başkarakter olarak kabul edeceğimiz Behçet Bey kelimenin tam anlamıyla döneminin roman karakterlerine karşı bir başkaldırıştır. Tanpınar’ın bu romanının bizi kitabın yazıldığı dönemdeki karakterler ile karşılaştırdığımızda topluma bir şeyi öğretmek, göstermek veya idealize etmek için kaleme alınan karakterlerden bambaşka bir tipoloji ile karşı karşıya bıraktığını görüyoruz. Behçet Bey sıradan, pısırık, vesveseli ve yer yer zamanın dışında kalmış bir karakterdir. Dolayısıyla ne bir örneklik oluşturabiliyor ne de Tanpınar’ı öğretmen konumunda değerlendirip yargılamamızı sağlayacak bir veri sunuyor. Öyle ki Behçet Bey’e son bölümde yazılan mektuptan anlıyoruz; Tanpınar değil Behçet Bey ile bir “Biz” birlikteliği kursun ona mektubuyla açıkça cephe dahi almakta özetle bir baltaya sap olamayışından, bir örneklik teşkil edememesinden kendisi bile şikâyet etmekte: "Behçet Bey ne olacak senin bu halin?" diye muhatabına düşündürtmektedir. Bu romanda sadece Behçet Bey ile de sınırlı bir ters-yüz karakter sorunu yoktur, herkes yani romandaki bütün tipler sorunludur. Herkes rol yapıyordur. Herkes kendisine verilen rolü oynamakta; ama ne bu rolleri onlara Tanpınar vermektedir ne de romanda gerçekten kendisi olarak var olan bir karakter vardır.

Behçet Bey’in karakter oluşumuna daha yakından baktığımızda Tanpınar’ın diğer romanlarında da göreceğimiz üzere eşya ile kurulan münasebet ön plana çıkmaktadır. Behçet Bey’in dünyasındaki eşya da kitaplardır. Onları alır ciltler, ilk halinden çok daha iyi bir hale getirir. Bu bir hobi ya da basit bir uğraş değil, neredeyse Behçet Bey için hayatın anlamıdır, çünkü Behçet Bey yalnız bunu yaparken kendisi olmakta yalnız bu “oyuncakları” tamir ederken herhangi bir rol yapmak zorunda değildir ya da birisine kendisini ispat etmeye çalışmamaktadır.

“Sevdiği kitaplarını oraya, yorganının içinde bir kenara toplar, sonra onlarla beraber tıpkı oyuncağı ile beraber yatan ve onu kucaklamak için zaman zaman tatlı uykusundan uyanan bir çocuk gibi, onlarla koyun koyuna yatardı.”[1]

Behçet Bey üzerinden Pamuk’un sözlerine tekrar döndüğümüzde denilebilir ki bir öğretmen bir bilgiyi kesinlik düzeyinde öğretir; oysa bu romanda biz Behçet Bey hakkında hiçbir zaman mutlak bir karara varamıyoruz.

Sahnenin Dışındakiler romanını incelendiğinde ise denilebilir ki Tanpınar’ın en klasik romanlarından biridir karakter oluşumu açısından. Metinde sürekli bir ertelenmiş haliyle karşı karşıyayız. Bu romanda eşyadan insana gidildiği kadar sevgi dâhil her şeyin araçsallaştırılması söz konusudur. Özelikle romanda geçen mektup sahnesi oldukça önemli bir dönemeçtir, Tanpınar bu bölümde toplumsal olan ile bireysel olanın çatışma sahası üzerinden bir gerilim oluşturuyor. Cemal kendisini birdenbire bir mücadelenin içerisinden bulması gönüllülük esasına dayanan bir tercih değildir. Cemal, aşkını aramak için geldiği büyük bir kentte biranda Kurtuluş Savaşı’nın bir parçası olarak kendisini bulur. Lakin o kendisini bu mücadeleye adamış bir kahraman değildir. Daha ziyade vatana karşı borcunun sorumluluğu ve aşkını arayan bir adamın bocalaması ve kafa karışıklığı ile Tanpınar bizi zorlamaktadır. Bu bireysel ve toplumsal olanın çatışması Cemal’in kimliğini bölmektedir. Kendisinden beklenenler ile onun hayattan bekledikleri arasında sıkışan Cemal karamsar ve kederli bir kişiliğe dönüşür. Bu değişim Tanpınar’ın “Biz” derken oluşturduğu iddia edilen bir amaca hizmet etmez, zaten Tanpınar’ın böyle bir amacı da söz konusu değildir. Tanpınar’ın anlatımındaki “Biz” ve “Ben” anlatımı Orhan Pamuk’un anlattığı üzere bir öğretmenlik kaygısından çok Cemal karakteri üzerinden esas alırsak romanlarındaki karakterlerin yaşadığı çatışmalarla alakalı bir durumdur. Söz gelimi İhsan ile Cemal’in diyaloglarında “Biz” öne çıkarken Sabiha’ya dair olan her şeyde “Ben” ön plana çıkar ve o “Biz” ile “Ben” birbiriyle sürekli olarak çatışır. Tabi Tanpınar döneminden de tamamen kopuk değildir. Romanlarında o dönemdeki Milli Edebiyat yazarlarının meselelerini metinlerine taşır, ama bir öğretmenlik etiketinden özellikle kaçınırcasına asla bir çözüm vermez. Bizi doğrudan krizin kendisiyle karşı karşıya getirip orada bırakır. Bunu yapmamış olsa dönemin yazarlarından Yakup Kadri ve Peyami Safa gibi yazarlarının arasında bir yazar derdik ki Tanpınar bunların çok ötesinde değişen zamanın ruhunu yakalayan bir roman anlayışını yakalamayı bilmiştir.

Huzur Romanına geldiğimizde Tanpınar bizi sapmalar, zamanda kaymalar, kaypak bir dil ve ciddi bir kategorizasyon ile son derece kompleks ve müphem bir roman ile karşı karşıya bırakıyor. Ne anlatıcıya güvenebiliyoruz ne de sürekli istiflenen anlatıyı yakalayabiliyoruz. Mümtaz kararsız ve imalı karakter kurulumun Tanpınar’da zirvesi olarak tanımlanabilir. Rüya ile gerçek arasındaki Mümtaz karakteri krizin tam da kendisidir. Sürekli dolaşan ve her gördüğünü bir kamera gibi kaydeden bu karakterin bir cemaat toplumu içinde öğretmenliğe soyunan bir yazarla hiçbir ilgisi yoktur.

Sahneler bir rüyadaymışçasına dağdalıdır, mekânı seçmemiz zordur. Çünkü gerçeği seçmemiz dahi oldukça güçtür. Tanpınar eşya ve mekân üzerinden karaktere indiği sistemi burada tersyüzdür. Karakter burada mekândan anlam çıkarmaz, mekânlara anlamlar verir. Onları eğer, büker kendi mana dünyasında şekillere sokar. Bir mağaranın içinden dünyaya bakan Mümtaz dünyaya bakıp izlenimler çıkarmaz, o dünyaya bakıp ona şekiller verir kalıba sokar.

Sonuç olarak söyleyebiliriz ki Tanpınar’ın oluşturduğu karakterler ne içinde yaşadığı toplumun bir cemaat yapısı olmasıyla ilgilidir ne de Tanpınar bir öğretmenmişçesine karakterlerine müdahale eder. Bazen, Behçet Bey karakterinde olduğu gibi bu karakterlere isyan dahi eder. O kimi zaman eşyadan insana gider bazen insandan eşyaya ama bazen de Mümtaz karakterinde olduğu gibi bir hiçlikle eşyaya kalıplar verebilir. Onun karakterleri ne örnek kişiliklerdir ne de idealize edilmiş şahsiyettirler. Son derece müphem son derece kompleks en önemlisi de son derece insandırlar.

 

KAYNAKÇA

Tanpınar, Ahmet Hamdi. Mahur Beste. İstanbul: Dergah Yayınları, 2017

Tanpınar, Ahmet Hamdi. Sahnenin Dışındakiler. İstanbul: Dergah Yayınları, 2017

Tanpınar, Ahmet Hamdi. Huzur. İstanbul: Dergah Yayınları, 2017

Pamuk, Orhan. “Ahmet Hamdi Tanpınar ve Türk Modernizmi”. Bilar’da düzenlenen “Modernizm ve Türk Edebiyatı” Semineri, 2004.

 


[1] Ahmet Hamdi Tanpınar, Mahur Beste (İstanbul: Dergah Yayınları, 2017), 13.

YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !

ANKET - ARAŞTIRMA